Fihrist Kitap bünyesinde çıkan tüm kitapları tanıtım bültenleri ile birlikte bu sayfada bir arada bulabilirsiniz.
Yüzyılın en önemli sağcı felsefecisi,
Estetik üzerine kaleme aldığı eserler alanın temel taşı hükmünde;
Analitik felsefe temelli, bilgi ve siyaset felsefesinde çığır açmış bir isim…
Roger Scruton.
Sol’un, daha doğrusu Yeni Sol’un hakimiyetini her düşünsel alanda tahakküm kurarcasına ilan ettiği bir coğrafyada eleştirileri, düzenli ve yöntemli felsefi tutumuyla oldukça önemli bir düşünür…
Bu kitap yüzeysel siyasetin oldukça uzağında, derin felsefi tartışmaların tam da merkezinde bir metin. Yeni Solcu’ların eleştirmekten kaçındığı ve birer idol olarak yaklaştığı, bilimsel metoda önem veren düşünürlerin ise üzerine pek konuşmadığı isimlere; Hobsbawn, Galbraith, Dworkin, Sartre, Foucault, Adorno, Habermas, Althusser, Lacan, Deleuze, Gramsci, Said, Badiou ve Zizek gibi temel figürlere çok temel eleştirilerde bulunan, ders kitabı niteliğinde bir eser.
Eleştirel felsefe okumalarında, sol ve sağ kavramlarının anlamını yitirdiği günümüzde herkesin eline tekrar tekrar dönecek bir klasik…
İtiraf edelim, bu kitap ismi kadar sert ve keskin yargılarla donatılmıştır; yeri gelir başlığı kadar sert ve acımasızdır. Ama “ad hominem” asla değildir. Fransız Yeni Sol’unun “saçmaları”nı irdelerken bile fazlasıyla titizdir. Fakat saçmaya saçma demekten çekinmeyen bir dildedir bu kitap, dolandırıcıya dolandırıcı dediği gibi… Metinler arasında bolca gezmişliğin ve dersine çalışmışlığın özgüveni, aynı zamanda yüksek analitik zekanın doğrudan ve keskin darbeleri vardır bu metinde.
Bir yıllık bir takım çalışmasının sonucunda Türkçeye kazandırdığımız bu eserin verimli bir düşünce pratiği sağlaması dileğiyle…
“Onunla [Otto Weininger’le] aynı fikirde olmak gerekli ya da mümkün değildir fakat yüce olan da aynı fikirde olmayışımızın içinden doğar. Harika olan, onun muazzam hatasıdır.”
Ludwig Wittgenstein
Üzerine tartışması, yazması zor bir isim; hele savunması neredeyse imkansız olsa da, şaşkınlık ve hayranlıkla incelenesi bir “anti-kahraman”: Otto Weininger…
2. Dünya Savaşı sonrası ismi felsefi yazından silinen, düşüncesi ve metinleri aforoza tabi tutulmuş bir anti-semitist Yahudi… 1903 yılında Beethoven’in evinde intihar etmesinin ardından fikirleri öylesine büyük bir ilgi görmüştür ki her felsefe ortamında onun temel tezleri tartışılır olmuştur. ’45 sonrası Weininger’in tarih sahnesinden bir çırpıda silinmesi bu yüzden çok şaşırtıcıdır; adı dahi anılmamaktadır artık: Diğer bir deyişle, günümüz dünyasının ne denli tahammülsüz ve yobaz olmaya meyilli olduğunun kanıtıdır “Otto Weininger Vakası”.
Evrensel Deha fikrine olan tutkulu “iman”ı ve bilinç üzerine temellendirdiği kuramı üzerinden kadınlığı ve Yahudiliği aşağıda gören Weininger, düşüncesinin ana fikri üzerinden olmasa bile, düşünce biçimi olarak dönemin en büyük felsefecilerinin ilgisini çekmiştir.
Hamza Celâleddin’in bu edebi ve bir o kadar kışkırtıcı eleştirel denemesi, zihin pratiği sağlayacak ve her türden okuyucuya seslenecek kimliktedir. Karakterin iç dünyasına girebileceğimiz ve bir o kadar da düşüncelerine vâkıf olabileceğimiz bu eser eşliğinde felsefenin vaat ettiği o sorular ve sorgulamalar diyarına uğrayacağımız kesindir.
Fihrist mührüyle, kısa ve öz nitelikte, kıymetli bir kitap hayata getirmenin mutluluğuyla…
Tarihin en etkili kadın figürlerinden biri, Kastilyalı Katolik Isabel…
Reconquista adıyla anılan savaşlardaki komutanlığı, aşırı dindarlığı, sebep olduğu katliamlar ve İspanya’yı birleştirmek için gösterdiği çaba ile kesinlikle sıradan olmayan bir isim.
