
Bu değerli makaleler, operaya dair genel bilgi ya da derinlemesine analiz isteyen siz okurlarımızın faydalanabilmesi için hazırlandı. Bir opera literatürü oluşturmak için çıktığımız bu yolda değerli giriş makaleleri ile sizlere bu klasikleri tanıtmaktan mutluluk duyuyoruz…
Sinopsis
PERDE 1: Nagazaki, limana bakan bir ev.
Çöpçatan Goro, Teğmen Pinkerton’a evi göstermektedir. Evin aşçısını, hizmetçisini ve eşinin özel hizmetçisi Suzuki’yi tanıtır. Goro düğüne davet edilenlerin isimlerini sayarken Konsül Sharpless gelir. Pinkerton evi 999 yıllığına aldığından, bir ay içinde sözleşmenin feshedilebilmesinin mümkün olduğundan bahseder.

Pinkerton Goro’ya gelini getirmesini söyledikten sonra gelin Butterfly hakkında hoş sözler eder. Sharpless duyduklarından etkilenir, Pinkerton’ın Butterfly’ı hiç incitmeyeceğini umar. İkisi neşeyle içer, kadeh kaldırır. Pinkerton kadehini, bir gün gerçek bir Amerikalı kadınla evleneceği düşüncesiyle kaldırmıştır.
Uzaklardan kadın sesleri duyulur. Goro, Butterfly ile arkadaşları ve akrabalarını takdim eder. Butterfly yanındakilerle tepeyi tırmanırken “Japonya’nın ve hatta Dünya’nın en mesut kadını olduğunu; sonunda aşkın ihtişamıyla tanıştığını” söyler.
Beyefendilerin yanına varan Butterfly eğilerek selam verir. Sharpless Butterfly’ın aile hayatını ve geçmişini sorgular: zor zamanlardan geçen Butterfly, geyşa olarak kazanç sağlamaktadır. Gelin henüz on beş yaşındadır. Nitekim Sharpless Pinkerton’ı uyarır: Onu incitmemelidir. Bu sırada diğer davetliler; gelinin annesi, kuzeni, halası, Yakuside amcası gelir. Amca geldiği gibi şarap ister. Gelgelelim diğer konuklar damat Pinkerton’la ilgilenmektedir ancak onu pek beğenmezler. Pinkerton’a selam verdikten sonra oradan ayrılırlar.
Butterfly geniş kollarında getirdiği eşyaları içeriye taşır. Bir toka, bir kil pipo, bir kuşak, bir de kın getirmiştir. Sharpless kının içinde kadının Kral’ın emriyle kendisini öldüren babasının kılıcı olduğunu söyler Pinkerton’a. Ardından geri gelen Butterfly, atalarının ruhunu temsil eden heykelcikleri çıkarır.
Az sonra Pinkerton ile Butterfly baş başa kalır. Butterfly, eşinin dini olan Hristiyanlığı kabul ettiğini söyler. Goro eşlerden sessiz olmalarını ister. Kraliyet yargıcı nikâhı hızla kıyar. Kutlamalar yapılırken gelinin amcası Budist rahip çıkagelir, inancını terk eden gelini yok saydığını söyler. Ardından Butterfly’ın akrabaları da onu Budist rahip amcası gibi terk eder.
Pinkerton, Butterfly’ı avutmaya çalışır. Bu sırada diğer odada Suzuki geleneksel Japon duasını etmektedir. Butterfly ile Pinkerton aşktan bahsederek mutluluklarını paylaşırlar.
PERDE 2: Butterfly’ın evinin içi.
Üç yıl geçmiştir. Butterfly, hanımının kederi son bulsun diye Japon tanrılarına dua eden hizmetçisi Suzuki ile birliktedir. Butterfly Japon tanrılarının tembel olduğunu, Amerikan tanrısının ihtiyaç duyduklarında hemen geleceğini söyler. Bu sırada ikisinin erzakı bitmek üzeredir. Suzuki ise gitmiş olan Pinkerton’ın döneceğinden şüphelidir. Öfkelenen Butterfly Pinkerton’ın Konsül’e kirayı ödettiğini hatırlatır ve kızılgerdanlar yuvalarını yaptıklarında eşinin geleceğini söyler.
