Bu değerli makaleler, operaya dair genel bilgi ya da derinlemesine analiz isteyen siz okurlarımızın faydalanabilmesi için hazırlandı. Bir opera literatürü oluşturmak için çıktığımız bu yolda değerli giriş makaleleri ile sizlere bu klasikleri tanıtmaktan mutluluk duyuyoruz…

Gerontius'un Rüyası Üzerine

SİNOPSİS

Oratoryo, hikâye ilerledikçe özel önem kazanacak temalardan bazılarını ortaya koyan orkestral bir girişle açılır. Duyduğumuz ilk ses, bize ölmek üzere olduğunu ve İsa’nın onu eve çağırdığını söyleyen Gerontius’un sesidir. Koro, “Kyrie Eleison” yani “Tanrım merhamet et” sözleriyle başlayan hafif bir nakaratla yanıt verir. Gerontius’un bir diğer kısa solosunun ardından koro, ölen adam için dualar etmeye devam eder. “Merhametli ol, merhametli ol, onu bağışla Tanrım.” Gerontius daha sonra, ilahi kitaplarından tanıdık gelebilecek sözlerle inancını beyan eder. “Firmly I believe and truly, God is three and God is one.”

Gerontius daha sonra son hastalığının tekrarladığını hisseder ve daha sonra karşılaşacağı şeytanlara dair bir düş görür. Koro, Gerontius için dualar okur ve Tanrı’nın Eski Ahit’teki Nuh, Eyüp, Musa ve Davut gibi bazı ünlü şahsiyetleri kurtardığı gibi onun da kurtarılmasını ister. Gerontius’un canı, o ruhunu Tanrı’ya emanet ederken yavaşça uçup gitmektedir. Kısa bir duraklamanın ardından Gerontius’un ruhunu yolculuğa gönderen rahiple tanışırız. Koro katılır ve Birinci Bölüm muhteşem bir nakaratla biter.

İkinci Bölüm tamamen farklı bir ses dünyasında karşılar bizleri. Yaylılar ile nefesli çalgılar müthiş bir prelüd çalmaktadır. Artık öteki dünyada, Gerontius’un ruhuyla yolculuktayızdır. Gerontius yolculuğunda yalnız olmadığını hissetmektedir. Kısa bir konuşmanın ardından ona gelecekten haber veren bir melekle tanışır. Aslında Gerontius, kendisini yargılayacak olan Tanrı’nın tahtına doğru hızla ilerlemektedir. Ama önce iblislerle karşılaşmak zorundadır. Koro, karanlık güçlerin rolünü üstlenir ve uygun bir şekilde şeytani bir nakarat söyler. Onlar gözden kaybolduktan sonra melek, Gerontius’a, yargı salonuna vardığında kısa bir an için Tanrı’yı göreceğini söyler ve Gerontius bu ihtimal karşısında dehşete düşer.

Gerontius ve melek yargı salonunun yakınına vardıklarında, sonunda tüm eserin koro doruk noktasının ilk yankıları duyulur: Semadaki En Kutsala Övgü. Uzun nakarat bir ses patlamasıyla sona erer ve ardından ortam kararır. Gerontius ve melek artık Tanrı’nın huzurundadır. Dünyanın gerilerinden gelen sesler duyulur ve dramanın son karakteri olan Acı Meleği ile tanışırız. Melek, İsa’dan Gerontius’un ruhunu bağışlamasını ister ve Gerontius yargıcının huzuruna çıkar. Orkestra tam o anda sarsıcı, patlayıcı bir tonla giriş yapar. Gerontius bağışlanır, ruhu Tanrı’nın bakışıyla yok edilir ama tekrar diriltilir. Gerontius Araf’a götürülmek için yalvarır ve melek onu yavaşça ileriye doğru yönlendirir. Melek ve koronun Gerontius’a “Elveda ama sonsuza kadar değil” demesiyle oratoryo sonlanır.

Besteci ve prömiyeri gerçekleştiren sanatçılar tarafından imzalanmış el yazması nota

GERONTIUS ŞAİRİ JOHN NEWMAN

İngiliz teolog, akademisyen, filozof, tarihçi, yazar ve şair olan John Henry Newman, 21 Şubat 1801’de Londra’da altı çocuklu bir ailenin en büyük oğlu olarak dünyaya geldi. Babası bir bankacıydı ve annesi soylu bir Fransız Protestan ailesinin kızıydı.

Yedi yaşında Newman, Great Ealing Okulu’na yazıldı. Okul yıllarında yazar Walter Scott’ın ve Robert Southey’in romanlarının sıkı takipçisiydi. On dört yaşına ulaştığında filozof Thomas Paine ve David Hume’un ve muhtemelen Voltaire’in eserlerini okumuştu.