Akdeniz tarihi odağında yayınlar yapan tarihçiler ve Akdeniz tarihine ilgi duyan okuyucular için 15. ve 16. yüzyılın özel bir önemi vardır. İspanyol tarihinin zirve noktalarını teşkil eden bu tarihler büyük hükümdarların güç mücadeleleriyle süslü ve fazlasıyla hareketlidir. Şarlkenlerin, II. Felipelerin diyarı İspanya, Avrupa’nın güç odağı olması sebebiyle zaten fazlasıyla ilgi çekmiştir. Fakat bu büyük hükümdarlara gerekli ortamı hazırlamış Isabel ve kocası Ferdinand gibi 15. yüzyıl yöneticileri de bir o kadar ilgi çekicidir. “Yobaz” denecek kadar dindar ve koyu bir Katolik olan Isabel’in İspanya’yı birleştirmek için gösterdiği çaba, oldukça etkileyicidir.
16. yüzyıl İngiltere kraliçelerini de beraberinde düşünürsek, Katolik Isabel aslında kadın hükümdarların, döneme nasıl damga vurduklarını gösteren önemli bir isimdir. Elbet gönülden dindardır; fakat fazlasıyla baskın bir karakter olarak “cinsiyetinin verdiği engelleri” sanki din kisvesi altında aşmış gibidir. Dolayısıyla, bu kitabın çevirisinin amacının, tarihin en önemli kadın figürlerinden biri olan Katolik Isabel’i Türk okuyucusuna tanıtmak ve bu önemli boşluğu bir nebze olsun doldurmak olduğunu ifade edebiliriz.
Tarihteki kadın karakterleri okuyucuya sunmak biz yayımcılar için her zaman heyecanlandırıcı bir faaliyet olmuştur. Bizce, tarihi kadın figürlerinin sayıca azlığından ziyade, kayıt altına alınmamışlıkları, önemli bir sorundur. “Kadınlar zaten hep ezilmiştir, tarihte hiç yerleri yoktur” kolaycılığını bir kenara koyarak baktığımızda, aslında tarihte fazlasıyla etkin olduklarını görebilmekteyiz. Fihrist olarak konuya bu bakış açısıyla yaklaşıyoruz; önemli kadınların hayatlarını ve eserlerini okuyucuya sunmaktan mutluluk duyuyoruz.
Türkçe yazına katkısı olması dileğiyle…
alkan.
Yakın tarihin en hararetli döneminin baş aktörlerinden biri,
Faşizm’in ideolojik temelini inşa eden isim,
Benito Mussolini…
Tarih, onun kadar tarihe damgasını vurmuş çok az isme bu denli baştan savma bir alaka göstermiştir. Aşırı narsisistik duruşu ve kitlelere istediğini veren bir sahne adamı kimliği, sonrasında savaşı kazananlar tarafından daimi olarak alay konusu edilmiş ve Mussolini pek incelemeye tabi tutulmamıştır. En azından, kıyasımız Adolf Hitler ise, onun ismi hep kenarda kalmıştır diyebiliriz.
İktidarda olduğu dönemde çokça ilgi çekmiş ve 1920’li yıllar boyunca birçok yönetim modeline ilham olmuş bu ismin biyografileri, taraflı da olsa, hayata geçirilmiştir. Fakat bu metin, onun kişiliğini en açık ve doğrudan, yani kendi dilinden ifadelerle sunulduğu tek eserdir desek yanılmayız.
Bu kitap 1928’de, yani Mussolini İtalya’da müthiş bir ilgiyle yönetimi elinde bulundurduğu dönemde, ABD okuruna seslenmek için bir Birleşmiş Devletlerli editör Richard Washburn Child talebiyle hazırlanmıştır. Mussolini makamında konuşmuştur, yardımcıları bu söylemi kayıt altına almıştır. Dolayısıyla, muzaffer bir kimliğin hitabetini, özyaşamöyküsünün her köşesinde hissedebilirsiniz. Yalın ve açık sözlü bir dili olan bu metin aracılığıyla Mussolini’nin kimliğine dair her detayı keşfetmek mümkündür.
Bu kitabı yayınlamaktaki amacımız elbette Mussolini ve Faşizm’in güzellemesini yapmak değildir. Aksine, böylesine “kötü bir şöhret”e sahip bir kişinin ağzından çıkan sözlerin ne denli öğretici olduğunu, Hitler’in “Kavgam” adlı kitabının gördüğü ilgiden kavrayabiliriz.
Diğer yandan bu kitap, Mussolini isminin ve Faşizm damgasının ne denli “pejoratif” ve aşağılayıcı bir kullanım ile özünden saptırıldığını görmek için de oldukça önemlidir. Faşist Devlet algısının aslında bugünkü sosyal devlet anlayışının temellerini oluşturduğu gerçeğini bu kitap ile gözlemlemek bile, ne denli kısır bir ideolojik çatışma içerisinde gerçeklerin gözardı edildiğinin göstergesidir.
Tarihi öneminin yanında, bu kitabın Fihrist Kitap olarak tarafsız ve kapsayıcı duruşumuzu göstermesi bakımından da bizim için önemi büyüktür. Türkçeye ilk kez kazandırdığımız bu kıymetli metnin okuyucu ve araştırmacılara yararlı olması dileğiyle…
Gülseli İnal, Abdülkadir Budak, Yelda Karataş, Haydar Ergülen, Lâle Müldür, Sunay Akın, küçük İskender, Cevat Turan, Yeşim Ağaoğlu, Şeref Bilsel, Gökhan Arslan ve Yavuz Türk…
Şairin 12’si, 2006 yılından 2018 yılına değin kıymetli editör Ayhan Şahin tarafından on iki şairle gerçekleştirilmiş nitelikli bir söyleşiler bütünü…
Bu söyleşiler, Türk şiirinin yakın dönemine damgasını vurmuş 12 şairin poetikası hakkında sizi bilgi sahibi edeceği gibi, bir kitapta üç kuşağı sunarak şiirin nerden nereye geldiğini gözler önüne sermekte ve nereye gideceği hakkında ipucu vermektedir.