Goro, üç yıl önceki düğün gününden sonra Butterfly’ı hiç görmemiş olan Sharpless ile gelir. Sharpless’ın elinde Pinkerton’dan bir mektup vardır. Butterfly Sharpless’ı içtenlikle karşılar ve Amerika’da kızılgerdanların yuva yapıp yapmadığını sorar. Sharpless kaçamaklı cevaplar verir.
Az sonra Prens Yamadori gelir ve Butterfly’a evlenme teklifi eder. Butterfly ise onu alayla reddeder; Amerika kanunlarına bağlı olarak evlendiğini ve boşanmasının suç olduğunu söyler. Hayal kırıklığına uğramış olan Yamadori orayı terk eder.
Sharpless Pinkerton’ın mektubunu okur ancak Butterfly Sharpless’ın sözünü sürekli kesmekte, mektuptan sadece duymak istediğini duymaktadır. Haliyle Pinkerton’ın yakında döneceğini sanır. Sharpless cesaretini toplayarak Butterfly’a Pinkerton hiç dönmezse ne yapacağını sorar. Butterfly, geyşa mesleğine geri dönmektense ölmeyi yeğlediğini söyler. Sharpless kadına Yamadori’nin teklifini kabul etmesini söyler. Bununn üzerine Butterfly içeri gider ve kollarında bir çocukla geri gelir. Çocuğu görmesiyle daha da kederlenen Sharpless, baba Pinkerton’ın çocuktan haberi olacağına söz verir.
Suzuki, çocuğun babasının kimliği hakkında atıp tutan, yalan yanlış bilgiler yayan Goro’yu pataklamaktadır. Butterfly adamı öldürmekle tehdit edip kovar.
Derken limandan bir top sesi gelir: Bir Amerikan savaş gemisi gelmiştir. Heyecanlanan Butterfly geminin renklerine bakar ve gelenin Pinkerton’ın gemisi olan Abraham Lincoln olduğunu fark eder. Herkes ona vaz geçmesini söylemişken eşi gelmiş, umut tekrar yeşermiştir Madam Butterfly için. Suzuki ile Pinkerton’ın gelişini çiçek toplayarak kutlarlar. Pinkerton geldiğinde evi bahar neşesiyle bulsun diye her köşesini çiçekle donatırlar.
Güneş doğarken Butterfly düğün günü giydiği elbisesini giyer: Sevgilisinin onu ilk günki gibi görmesini dilemektedir. Butterfly gece boyu ayakta kalır, eşini bekler.
Orijinal ilan 1903. Ressam: Adolfo Hohenstein
PERDE 3: Butterfly’ın evi.
Sharpless Pinkerton’a bir çocuğu olduğunu söylemiştir.
Güneş doğduğunda Butterfly oğlunu kollarına alır, diğer odaya taşır ve orada uyuyakalır. Bu sırada Pinkerton ile Sharpless gelir. Suzuki bahçede bir kadın görür. Sharpless’ın söylediğine göre bu kadın, Pinkerton’ın “iyi, Amerikalı karısı”, Kate’dir. Pinkerton’ın gelmesinin asıl sebebi, geleceğini düşündüğü oğlunu Butterfly’dan almaktır ve böylelikle ona iyi bir yaşam sunabilecektir.
Sharpless, Pinkerton’a kalpsizlik ettiğini söyler, ona başından beri yaptığı uyarılardan ve Butterfly’ın kalbini kırmaması gerektiğini nasihat ettiğinden bahseder. Pinkerton ise işlediği günah, ettiği hata için dövünür. İhanet ettiği kadınla yüz yüze gelecek cesareti kendisinde bulamadığından orayı terk eder.
