Kant Felsefesi

Kant’ın felsefesi, tümüyle boşlukta kurulmuş, temelleri dipsiz bir uçuruma atılmış dev bir bina tasarımı gibi.

Ulus Baker; Kant felsefesi konusundaki düşüncelerinde, -özellikle de metafizik sorularını cevaplandırmaya çalışmanın- uçuruma temel atmaya çalışmak olduğunu savunur. Kant, birçok yönüyle, ne kendinden önce gelen filozoflara benzer, ne de sonra gelenlere. Felsefedeki ilk ve temel misyonunun, bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanan ünlü düşünür; bu amacı gerçekleştirmek için hem Descartes’ın rasyonalizminden ve hem de Hume’un ampirizminden önemli gördüğü ögeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını kurmuştur. Fenomenal gerçeklik ile duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz dünya ve numenal gerçeklik ile duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak dünya arasında bir ayrım yapmıştır.

Kant epistemolojisinde gerçek ve gerçeğin bilinebilirliği konulu yazımda; yaşadığı kentten hiç ayrılmayan ama yaşadığı dönemde bile ünü dünyaya yayılan Immanuel Kant’ın kurduğu felsefenin temel kavramlarını ve temel argümanlarını, aynı kavramların farklı filozoflarca nasıl kullanıldığını inceleyerek gerçeğin bilinebilirliğini tartışacağım. Her ne kadar akademik dilden uzak durmaya çalışsam da konunun ağırlığı buna engel; anlaşılır bir dil kullanmış olmayı umut ediyorum.

Bilginin iki ayrı açısı olduğuna dikkat çeken Kant, bu düşüncesini, meşhur “Algısız kavramlar (içeriksiz düşünceler) boş, kavramsız algılar kördür.” sözüyle dile getirmiştir. Kant’a göre, bilginin iki yönü vardır; bunlar, içerik ve formdur. Kant, ampiristlerden de rasyonalistlerden de bazı noktalarda ayrılarak: “Bilginin içeriği tecrübe ile oluşturulur ancak bilginin formunu (ya da yapısını) belirleyen zihnin kendisidir.” der. Bilme tecrübesi esnasında duyulardan gelen verilere çeşitli “kategorileri” empoze eden zihnin etkin olduğunu iddia eden Kant’a göre, ampiristlerin tecrübeye dayanan içerik kavramıyla rasyonalistlerce kabul edilen bilginin formunu oluşturan zihin kavramının ikisi de gereklidir. Ancak bilginin var olması için hiçbiri kendi başına yeterli değildir. Buna göre rasyonalistlerin iddia ettiği gibi, sadece kavramlar, herhangi bir bilgi ifade etmezler, bilginin oluşması için, somut algılar da gereklidir.

Kant’ın kendi sözlerine bakalım: “İnsan bilgisinin iki kaynağı vardır ve bu ikisi de bizim tarafımızdan bilinmeyen ancak aynı olan bir kökten türemiştir. Bu iki kaynağın isimleri hissetme ve idrak etmedir. Hissetme ile objelere (duyularımız aracılığı ile); idrak etme ile düşüncelere ulaşırız.” Kant, sözlerine şöyle devam eder: “Tüm bilgimizin başlangıcı tecrübe olsa da bunun anlamı, bilginin tümünün tecrübeden kaynaklandığı değildir. Tam aksine, (ampirik) deneysel bilgimizin, izlenimlerimiz ile elde ettiklerimizin, bilme yetisi kendisinin (duyusal izlenimler sadece nedeni ortaya koyar) ve duyunun orijinal olarak verdiklerinin bileşimi olması gayet olasıdır. Uzun süreli tecrübeler bu bileşimin unsurlarının ayrıştırılmasını mümkün kılar.

Kant, algının gerçekleşmesi için de “madde” ve “form” olmak üzere iki şart ileri sürmüştür. Madde bize sadece a posteriori (sonsal) olarak verilebilirken; form, zihinde a priori (önsel) olarak bulunmaktadır. Algıda a priori bir yönün olduğunu kabul etmesiyle Kant, algıyı sadece duyu organlarının aldığı duyu verilerinin bir yığını olarak gören ampiristlerden de ayrılmıştır. Kant’a göre “zaman” ve “mekan” algının iki temel formudur. Bu formlar, bütün algılardan önce gelen algının önkoşullarıdır. Bunlar; a priori, Kant’ın deyimiyle “salt algılar”dır.” Ona göre, zaman ve mekan içindeki dünya sadece bir görünüş dünyasıdır. Zaman ve mekan da aynı şekilde duyulara bağlı olan bu dünyanın genel ve zorunlu formlarıdır. Kant’ın “transendental epistemolojik idealizm” adını verdiği felsefi sistem, bizim duyular yoluyla algıladığımız şeylerin bir gerçekliğinin bulunduğu ancak bu gerçekliğin genellik ve zorunluluk temelini, bilen öznenin koşullar sisteminde bulduğu tezine dayanmaktadır.