Şiir üzerine düşünsel ürünün azlığı ve şairlerin şiire bakışı üzerine veri niteliği taşıyan eserlerin yokluğu, şiire gönül vermiş okuyucuların ve araştırmacıların bildiği bir olgudur. 12 değerli şairin kendi şiirlerini ve iç dünyalarını inceleme fırsatı bulabileceğiniz bu söyleşi kitabı, alandaki önemli boşluğu bir nebze doldurabilirse,
Fihrist olarak ne mutlu bize…
İyi okumalar.
Ve Tragedya tamamlandı.
Kan, Kın, Kor ve Kut kitapları son halini aldı,
bir bütün olarak okuyucuya sunuldu…
Amaçlanan başından beri buydu, her kitap bir sonraki kitabı bekliyordu ve tamamlanmamışlığın organik kimliğini bünyesinde taşıyordu. Yazarı dahi bu dört kitabı tam anlamıyla savunmadı. Çünkü hep sonrası vardı… Çünkü kitaplar, sözü pek dinlenmemiş ve toplumundan aforoz edilmiş peygamber duruşuyla, gelecek bir sonraki peygamberin rahatlığıyla konuşuyor, yeniler yaratıyordu. Zamanında görev sorumluluğunu almayan bu “kutsal kitap”lar, yazara devrimci ve yıkmaktan ziyade inşa edici bir özgürlük alanı sunuyordu.
Ve şimdi bu dört kitabın “tamam” olması ve kesinkes noktayı koyması büyük bir olaydır. “Yarınlardan umut beklemek yok” demektir bu, mesihlere ve kurtarıcılara hayır demektir bu. “Beklenen”i beklemek yok… Bugün ve bu an vardır. Yaşayan ve organik duruşunu bozmadan bir “tamam” inşa etmek ve daimi yaşayışı, devinimi kutsal bilmek, kutsal devirmeyi kutsal kılmak…
İşte “Tragedya”, bu yüzden büyüktür. Tamlığın ve bitmişliğin ölü ruhuna reddiye sunan bir yaşayan inşa ederek ve yaşayacak olan bir tamlık meydana getirerek, tragedya, tamamlanmıştır.
ve dört kutsal kitap
tek ciltte toplanır…
Issız yıllara gömdüm
Hayalini çektiğim nefesine
Yeşile bakarken hayran hayran
Denizin dilleri
İmgeleri esir kentin
Gülüşleri yitip gittiğim her şeyin
Fotoğraflarını gömdüm ayaklarının değdiği kumlara
Tedirgin günler beliriyor kuytularda
Çekerken hayalini misinalar
Denizin, karanın ve teninin uzağında kalacağım
Ruh kovulganı esir kentin
Sis bekleyeni korsanların
Ölüm çığırtkanı mağaraların
Fırtına doğururken benliğim
Yalnızlığın tiradına yürüyorum
Şiirin ılıman bir iklimde narin bir işçiliğe tabi tutuluşu… Kerem Nadir Özcan kelimenin duru halleri ile sarmalıyor, öz ve yalınlığın kırılganlığında koca bir bina inşa ediyor. Evet, her seferinde yıkılıyor bu bina, her okuyuşta okuyucunun üzerine kalıyor bu tutkulu seda…
Bu yıkımlar üstü çokluğun çocuksu anlatısı, bir birikim halinde okuyanın zihninde yer ediniyor. Bu narin ifadeler ince bir sızı şeklinde tende ve ruhta dinleniyor, uzun bir dinlencenin ardına kuruluyor, kuruluyor…
ve yer ediniyor.
“Bunca Şingayı Kim Yedi?”, Modern Kore Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden biri olan Park Wansuh’un yıllar boyu “en çok satan” raflarından inmeyen otobiyografik romanıdır. 2011 yılında ölümüyle tüm Korelileri yasa boğduktan sonra da, bütün kitapları Güney Korelilerin ellerinden zaten hiç düşmemiş ve gönüllerinde derin bir yara gibi yer etmiştir. O, Korelilerin ilelebet annesidir artık, derin yaralarına inat gülümseyen bir neslin, her koşulda gülümseyen annesi…
Park Wansuh birçok eserini Kore Savaşı’nı odağına alarak inşa eder. “Bunca Şingayı Kim Yedi?” ise, Japon sömürge döneminden itibaren Kore Savaşı’na kadar olan süreci, 1933 doğumlu yazarın çocukluk ve gençlik yıllarındaki bakış açısını yansıtarak kendine konu edinir. Aslında, bu kitap, büyük acılar içinde büyümüş bir neslin içinden çıkan bir yazarın en gerçekçi ve yalın ifadelerle muazzam bir derinlik yakaladığı, birinci ağızdan dile getirdiği yaralı bir ülke panoramasıdır.