Pinkerton’ın gitmesiyle Sharpless, Suzuki ve Kate’in yanına Butterfly gelir. Durum kendisine açıklandığında olanları müthiş bir ağırbaşlılıkla karşılar. Yarım saat sonra geri döneceğini, Pinkerton’ın istediği gibi oğlunu babasına bizzat teslim edeceğini söyler.
Suzuki’nin hıçkırıkları diğer odadan duyulurken Butterfly Buda heykelciğinin önünde eğilir. Babasının kılıcını kınından çıkarır. Kılıçta “Onurla ölür, onursuz yaşayamayan,” yazmaktadır. Butterfly tam canına kıyacakken çocuğu çıkagelir. Oğluna veda ettikten sonra kılıcını alıp paravanın arkasına geçer ve orada kılıcı boğazına geçirir. Butterfly odaya gelip çocuğunun yanına yığılırken Pinkerton da gelmiştir; ihanet ettiği kadının cansız bedenine haykırır: “Butterfly! Butterfy! Butterfly!”
ÖNSÖZ
Giacomo Puccini (1858-1924) nesiller boyu İtalya’ya müzisyenler kazandırmış olan bir aileye doğmuştu. Kraliçe Margherita’nın da desteğiyle Milan Konservatuarı’na girip La Gioconda (1876)’nın bestecisi olan Amilcare Ponchielli’nin öğrencisi oldu. Milan’da Ponchielli, Pucci’niden emeğini esirgemedi ve onun kendi olgun beste stilini bulduğu yolculukta yardımcısı oldu. Bu süreçte memleketinde Vittorio Alfieri, Carlo Goldoni, Aleksandr Dumas ve Victorian Sardou gibi önemli isimlerin drama oyunlarını izleme fırsatını da elde etmişti.
1884 yılında Puccini Le Villi (The Witches) eseriyle Sonzongo’nun bir perdelik opera yarışmasında yer aldı. Müziksel ve dramatik anlamda Le Villi, daha sonraları Puccini’nin eserlerine hakim olan keskin romantizmden bir hayli uzaktı. Le Villiyarışmayı kazanamamıştı ancak La Scala onu yayınlamaya karar verdi. Böylelikle Puccini’nin müzikli drama yazmada yetenekli olduğunu Giulio Ricordi fark etti. Zamanla Puccini Ricordi’nin gözdesi oldu. Ricordi altın dokunuşlarda bulunarak bestekârlar ile librettistleri buluşturmaya, en iyi şairlerle oyun yazarlarını yeni doğan yıldızı Puccini’nin etrafında toplamaya devam etti.
Ricordi’nin genç yıldıza olan güveni, çıkar çıkmaz başarı yakalayan Manon Lescaut (1893) adlı operasıyla güçlendi. Puccini, aralarında George Bernard Shaw’ın da olduğu pek çok seçkin eleştirmenden olumlu yorum almayı başarmıştı. Öyle ki Shaw, genç bestekâr için, “Varisi olduğu Verdi’ye rakiplerinin herhangi birinden daha çok benziyor,” yorumunda bulunmuştu.
Ricordi’nin yardımıyla şair ve oyun yazarı Guiseppe Giacosa ile bir araya gelen Puccini, 1896 yılında nihayet La Bohemeadlı eserini yarattı. Eser, Henry Murger’in Paris’in sol yakasındaki sanatçıların hayatını anlatan pikaresk romanından alınmıştı.
1904 yılında David Belasco’nun tek perdelik oyunu Madama Butterfly’ı operaya uyarlayan Puccini, Ricordi ile olan yakınlığını ve şöhretini çekemeyen rakiplerinden büyük bir nefret aldı. Buna rağmen Madama Butterfly, sevilen operalar arasında yerini almayı başardı.