Kant’ın deneyimlerin a priori bir yönü bulunduğu düşüncesiyle bağlantılı bir diğer konu da onun kategoriler öğretisidir. Batı dillerine Yunanca’dan geçmiş olan “kategori” kelimesi; ifade, yüklem ve bir nesneye yüklenen nitelik anlamlarına gelir. Kategoriler öğretisinin kurucusu olan Aristoteles’e göre gerçek bilgi, tümel olan önermelerle kurulur. Her önerme, en az iki terimden meydana gelen bir yargıdır. Bu iki terimden birincisi konu, ikincisi de yüklem, obje hakkındaki bir ifadedir. Devamlı olarak konuya bir takım ifadeler yüklenir. Aristoteles bir önermede geçen özne ya da konu üzerinde ancak on kategori uyarınca bir şeyler söylenebilir olduğunu savunmuştur: Töz, nicelik, nitelik, yer, zaman, durum, sahiplik, etki, edilgi, bağıntı.”Aristoteles, kategori terimiyle dilsel yapılardan çok, onların göndergelerini, yani şeylerin ait oldukları varlıkbilgisel düzeni düşünmektedir. Böylece kategori, felsefede anlamlı bir şey söyleyebilmenin koşullarını belirleyen kavram olarak görünmektedir.

Kant ise, kendi kategorileri çizelgesini, yargılar üzerine düşünmesi sonucunda, nesnel dünyayı meydana getirdiğini düşündüğü a priori kavramlardan oluşturmuştur. Bu izlenceyi oluştururken Aristoteles’ten yararlandığını açıkça belirtmekle birlikte, ondan bütünüyle farklı sonuçlara varmıştır. Kant, tecrübelerimizin önsel koşulu olan mutlak zihinsel kavramları adlandırmak üzere kategori kavramını kullanır. Doğrudan yargı türlerinden çıkarılmış olmaları nedeniyle kendi kategorilerinin Aristoteles’inkiler karşısında daha üstün olduğunu öne sürer. Kant’a göre, zihnin duyumlardan gelen verileri toplayıp değerlendirmesi ve birleştirip sonuçlara varması için on iki ayrı kategori mevcuttur. Bu on iki kategori temelde dört ana kategoriye bağlıdır. Bunlar: Nitelik, nicelik, bağıntı ve modalite’dir.

Kant’ta, kategoriler yalnızca düşüncenin özellikleri olmasına karşın; Aristoteles’te, kategoriler hem düşüncenin hem de varlığın özelliklerini gösterirler. Kategoriler konusunu ele alan başka bir filozof olan Hegel, kategori dendiğinde anlaşılması gerekenin gerçekliği açıklayan düşünceler olduğunu öne sürmüştür. Aristoteles ile Kant’ın belirttiğinden çok daha fazla sayıda kategori olduğunu, bunların tam sayısının gerçeklik dizgesi bütünüyle tamamlandıktan sonra kesin olarak belirlenebileceğinin altını özellikle çizen Hegel, diyalektik yönteminin üçerli yaklaşımı ile şu an için kesin doğru olduğunu düşündüğü 272 kategori belirlemiştir.

“Kant’ın felsefî sisteminin, bilgiye sınır getirmesinin en önemli dayanaklarından biri, onun numen-fenomen ayrımıdır. Etimolojik olarak fenomen, duyularımıza açık olan; numen ise, sadece saf akılla bilinebilen şey anlamına gelmektedir. Kant’ın numen olarak ifade ettiği, varlıkları insan zihninden bağımsız olan, biz onları kavrasak da kavramasak da var olan kendinde şeylerdir. Fenomen olarak ifade ettiği ise, tecrübe edilebilir dünya, yani görünüşlerdir. Buradan Kant’ın, fenomeni zaman ve mekan içinde olan; numeni ise tam tersi şey olarak düşündüğü sonucuna varabiliriz.

Kategorileri bilginin mümkün olmasının şartı olarak gören Kant, oldukça tartışmalı olan bir görüş ortaya atar. Buna göre kategoriler, sadece fenomenal yani duyulur alana uygulanabilir. Numen alanın yani duyulur olmayan alanın bilgisini bize vermesi mümkün değildir. Yani Kant’ın deyimiyle “Zihin, a priori prensiplerin yalnız ampirik kullanımını yapabilir.” Kavramlar ve deneyin işbirliği sayesinde bilginin mümkün olabileceğini söyleyen Kant’ın, bu şekilde bir sentez yaparak, her iki geleneğe de hakkını verdiği iddia edilebilir. Ancak, onun rasyonalist geleneğe gerçek anlamda hakkını verdiğini söylemek pek mümkün değildir. Kavramlar deneye hayat verirken, deney, kavramları sınırlandırmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Ayrıca kategoriler, rasyonalist geleneğin kabul ettiği anlamda doğuştan değillerdir. Kant, zorunluluğun deney verilerinden hiçbir şekilde elde edilemeyeceği şeklindeki rasyonalist görüşe katılmıştır ve bu amaçla kategoriler öğretisini geliştirmiştir.”