Park Wansuh, her fotoğrafında delicesine gülümser, o kadar gülümser ki, bir şeyler tuhaf gitmiş onun hayatında dersiniz. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasını yaşamış Korelilerin derin yaralar ve travmalarla dolu anlatılarını okuduğunuzda, akla gelen soru, onun nasıl bu denli gülebildiğidir. Yaşama inadı, yazma inadı gibi bir inattır sanki Park Wansuh’un bu gülüşleri… Biz onun aslında bir şeyleri saklayan gülüşünü değil, bu her türlü ak ve karanın arasında sıkışmış ve çokça şeyler vadeden derin bakışını tercih edip, gülmediği nadir fotoğraflardan olan birini kapağa nakşettik.
Yine de söylemeden edemezdik, Korelilerin onda gördüğü “annelik” şuurunun, bu tutkulu ve sebatkar ruhta, inatla iyiye yönelmekteki arzusunda saklı olduğu aşikar… Korelilerin Annesi Park Wansuh’a saygıyla…
alkan.
O dönem İngilteresinin en tartışmalı iki ismi: ilk feminist olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft ve ilk anarşistlerden biri olan William Godwin…
Wollstonecraft’ın 1797 yılında ölümünün hemen ardından kocası William Godwin tarafından kaleme alınan bu yaşamöyküsü, çıktığı andan itibaren müthiş hararetli bir tartışma ortamı yaratır. Mary, kültür ortamlarında ve salonlarda açıksözlü ve özgür bir kişilik olarak kendini göstermiştir, fakat bu kitap tutucu İngiliz toplumu için infial yaratacak bir kadın modeli ortaya çıkarır. Özgürlüğünden ve dürüstlüğünden taviz vermeyen diğer isim Godwin ise, tahminen Mary’nin anısına gösterdiği hassasiyet nedeniyle düzeltmeler yapmak ister ve kısa süre içerisinde kitabı tekrardan yayınlatır.
Mary Wollstonecraft, kimilerince günümüz anlamında “bilinçli” bir feminist olmaktan uzak bir şahsiyet olarak sunulur. Fakat derinlemesine incelendiğinde, bugün feminizm ile ilgili konuşulan sorunların kökenini inşa eden tartışmalar başlattığı açığa çıkmaktadır. Bu kitap ile birlikte, Wollstonecraft’ın görüşlerini duruşuyla ve yaşam tarzıyla da desteklediği anlaşılmaktadır. Nihayetinde hayatının apaçık bir şekilde sunulmasının kapalı bir İngiliz Aristokrasisi içerisinde büyük sorunlar yaratacağı aşikardır. Denilir ki, bu kitap yüzünden onyıllar boyunca kötü bir şöhretle anılan Wollstonecraft efsanesi ortaya çıkmıştır. Elbet bu denli tutucu bir toplum baskısından en çok etkilenen, her zaman olduğu gibi çocuklardır: Frankenstein’in yazarı, en az annesi kadar berrak bir zihne sahip ve evlilik dışı bir ilişkinin ürünü: Mary Shelley…
Tarihe mal olmuş bunca önemli bir kitabı ilk kez Türkçeye, Fihrist mührü ile kazandırmış olmak, bizim için büyük bir mutluluk kaynağıdır.
Ömer Alkan
İtiraf edelim, Maurice Renard yazınında derinlere inmek, Fihrist Kitap olarak bizi heyecanlandırıyor.
Bilimkurgu kavramına yakın bir terimin zeminini inşa eden, “olağanüstü-bilimsel roman” adıyla Fransız bilimkurgusu diyebileceğimiz bir türün sınırlarını çizen Maurice Renard, aslında, özü itibariyle bir düşünürdür.
3 önemli hikayesiyle karşınıza çıktığımız bu kitaptaki kurgu eserlerinin ve diğer yapıtlarının neredeyse tamamı söz konusu edebi tür üzerine deneysel yenilikler içeren ilham verici metinlerdir.
“Görünmez Olmak İsteyen Adam” adlı hikayesiyle, doğrudan H. G. Wells’i muhatap alan bir kurgu planlayarak, Wells’in bilimsel açıdan “zayıf” metnini eleştirip, yazarın kaldığı yerden daha ileri gitmeyi arzular; keyifli ve bir o kadar tutarlı bir metin inşa eder.
Kitaptaki “Perili Köşk” adlı ikinci öykü şu açıdan incelenebilir: Fantastik edebiyat ile bilimkurgu arasındaki sınırların kesin çizgilerle ayrılamayacağı düşüncesinin ürünüdür bu hikaye. Olağanüstü-bilimsel roman kavramının kuramcısı Renard, teknolojik bağımlılığı dayatan bilimkurgu ile olağanüstülüğün anlatısı olan fantastik edebiyat kavramlarını iç içe geçirmiştir. Bu, aslında, “bilinmeyene hayranlık duyma” ile “bilme merakının” temelde aynı güdüden beslendiğinin göstergesi gibidir.