Belasco, ışık ile sahneyi değiştirerek romantik illüzyon ve atmosfer yaratmada oldukça becerikliydi. Bu tiyatral yaratıcılığını Madama Butterfly’ın daha ilk sahnesine gözler önüne sermişti. Perdenin kalkmasıyla kiraz ağaçlarının çiçekleri ve günbatımı görünmüştü. Şimdi bakıldığında bunlar önemsiz gibi gözükse de zamanı için son derece modern, yenilikçi sahne teknikleriydi. Aslına bakılırsa Belasco tiyatroya pek çok teknik kazandırmıştı. Kendisine “sahnenin büyücüsü” unvanını kazandıran en büyük hamlesi ise Madama Butterfly’da geyşanın Gece Nöbeti sahnesinde gerçekleşmişti. Bu sahnede Butterfly Pinkerton’ın gelmesini bekliyordu, gece gündüze dönüyordu ve tam on beş dakika sürmüştü. Belasco zamanın geçişini göstermek için sahnede değişikliklerden faydalanmıştı: Karanlıkta yıldızların sırasıyla geçip giderken şafak vaktinin habercisi, kuşların kanat çırparak geçişiydi ve sonrasında nihayet gün doğmuştu. Belasco bu sahnede âdeta kendisine meydan okuduğunu kabul etmişti.
Hikâye, yaratıldığında farklı bir sona sahipti. Ancak hikâyenin yaratıcısı John Luther Long ile Puccini el birliğiyle hikâyeyi uzattı. Aslında Pinkerton Butterfly’ın cesedini hiç görmeyip haykırmıyorken izleyicide acıma duygusu uyandırılmış olsun diye canına kıyan Butterfly’ın ardından haykıran Pinkerton’ın olduğu bir sahne eklendi. Böylelikle Butterfly’ın kendisini içinde bulduğu durum daha acı bir hikâye oluverdi. Terk edildiğini fark eden Butterfly’ın üç seçeneği vardı: Prens Yamadori ile evlenmek, geyşa olarak kazanç sağlayarak hayatını sürdürmek ya da ölmek. O ise bu üç yolun en cesur olanını seçerek hayatına son verdi. Böylelikle Butterfly gerçek bir “kahraman” olabilmiş, trajik kadın karakterler arasına girebilmişti. Puccini’nin aslında Oidipus kompleksine varacak kadar derin bir anne kompleksi vardı. Ona göre anne sevgisi kutsaldı ve eserlerinde anne figürleri daima aziz kadar kutsaldı. Bununla birlikte erotik ve romantik aşk ona göre cezalandırılması gereken günahlardı. Nitekim Fahişe olan Manon, Rodolfo ile yaşayan Mimi ve Cavaradossi ile ilişkisi olan Tosca günahkâr âşıklardı. Tıpkı onlar gibi Butterfly da aşka düşmüş, günahkâr olmuştu. Bu sebeple Puccini Butterfly’ı da nihayetinde mahvetmişti: Ölümü, günahının bir bedeliydi.
Puccini’nin Madama Butterfly’ı opera olarak sahneleyebilmesi Londra’da sergilenen oyunu izlemesinden sonra gerçekleşmişti. Ünlü bestekâr, Long ve Belasco ile kuliste tanışmış, onları Butterfly’ı operaya dönüştürmeye ikna etmişti. Oyunun haklarını aldıktan sonra Puccini, en sevdiği şairleri ve daha önce sayelerinde başarı yakaladığı librettistleri (Illica ve Giasco) bir araya getirdi ve işe koyuldu. Bu iş sayesinde ünlü bestekâr Japon halk müziği, kayıtları, kitapları, dinleri, ritüelleri ve mimarisini araştırma fırsatı yakaladı.