Kant, aklın eleştirisinin yapılması ve sınırlanması gerektiği kanaatindedir çünkü ancak bu şekilde evrensel bilginin imkanı, kaynağı ve sınırları tespit edilebilecektir. Bu nedenle, “Salt Aklın Eleştirisi”nde, bilginin kaynağı, sınırları ve metafiziğin imkanı üzerinde durmuştur. Burada, duyarlık ve anlama yetisinin kavramlarının fenomenler aleminde geçerli olduğu, düşünülür dünya ve bu dünyayla ilgili objeler hakkında objektif geçerliliğe sahip bilgi sağlamalarının mümkün olmadığı sonucuna varmıştır. Ancak her ne kadar teorik aklın bu alem ve objelerle ilgili söyleyebileceği herhangi bir şey olmasa da insanda eşyayı bütün olarak kavrama eğilimi vardır. Dolayısıyla, akıl bu alana ilgisiz kalamamaktadır. Aklın söz konusu bu eğilimi öz yapısından kaynaklanmaktadır. Bu eğilim, aklı duyulara konu olan fenomenler alemi dışında başka bir aleme, yani numene ulaştırır.

Numenin teorik akıl açısından sadece subjektif gerçekliği vardır. Objektif gerçekliğe sahip olduğu teorik akıl sınırları içinde kalındığı müddetçe ispatlanamamaktadır. Ancak numen hakkında bir bilgiye ulaşılamıyor olması, onun var olmadığı anlamına gelmemektedir. Bu aşamada Kant, kendinde şey hakkında bize veri sağlayacak bir yetimizin olup olmadığı sorusunu sorar. Onun bu soruya yanıtı olumlu olmuş ve bu yetinin, pratik akla dayanan iman olduğunu belirtmiştir. Böylelikle, teorik aklın varlığı hakkında bir şey söyleyemediği kendinde şey, pratik akıl sayesinde gerçeklik kazanmış olmaktadır.”

Kant’ın bilgi felsefesi, bilgimize bir limit belirlemiştir ve gerçeği, gerçekliği bu limitlerin dışına atmıştır. Kant’a göre, zihin gerçeği arar: “…ancak bahsettiğimiz diyar bir adadır ve bu ada doğa ana tarafından değiştirilemez sınırlarla kuşatılmıştır. Bu diyarın ismi gerçek, etrafını kuşatan engin ve fırtınalı okyanusun ismi ise yanılsamadır; birçok sis perdesi, birçok buz dağı vardır, ancak bunlar tehlikelerle dolu, vazgeçilmez yolculuğa çıkan denizci için yeni bir diyar gibi görünür, kendisini devamlı boş vaatlerle aldatır. Denizciyi kuşatan tehlikeler ise ona asla zarar veremez.

Ulus Baker’e göre, Kant’ın söylediklerinde esas vurgulanması gereken nokta; eğer zamansal ve mekansal belirlenimlere sahip kılınmazlarsa, fikirlerin; kendi başlarına, kendi içlerinde hiçbir şey olmamaları, kendi dışlarına çıkıp, mekansal ve zamansal koordinatlar kazanmazlarsa bir şey ifade etmemeleridir. “Örneğin, Aydınlanma döneminin çok geniş bir fikriyatı var. Ama Aydınlanma kendi kurumlarında mekansal ve zamansal kategorilere kavuşmadıkça bir hiçtir. Fikir diye bir şey yok ortada. Yani Rousseau’nun İtiraflar’ı yazması o kadar da mühim değil, mühim olan o düşüncelerin kurumlaşması Kant’a göre. Mekan ile zaman düşüncenin koşullarıdır. Kategorileri değil.”

Yazının başında da belirttiğim gibi; Kant kendinden önce gelen düşünürlerden oldukça farklıdır. Newton fiziğini temellendirerek, yaşadığımız çağın düşünsel tabanını şekillendirir, bilginin iki açısının olduğunu ve bunların birbirinden ayrılamaz olduğunu bildirerek farkını ortaya koyar. Kendinden sonra gelen düşünürlerin düşünce sistemini çok fazla etkilemesine neden olan bir diğer farkı, Kant’ın insanın algısından daha üstte bir gerçekliğin olması ve insan zihninin belirli bir noktaya kadar bu gerçekliği bilebileceği fikridir. Kant, zihnin limitleri (gerçeği bilemeyeceğimiz nokta ve ötesi)  bilmesi ile tatmin olmaz ancak Kant’a göre zihnin bilebileceği tek şey budur: “Bahsi geçen limitler, arkasında başka bir şeylerin olduğunu anlamamızı engelleyecek düzeyde değildir, ancak bu başka şeylerin de özünde ne olduğunu anlamamıza izin vermeyecek düzeydedir.

büşra aycibin

Bir cevap yazın