“Marslılar” adlı çok kısa bir metin olan üçüncü hikayemiz de aynı şekilde, bilimkurgunun durum hikayesi şeklinde ilerleyebilecek yapıda olabileceğinin temsilidir desek yanılmış olmayız. Dediğimiz gibi, Maurice Renard, kurgunun içeriğinin sınırsızlığında gezindiği gibi, biçimsel yazı deneyleri gerçekleştirmekten de kaçınmamıştır.
Bu yüzden, yeniye olan sonsuz arzusuyla Renard’ın Fihrist Kitap olarak bizi heyecanlandırmaması imkansızdır. Maurice Renard’ı Türkçe yazınına kazandırmanın tatlı gururu ve mutluluğu içerisinde…
… zihin açıcı okumalar dileriz.
Ömer Alkan

ABD sınırlarından çıkmış ilk bilimkurgu (ya da bilimkurgu öncülü) eserlerinden biri kabul edilen Symzonya 1827 yılında, İçi Boş Dünya kuramı üzerine hikayesini inşa eder. “Hollow Earth”, yani İçi Boş Dünya kuramı dönemin yeni yeşeren bilimsel tartışmasıdır ve zaman içerisinde bu kuram etrafında çokça hikaye yeşerecektir. Özellikle bir tanesi oldukça meşhurdur: Jules Verne: “Dünyanın Merkezine Yolculuk“. Dolayısıyla tüm bu hikayelere öncülük etmiş, tarihi değeri büyük bir metin ile karşı karşıya olduğumuzun altı çizilmelidir.
Bu hikayelerde Dünya’nın içi iklimi nedeniyle bambaşka gerçeklikler, bilinmeyen yaratıklar ve teknolojiler vadeder bize. Denizciliğin gerçek bir kahramanlık gerektirdiği, maceralar ve keşifleri beraberinde getirdiği bir dönemde olduğumuzu unutmamak gerektir. 18. yüzyıl bitmekte, 19. yüzyılın sanayileşmiş dünyası yeni yeni kendini göstermektedir. Denizler de artık bildiğimiz denizler değil, çok daha fazlasını vadeden derinliğiyle uygar denizciye artık daha ulaşılabilirdir…
Mahlas bir isim olan Adam Seaborn, kendi hikayesini anlatır bu roman aracılığıyla bize. Seaborn’un tahminen gerçek bir denizci olan ve denizcilik kitaplarıyla ünlü olan Nathaniel Ames olduğu yüzyıllar sonra yapılan araştırmalar sonucu tespit edilmiştir. Dolayısıyla, kitaptaki terimsel zenginlik ve gerçekçi yapısal bütünlük, yazarın kimliğinden kaynaklanıyor diyebiliriz.
Symzonya, yazıldığı dönemde oldukça ünlüdür fakat sonrasında yüzyıl kadar sessizliğe gömülür ve yeniden keşfedilir. Fihrist duyarlılığında olan bizlere de bu önemi büyük eseri Türkçeye kazandırma görevi düşer.
… ve Fihrist, ilhamı bol, iyi okumalar diler.
Ömer Alkan
“Bu kitapta Adem Yoksun’un, Kader Muhafızı’nın ve Bay B’nin şiirlerini bulacaksınız. Üç katil şairim… Aslına bakılırsa Adem Bey tam anlamıyla katil sayılmaz. Kendisi müntehir bir şair. Geniş anlamıyla bakılırsa kendini öldürmek de bir nevi cinayet sayılabileceğinden, onun için de diğer katillerin arasında kendini ifade edebilecek denli gözünü kan bürümüş diyebiliriz.”
“Ahlat Ağacı” filminde Nuri Bilge Ceylan’ın, “Taşra Mektubu”na yaptığı referanslar ile gündeme oturan Polat Onat, şiiri bıraktığını söylese de, kurgu metinlerinin içinde şiirlerini ve şairlerini yaşatan bir yazar olmaya devam ediyor.
Yeni bir şiir dosyası hayata getirmemek noktasındaki kararlılığı, ancak hayatını ve söyleyişini temelden şiirleştirmiş bir yazar gösterebilirdi… Şiir, işte tam böyle bir noktada bırakılır ve işte şiir tam bu noktada şair karakterlerin elinde keskin bir hâl alır.
Fihrist Kitap olarak, “Polatonat”ın günümüz Türk şiiri adına neler vadettiğini gözler önüne seren, değerli bir antoloji ile karşınızdayız.
Şair öldürse de şiir ölmez.
Şarkılar birbirini takip edercesine sahneyi açıyor ve sahneyi açıyor. Pinhani ile açılıyor bir perde, Mor ve Ötesi, Şebnem Ferah ve daha bir çoğu ile açılmaya devam ediyor. Sezen Aksu, Haluk Levent, Teoman, Duman ve daha bir çoğu eşliğinde, şarkılar bir sahneyi kapatmadan diğerini açıyor. Derin bir sızı ile, aile yarasının içten yanması ile birlikte kucak dolusu sevgiyi vadedercesine, şarkılar okuyucuya kucak açıyor.