Oyunda doğu ile batının, Amerika ile Japonya’nın, iki uzak kültürün çatışması anlatılıyor; yaşanan dramın temel nedeni olarak gösteriliyordu. Meyerbeer’in L’ Africaine (1865)’si, Delibes’in Lakme (1883)’si , Sullivan’ın Mikado (1885)’su , Messager’ın Madame Chrysantheme (1893)’si, Jones’s The Geisha (1896)’sı ve Mascagni’nin Iris (1898)’i gibi Madama Butterfly da Avrupalı olmayan bir kadın karaktere sahipti ve bu kadın, kültürüne ve geleneklerine saygısı olmayan “beyaz” bir adama âşık olmuştu.
Puccini’nin açılış müziğinde uvertür ya da prelüd yoktur. Müzik doğrudan kederi ve heyecanı yansıtır çünkü az sonra bir Japon nikâhı olacaktır. Açılış müziğinde Batı’nın Doğu hakkındaki kalıplaşmış düşünceleri hissettirilir: Ufak ayakların sesleri duyulur; tuhaf, süslü ve bebek gibi görünen Doğulular sahneye çıkar.
Long’un kaleminden çıkan Butterfly özünü, otobiyografik roman Madame Chrysanthemum’un yazarı olan Fransız deniz subay Pierre Loti’ye borçluydu. Loti egzotik şiirsel dokunuşlarıyla doğu atmosferini, orada yatan hassas dünyayı, küçük şeyleri ve ufak detaylarıyla kiraz çiçeklerinin, geyşaların ve samurayların diyarını okuyucuya sunmuştu. Japonya’ya Avrupalı gözüyle bakan Loti, “Bu toprakları, kültürünü ve halkını anlatırken insan ‘küçük’ sözcüğünü durmadan kullanmak istiyor,” demişti.
Loti’den birkaç yıl sonra Long, American Century Magazine’de yayınlanmak üzere Madam Butterfly adlı bir hikâye kaleme almıştı. Japon yasaları altında bir Amerikan deniz subayıyla evlenen bir Japon geyşanın hikâyesiydi bu. Hikâyenin özgün olduğu kabul edilmiş olsa da Long’un, Pierre Loti’nin çok okunan romanından ilham aldığı da biliniyordu. Loti’nin kadın karakteri Ki-Hou-San idi ki bu, kasımpatı (Chrysanthemum) anlamına geliyordu. Long ise kadının adını Cho-Cho-San olarak değiştirmiş, daha sonra ise ismi İngilizceye yaklaştırarak “Madam Butterfly” yapmıştı.
Long’un karakter yaratımında Butterfly toydu. Ahmak bir âşık gibi davranan Butterfly, eşini etkilemek için Amerikalı gibi davranmaya razıydı. Long’un yarattığı Amerikalı deniz subayı Pinkerton ise bizzat Loti’den ilham almıştır. Küstah, saldırgan, ahmakça şakalar yapan, ırkçı bir adamdır.
On dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başları Avrupalı ve Amerikalı güçlerin Asya’da kolonileşme yarışına girdiği zamanlardı. O sırada iç karışıklıklardan ötürü güçsüz durumda olan Çin, Amerika’nın hedeflerinden biriydi. Bununla birlikte Japonya da güçlenmekte olan ekonomisi için ihtiyaç duyduğu kaynakları elde etmek üzere yüzünü Çin’e dönmüştü. Ayrıca kendilerini Çinlilerden üstün görmeleri, eylemlerine başka bir bahane yaratıyordu. Butterfly’ın öyküsü ise Japonya’da Meiji hanedanının hüküm sürdüğü yıllara (1868-1912) denk gelmektedir. Bu dönemde, yüzyıllardır içine kapanmış olan Japonya, “barbar” olarak gördüğü Çin gibi milletlerden üstün konuma gelmek için kendini gelişmeye adadı. Öyle ki “modern” olarak görülen Avrupalıların yollarını benimsedi. Trenlerden edebiyata, giyimden saç kesimine kadar yer alanda batılılaşmaya başladılar. İşte Butterfly’ın hikâyesinde Batı’ya ve Amerika’ya duydukları sevgi ve hayranlık gözler önüne serilmişti.