Ve işte o şarkılar böyle bir hüzünlü yalnızlık içinde, içine kapanıyor…
“… ve Şarkılar İçine Kapanır”, ailesizliğin bunalımında yetişmiş ve çocukluklarında yaşadıkları peşlerini hiç bırakmamış bir grup arkadaşın hikayesi. Dilek Kızmaz, derinlikli karakterler yaratıp, gençlik edebiyatında ayağı yere basan kurgular inşa edilebileceğini bize gösteriyor. Her bölümü açan şarkılar bize nostaljik hislerini yansıtıyor ve bilimum duygunun ritminde romanın içine davet ediyor. Kızmaz, bir yetimler öyküsü yaratmaktan öte, her karakterin içsel yolculuğunda, kökenleriyle ilgili sorgulamalarını ve ruhsal iniş çıkışlarını ortaya koyarak gerçek bireylerle dolu bir hayat panaroması inşa ediyor.
Evet, hayatağaçlarımız, köken sorgulamalarımız, aştığımızı sandığımız ama aşamadığımız verili kaderimiz… Aile hiçbir şeydir ve her şeydir. Tüm inkarlarımız boşuna, aile iyisiyle ve kötüsüyle her şeydir. İyi sandığımız kötülükleriyle aile, her şeydir…
“Bakımsız bırakılan bahçede biten ayrık otları, bahçedeki tüm suyu ve toprağı bir asalak gibi emerek bahçenin tamamını ele geçiriyor. İyinin yeşermesine artık imkân yok!!!”
Yalın ve apaçık bir anlatım; neredeyse duygusuz bir ana karakterin ağzından, duygusuz bir dünyanın net tahlilleri… Bu karakter, günlük hayatın teknik detayları içerisinde boğulurken ve teknolojik gelişimin karşılaştırmaları arasında içinde bulunduğu dünyanın izahını yaparken bile niceliksel bir yığına tutulmuşçasına ruhsuzluğunu gösteriyor…
Yakın gelecekte bir yabancılaşmayı gözler önüne seren İlker Kılıç, toplum içindeki ayrık otlarının temizlenmesi yönünde bir projenin hayata geçişini okuyucuya sunuyor. Artık nüfus fazlasıyla fazla geliyor dünyaya; iyi bir şey olarak öldürmek, insanlığın iyiliği için öldürmek fikri, insan zihninde kabul gören bir faaliyet halini alıyor.
Yakın ya da uzak bir gelecek bu; ama çok da bilinmedik, uzak bir dünya değil. İçimizde konuşan o toplumcu diktatörü azıcık dinlesek bu denli fikirlerle karşımıza çıkacağı bir gerçek. Toplumiçi ve toplumdışı ölçekler belirleyip, toplumun “hijyeni” için insancıl kıyımlara giriştiğimiz “düşünce alıştırmaları” yaptığımızı inkar mı edeceğiz yani? Hayallerimiz çiçek böcek mi her daim… Evet, kabul edelim; her hayal, keskin hamlelerle doludur özünde ve katliamı çağrıştırır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin, ince zekası ve entelektüel doluluğuyla ünlü kurucu isimlerinden, gerçek bir “çok yönlü bilge” Benjamin Franklin; ve onun nesiller boyu Amerikalılar tarafından temel öğüt kitabı olarak görülmüş Özyaşamöyküsü…
Tarih boyu bu denli değer görmüş kitap sayısı oldukça azdır. Nesiller boyu değerini kaybetmemiş ve ders kitabı olarak okutulmuş, her gencin elinde bir şekilde bulunmuş bu Özyaşamöyküsü, son haliyle hayata geçtiği 1790’lardan bu yana hiç gündemden düşmemiştir. Sadece Amerika’da değil, dünya çapında büyük bir ilgi görmesinin sebebi, siyaset ve toplum üzerine anlatılardan ziyade bireyin özüne dair doğru tespitleri bünyesinde barındırmasıdır diyebiliriz. Bu kitap, ayrıca, döneminin ilk kişisel gelişim kitabı vazifesini görmüştür. Fakat basit bir teşvik kitabı olmaktan çok daha fazlasıdır, oldukça samimi ve yalın ifadelerle Franklin’in iç dünyasına girdiğimiz bu metin, yanlışlar ve doğrular ile, utanç ve zafer anları ile birlikte bir insani bütünlük taşımaktadır.
Çocuğuna mektuplar şeklinde başlayan, yaşamına dair bilgi kırıntılarının bir araya getirilmiş hali diyebileceğimiz Franklin’in Özyaşamöyküsü, samimiyetini belki de buna, en başta kitap olarak yayımlanmak için yazılmamış oluşuna borçludur.
Böyle bir “zamansız” eserin, ünlü Franklin’in Özyaşamöyküsü’nün Türkçe yazınında yeri olmalıydı diye düşündük ve bu metni büyük bir istekle okuyucularımıza kazandırdık.
Şimdiden keyifli okumalar dileriz.