On dokuzuncu yüzyılın sonunda Japonya, Batı’ya karşı ördüğü duvarları indirmeye başladı ve Birleşik Devletler’in müttefiki oldu. Aralarındaki politika, Japonya’da Amerikan gemisinin bulunmasıyla pekiştirildi. Madama Butterfly’daki Amerikan gemisi Abraham Lincoln, Çin sınırına denetim için yerleştirilmişti. Nagazaki limanı, uğrak ve yakıt doldurma yeri olarak kullanılıyordu.
Goro oyunun Birinci Perde’sinde ilk görünen kişidir ve emlakçılık ile çöpçatanlık görevini üstlenmiştir. Pinkerton’ın özel isteği üzere Goro, soshi adı verilen paravanlarla çevrili evi almıştır. Bunun temel sebebi, Pinkerton’ın hiç sevmediği Butterfly’ın meraklı ailesinin bakışlarından kaçmaktır.
Pinkerton’ın dostu ve Nagazaki’deki Amerikalı Konsül olan Sharpless’ın gelişiyle müzik de Batılılaşır. Pinkerton, Goro sayesinde Butterfly’ı sadece 100 yen karşılığında kendisine eş olarak almıştır. Dostu Sharpless’a yaptığı evlilikten bahseden Pinkerton, evlilik sözleşmesinin yalnızca kendi isteği doğrultusunda feshedilebileceğini, Butterfly’ın söz hakkı olmadığını gururla anlatır. Bu açıklamaların ardından drama alevlenir ve trajedi devreye girer. Pinkerton operanın kalpsiz, küstah ve kötü adamıdır. Açıkça, on dokuzuncu yüzyılın sonuna dek etkili olmuş Batı emperyalizminin kuklasıdır. Sharpless’ın Butterfly’ı incitmemesi yönündeki uyarılarına rağmen Pinkerton “kötü Amerikalı” olmayı bırakmaz, acımasızca burnunun dikine gider.
Butterfly ise henüz on dokuz yaşında, “hayasızlık” olarak görülebilecek bir meslekle, geyşa olarak hayatını idame ettiren bir kızcağızdır. Genç yaşına rağmen omzunda onu geyşalığa iten geçmişin acılarını, yükünü taşımaktadır. Önce evini, eşyalarını bir tsunami ve ardından gelen tayfuna kaybetmiştir. Daha sonra babası, hükümdara karşı çıkan bir isyanı bastırmakta başarısız olunca onurunu korumak için harakiri yaparak intihar eder. Nitekim Butterfly, geçinebilmek için Amerikalı deniz subayı Pinkerton ile evlenecektir.
Evleneceği kişi için Butterfly inancından ve geleneklerinden feragat eder. Artık Pinkerton ile aynı Tanrı’ya inanacak, aynı ibadethanede dua edecektir. Nikâhın ortasında beliren Budist rahibin ve daha sonra akrabalarının inancını terk eden Butterfly’ı yalnız bırakması Japon geline vız gelir çünkü artık Japonya’nın, hatta Dünya’nın en mutlu kadını odur.
Long’un hikâyesinde Pinkerton ile Butterfly evlendikten sonra birkaç ay New York’ta yaşar. Ancak operada nikâh gecesinin ardından Pinkerton Çin sınırında göreve çağırılır ve gider.