Ömer Alkan
“Doğa değişir ama Android asla değişmez. Biz ötekiler yaşarız, ölürüz, sonra da ne olur bilinmez! Android ne yaşamı ne hastalığı ne de ölümü bilir. Her türlü kusurdan ve esaretten azadedir! Sinesinde düşün güzelliğini barındırır. İnsana ilham verir. Bir dâhi gibi laflar edip şarkılar söyler. Fevkalade sözlerinde dehaların düşünceleri gizlidir. Kalbi olmadığından değişmez de. Size düşen, ölüm anınızda onu imha etmektir. Büyükçe bir kutu nitrogliserin ya da panklastit işinizi görecektir. Böylece Android un ufak olup rüzgârlarla birlikte boşluğa savrulacaktır.”
Villiers de L’Isle-Adam, sembolist ve dekadan dönemi olarak anılan 19. yüzyılın ikinci yarısındaki yazar, şair ve ressam grubunun içerisinde, nevi şahsına münhasır bir yazardır. Dil becerisi ve büyülü kelimeleriyle derin ve felsefi duruşunun yanında, yazar, bilimkurgunun önemli ilklerinden birini hayata geçirmiştir. 1886 yılında yayımlanan Geleceğin Havva’sı, “android” sözcüğünü kullanan ve insan için “kullanışlı” bir robotu detaylandıran ilk eser olması nedeniyle bilimkurgu için bir yapı taşı olarak görülür.
Bilim insanı tarafından yaratılmış bu android bir “dişi”dir, kullanışlı bir dişi… Her konuda sahibine yardım edecek ve onu “mutlu” edecek bir dişi android. Yine de bu android, başkaldırının ilk kıvılcımlarını gösterme eğilimindedir.
Günümüz temalarını bu denli detaylı ve derin zeminde işleyen Villiers, okuyucuya baştan sona soluksuz okunacak bir roman bıraktığı gibi, altı çizilecek birçok görüş ve felsefi tutum sunuyor. Edebi gücü fazlasıyla etkileyici olan bu metin, günümüz bilim, teknoloji, kadın araştırmaları, transhumanizm, toplum konuları gibi daha birçok temaya entelektüel merakı olan okuyucuya da kaynak oluşturuyor.
Kısacası, Türkçeye kesinlikle kazandırılmalıydı diye düşündük ve titiz bir çeviri ve editörlük süzgecinden geçirerek, Karun Çekem’in doktora tezinden konu ile ilgili kısmı “sonsöz” olarak ekleyerek kitabı sizlere sunduk. İyi okumalar…
Ömer Alkan
Hayatını bilimkurguya adadı
ve bilimkurgu onu, o bilimkurguyu şekillendirdi…
20. yüzyılın başlarında, adını “olağanüstü-bilimsel roman” olarak belirlediği bilimkurguyu tanımlamak ve kuramsallaştırmak gibi zor bir görev üstlenen Fransız yazar Maurice Renard, entelektüel açıdan kışkırtıcı ve cesur makaleleriyle hem türün gelişimine hem de dönemin edebiyatçılarına yön vermeyi başarmış az sayıda aydından biridir.
Jules Verne’den Rosny aîné’ye, Edgar Allan Poe’dan H. G. Wells’e birçok yazarı bilimkurgu çerçevesinde inceleyen Maurice Renard, Fransız Bilimkurgusu’nun kendine has dünyasını teorik zemine oturtarak bir disiplin bilinciyle bilimkurguya “hedef” sunuyor. “Olağanüstü-bilimsel roman” olarak nitelendirdiği bilimkurguyu zaman içerisinde “varsayım romanı” olarak da anmaya başlayan yazar, imge olarak Giambologna’nın muazzam bir ifadeyle hayat bulmuş heykeli Uçan Merkür‘ü hayal etmemizi istiyor. Yol gösterici ve geleceğin habercisi ve bir o kadar estetik bir imge olan Uçan Merkür, Renard’a göre tam anlamıyla bilimkurgu yazını ve yazarlarının doğasını simgeliyor.
Yazarın üç makalesinden oluşan ve bir manifesto niteliği taşıyan bu derleme, edebiyatta yaratıcılık peşinde koşan yazarları, türe nüfuz etmek isteyen okurları ve bilimkurgunun kuramsal boyutuna kafa yoran araştırmacıları “bilinmeyen”in peşinde düşünsel bir maceraya davet ediyor.
Fihrist Kitap olarak hayata geçirdiğimiz bu dizinin tam da böylesi derin tartışmaları barındırmasını ve düşünsel metinleri kapsamasını amaç edinmiştik. İşte bu yüzden Maurice Renard gibi bir bilimkurgu yazarı ve teorisyenini Türkçeye kazandırdığımız için ayrı bir mutluluk yaşıyoruz.
John Carter ve Barsoom Dizisi soluksuz heyecanı ile devam ediyor! Kurgu üstadı Burroughs’un bilimkurguyu popülerleştiren ve tüm dünyada büyük hayran kitleleri yaratan 100 yıllık Mars dizisi, kocaman dünyasıyla okuyucuya -sonradan bazılarının gerçek olduğu kesinleşen- sonsuz bir hayal alemi sunuyor.
John Carter’ın Mars dünyasını okuyucuya aktaran bu dizi için, 20. yüzyıl bilimkurgu yazınında etkilemediği yazar ve yönetmen yoktur desek yeridir. Ray Bradbury, Arthur C. Clarke gibi bilimkurgunun en büyük isimlerinden başlayarak, bilim dünyasının en bilinen figürlerinin başında gelen Carl Sagan’a, Star Wars ve Avatar gibi sinemanın zirve bilimkurgu yapımlarına kadar Barsoom Dizisi çokça kişi ve esere ilham kaynağı olmuştur.
Fihrist Kitap tarafından titizlikle hazırlanan serinin ikinci kitabı Mars Tanrıları ve devamı gelecek olan Barsoom dizisi artık Türkçede, sizinle!
1912 yılında Edgar Rice Burroughs gibi bir kurgu ustasının elinden çıkan bu dizi, zamanının Mars hakkındaki tüm bilimsel verilerine riayet edilerek yazılmış bir hikâyedir. Eser, Mars yüzeyinde su kanallarının varlığı üzerine bilimsel spekülasyonların daha yeni yeni yapıldığı bir zamanda yayımlanmıştır; dolayısıyla, Mars’ta yaşamın olması ihtimalini vurgulayan bu hikaye, o dönem için çığır açıcıdır.
Fihrist Kitap olarak Edgar Rice Burroughs gibi bir dehayı ve onun meşhur “asi” karakterlerinden John Carter’ı sizlere sunmaktan gurur duyuyoruz.
100 milyona yakın satış rakamlarına ulaşan 24 kitaplık dizisiyle ve zaman içerisinde sayısız oyun, çizgifilm, dizi ve sinema uyarlamalarıyla Tarzan, gerçek bir klasik,
20. yüzyılın en önemli edebiyat olaylarından biri…
Hep söylenir, biz de söyleyelim: Yazar Edgar Rice Burroughs kendi gibi vahşi karakterleri ile ünlenmiş bir asiydi. Amerikan İç Savaşı gazisi babasından çok hikaye dinlemiş ve kendisi de bir o kadar görmüş geçirmişti. John Carter adlı karakteri ve meşhur Tarzan’ı ile toplum dışı vahşileri yaratabilecek bir yazar, gerçekten bu duygu durumunu deneyimlemiş olmalıydı. O da tamı tamına “toplumdışı”ydı. Dahası, Burroughs aynı zamanda müthiş bir kurgu yazarıydı. Bu becerisi, soluksuz okunacak diziler çıkarabilmesinin yolunu açıyordu. İşte Tarzan, 1912 yılında The All Story dergisinde başlayan ve herkes tarafından heyecanla beklenen bir fenomen olmuştu bu şekilde. Hızlıca kitaplaştırıldı, zaman içerisinde kitaplar kitapları izledi ve Tarzan bir kült haline gelmişti bile. O artık vahşiliğin tüm dillerdeki temsili figürüydü.
İlginç olan şudur ki, bu zamana kadar Tarzan Türkçeye çevrilmedi. Tarzan hem okurlarca ilgiyle okunabilecek hem de araştırmacılar tarafından özenle üzerine düşülmesi gereken bir klasik. Hem nitelik açısından eşine az rastlanır bir sürükleyicilikte hem de tarihsel önemi itibariyle her düşünsel konuda ismi geçen bu kitap Türkçeye çoktan çevrilmeliydi… Yine, bu görev Fihrist’indir dedik ve Tarzan’ı titizlikle Türkçeye kazandırdık… İşte karşınızda Tarzan…
Ömer Alkan
Kimilerine göre Rosny aîné’den önce “gerçek” bilimkurgu yoktur. Tarihsel anlamda yerini Jules Verne’den sonra, H. G. Wells’ten önce olarak konumlandırabileceğimiz Rosny aîné’nin eserleri “bilimsel” kurgunun temellerini attığı için büyük önem taşımaktadır.
Rosny aîné literatüründe Türkçeye kazandırdığımız üçüncü kitap olan “Uzay Seyyahları” eleştirmenler tarafından yazarın baş yapıtları arasında her zaman ilk sıralarda bulunmaktadır. Hatta Rosny aîné üçlüsü olarak belirtilen kitaplar, tarihsel sırasıyla “Xipehuz”, “Doğanın Ölümü” ve “Uzay Seyyahları” olarak seçkilerde yer almaktadır. Bunun yanında 83 yıllık yaşamında Rosny aîné (1856 – 1940) birçok bilimsel ve teknolojik yeniliği doğrudan tecrübe etmiş̧ ve bu değişiklikler neticesinde yeni ürünler vermiştir. İşte “Uzay Seyyahları” bu minvalde düşünülebilir; yazarın “dünyadışı mekânlarda gezen seyyahlar” tadında bilimkurgu örneği olarak kendi literatüründe bir ilktir.
“Astronot” kelimesinin isim babası olarak bilinen ve bilim dünyasıyla daima içli dışlı olan Rosny aîné, uzay hakkındaki güncel düşüncelerden beslendiği gibi bilim insanlarına çokça ilham olduğu da bilinmektedir. Böyle bir bilimkurgu dehasının 1925 yılında yayımlanmış̧, belki de başyapıtı olarak adlandırılan “Les Navigateurs de l’infini” adlı eserini titiz bir isçilik sonucu Türkçeye kazandırmaktan “infinite” bir mutluluk duyuyoruz.
İyi okumalar dileriz.
Ömer Alkan