İkinci Perde’de Butterfly artık on sekiz yaşındadır. Genç kadın kendini kandırmakta, eşinin döneceğine hâlâ inanmaktadır. Butterfly’ın sadık hizmetçisi Suzuki de Pinkerton’ın dönmesi için dua etmektedir zira erzakları azalmıştır. Bununla birlikte hanımına yabancı kocaların gittikleri vakit bir daha asla dönmediklerini hatırlatır. Yine de Butterfly inancından dönmez. Un bel di (Güzel bir gün) aryasında Butterfly hayal kurar; eşinin tepeyi tırmanıp evine döndüğünü ve aşk dolu evliliklerini sürdürdüklerini hayal eder. Butterfly’ın kendini kandırmasının asıl sebebi de Pinkerton ve verdiği boş sözlerdir. Adam kadını değiştirmiş, ondan bambaşka bir insan yaratmıştır. Pinkerton, boşanmalarının ancak Amerika’ya birlikte gitmeleri yoluyla olabileceği yalanını uydurmuştur. Bu yalan, Butterfly’ın eşinin döneceğine olan inancını beslemektedir çünkü ona göre hâlâ evlilikleri devam etmektedir.
Sharpless, evlilikten sonra ilk defa üç yıl sonra Butterfly’ın evin gelir. Elinde Pinkerton’dan bir mektup vardır. Mektupta Pinkerton’ın döneceği müjdesi yer almasa da Butterfly dinlediklerinden gönlüne hoş gidenleri seçer ve kendini kandırmaya devam eder. Derken Prens Yamadori teşrif eder. Zengin ve seçkin bir birey olan Yamadori’nin müziği de kendisi gibi büyüleyicidir. Long’un hikâyesinde Yamadori karakteri Japonya’nın zengin Prenslerinden biridir, akıcı bir şekilde İngilizce konuşmaktadır, New York’ta dairesi vardır ve Japonya’ya keyfi ziyaretler yapmaktadır. Bunun yanı sıra “playboy” olduğu da söylenebilir. Butterfly’a delilercesine âşık olduğundan önceki eşlerinden boşanmıştır. Artık Butterfly ile ebedi olarak dünya evine girmeye hazırdır. Ancak Butterfy alay ederek onu reddeder. Japon yasasını ve yasaların aşırı milliyetçi yapısını eleştirir. Artık Amerika’yı kendi ülkesi olarak benimsemiş olan gelin, “Benim ülkemde yargıçlar korur kadınları!” diyerek böbürlenir.
Yamadori kederle ayrıldıktan sonra Sharpless cesaretini toplayarak Butterfly’a Pinkerton dönmediği takdirde ne yapacağını sorar. Butterfly hüzünle, geyşa olarak yaşamaktansa ölmeyi yeğlediğini söyler. Bunun üzerine Sharpless, ona Yamadori ile evlenmesini önererek ortamı yumuşatmaya çalışır. Öfkelenen Butterfly Sharpless’a kapıyı gösterir. Tam bu anda yenildiğini kabullenmeye başlar. Eşinin onu unuttuğuna inanır. İşte tam bu noktada drama dönüm ve doruk noktasına ulaşmıştır.
Butterfly diğer odaya geçerek Dolore yani “keder” olarak adlandırdığı çocuğunu alır kollarına. Ancak babası döndüğünde Dolore başka bir isim alacaktır: Gioia yani “neşe.” Long bunu, her Japon çocuğunun geçici bir isim aldığını ekleyerek açıklar. Bu noktada keder de çocuğun babası döndüğünde yerini neşeye bırakacaktır.
Limandan bir top sesi yükselir. Butterfly, uzaklardan bir Amerikan gemisinin, Abraham Lincoln’ün geldiğini görür. Artık bekleyişinin sona erdiğini düşünür. Onu terk eden akrabalarını, ona vaz geçmesini söyleyen Suzuki’yi, evlenmesini söyleyen Sharpless’ı, Yamadori’yi ve Goro’yu eleştirir. Bekleyişinin meyvesini alacağına, sonunda mutluluğu tadacağına gönülden inanmaktadır çünkü eşi Pinkerton dönmüştür. Hizmetçisi Suzuki’ye kiraz çiçeklerini toplamasını emreder ve birlikte evi çiçeklerle donatırlar. Butterfly düğün günü giydiği kimonoyu giyer ve kocasını bekler. Soshi adlı paravana üç delik açar, böylelikle Pinkerton’ın gelişini görebilecektir. O gece boyunca ayakta kalırken orkestra mektup sahnesinde çaldığı müziği çalar: Uğursuzluğu ve terk edilişi hissettirir bu müzik. Kaderiyle baş başa kalan Butterfly’ı görürüz. Bu “gece nöbeti” sahnesinde Puccini’nin ilhamı Belasco’nun oyunu olmuştur. Gün ağarır, kuşlar kanat çırpar ve sabahın sesleri işitilir.
Puccini, İkinci ve Üçüncü Perdeleri ayırmanın bütünlüğü bozacağından korktuğundan iki perdeyi birleştirmiştir. Nitekim operanın ikinci perdesi bir saat yirmi dakika sürmüştür. Öncesinde, eleştiri yağmuruna tutulacağı yönünde uyarı almış olmasına rağmen kararından vaz geçmemiş, perdeleri birleştirmişti. Ancak daha sonraları ikinci perdeyi ikiye bölmüştü. Günümüzde de opera, üç perde olarak sergilenmektedir.
Hikâyenin devamında oğlu olduğunu öğrenen Pinkerton Japonya’ya, Butterfly’ın evine gelir ancak kederlidir ve Butterfly ile yüzleşmeye cesaret edemez. Orada gördüğü çiçeklerin “çirkinliğinden” yakınır. Aslında bu yakınma, solmuş aşkın bir simgesidir. İşlediği günahın farkına varmıştır, kendisini suçlamaktadır. Daha fazla orada kalmaya katlanamaz ve ayrılır. Pinkerton’ın aryası Addio fiorito asil (Elveda bu çirkin ve solmuş çiçeklere) müthiş bir andır: Pinkerton’ın hatasını kabul edişi, başına gelecek her türlü kötülüğü hak edişi ve asla huzuru bulamayacağına inandığını ilan edişidir.
O gittikten sonra Butterfly gelir ve Pinkerton’ın eşi Kate’i görür görmez gerçekleri anlar: Pinkerton başka biriyle evlenmiştir. Oğlu olduğunu öğrendiğinde gelmiştir ve Dolore’yi alıp götürme niyetindedir. Nihayetinde uğradığı ihanetin altında ezilerek, babasının “Onuruyla ölür, onursuz yaşayamayan,” yazılı kılıcıyla canına kıyar.
Ölümünden önce oğluna yürek dağlayıcı bir şarkıyla veda eder Butterfly. Ardından oğlunu bir mindere oturtur, eline bir oyuncak ve Amerika bayrağı tutuşturur. Onu Dünya’nın en mesut kadını yapan Pinkerton artık onun onurlu ölümünün yegâne sebebidir. Pinkerton Butterfly’ın ismini haykırırken Puccini etkileyici son müziğini sergilemektedir. İzleyici duyulan öfkeyi, acımayı ve sempatiyi iliklerine dek hisseder.
Butterfly, Doğu ile Batı’nın çatışmasını vurgulayan nadide eserlerden biri olarak bugüne kalmıştır. Puccini’nin başyapıtı olarak nitelendirilen bu eser, ilk gösteriminden önce fiyasko olması beklenirken gönüllere taht kurmayı başarmıştır. Pek çoğumuzun gönlünü kazanan Butterfly karakteri, Puccini’nin de en sevdiği kadın karakter olmuştur. Boş umutlarla beslenen masum bir ruhun değişimi ve çöküşünün simgesi olarak üstatlardan bizlere miras kalan Madama Butterfly’ı Türkçeye kazandırmanın gururuyla… Keyifli okumalar dileriz.




















Bu değerli makaleler, operaya dair genel bilgi ya da derinlemesine analiz isteyen siz okurlarımızın faydalanabilmesi için hazırlandı. Bir opera literatürü oluşturmak için çıktığımız bu yolda değerli giriş makaleleri ile sizlere bu klasikleri tanıtmaktan mutluluk duyuyoruz…