Okulunun son yılında, 15 yaşında Evanjelik Hıristiyanlığı[1] seçti. Sonrasında Apologia eserini yazdı. Ancak daha sonra arkadaşından ödünç alıp okuduğu kitaplardan etkilenerek evanjelik kalvinizm[2] mezhebine bağlandı. İncil alimi Thomas Newton’ın görüşlerine sarıldı ve Papa’nın sahte İsa/deccal olduğu yönündeki görüşü benimsedi. Yaşamının sonunda yaptığı değerlendirmede Evanjelik Hıristiyanlığa geçişini ruhani bir kurtuluş olarak nitelendirmiş olsa da daha sonra kalvinizmden uzaklaşmaya başladı.

İlerleyen yıllarda önce adı Londra’da İngiltere ve Galler avukatlarının bulunduğu Lincoln’s Inn Onursal Topluluğu’na yazılmış olsa da kısa süre sonra İngiltere’nin Oxford şehrindeki Trinity College’a girdi ve edebiyat fakültesinden mezun oldu. Mezuniyetinin ardından 12 Nisan 1822’de Oriel College’a öğretim üyesi olarak seçildi. 13 Haziran 1824’te Chirst Church Katedrali’nde diyakozluğa başladı. Ardından pek çok kilisede görev aldı. 1833’te bazı eski Hıristiyan geleneklerinin yeniden canlandırılıp Anglikan ayinine ve teolojisine dahil edilmesini savunan, Kilise’nin Kilise Babalarına[3] olan borcunu vurgulayan Oxford Hareketi’nin öncülerinden oldu.

Yaptığı tarihsel araştırmalar sonucunda doğru yolun bu olduğuna inandığından 1845’te Katolikliğe geçiş yaptı. İki yıl sonra Roma’ya Katolik rahip olarak atandı. Newman, tarihi göz ardı eden Katolik teolojisine yeni bir soluk kazandırarak insanların yaşanmış deneyimlerini teolojik düşüncenin önemli bir parçası olmasını sağladı.

1879’da kardinal[4] olarak seçildi ve “Cor ad cor loquitur” yani “Kalp kalbe konuşur” ilkesini benimsedi. Ancak kardinal olarak seçilmesinin ardından çok yaşamadı. 11 Ağustos 1890’da zatürre geçirerek hayata veda etti. Newman vefat ettiğinde ardında, Gerontius’un Düşü adlı şiirinin de aralarında bulunduğu pek çok eser bıraktı.

BESTECİ EDWARD ELGAR: HAYATI VE MÜZİKLE İLİŞKİSİ

Edward William Elgar, “orta sınıf” bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası, küçük bir işletme sahibi olmasının yanı sıra kilisede piyano çalan bir sanatçıydı. Babası sayesinde ilk tanıştığı ve henüz çok küçükken ustalıkla çaldığı enstrüman piyano oldu.

Memleketi olan Worcester’ın Londra’ya yalnızca bir tren yolculuğu uzakta olmasına rağmen Elgar hiçbir zaman gidip de müzik eğitimi almadı. Yine tıpkı Stratfordlu Shakespeare gibi o da memleketi Worcester’da kendi kendini geliştirdi. Aslında Elgar hakkındaki “kültürsüz” ve “cahil” yakıştırmaları doğruluktan uzaktı. Her ne kadar eğitiminin çoğunu evde ve bizzat annesinden almış olsa da parlak bir gençti. Bilhassa edebiyata ve kimyaya oldukça ilgiliydi.

Alman etkisi, İngiliz müziğinde kendini gösterdiği gibi Elgar’ı da etkilemiştir. Kendine özgü arayışında gerek içine doğduğu İngiliz geleneğinden, gerekse Alman geleneğinden etkilenen Elgar, zaman zaman kendi başına pratik yapmış; Beethoven’ın ve Mozart’ın senfonileri üzerinde çalışmıştır. Gerçekten, resmi bir müzik eğitimi almamış olmasına rağmen kendisini muhteşem bir şekilde geliştirmiştir.

Elgar’ın gençliğinde en çok yakındığı şeylerden biri fakirlikti. Pek çok besteci gibi o da cebini düşünerek bir virtüöz olmaya karar vermişti. Gelgelelim kemanda geride olmasından dolayı bu pek mümkün görünmüyordu. Ancak yirmi yaşındayken Londra’da kemancı Adolf Pollitzer’den keman dersleri alabildi. Bu süre zarfında kemanda olduğu kadar orkestrada da ustalaştı. Orkestra o zamanlar bilhassa Almanya’da olmak üzere Avrupa müziğinde önemli bir yere sahipti. Dolayısıyla, bu ustalık Elgar’a üstünlük kazandırdı ve ileride Avusturya-Macaristan orkestra ve opera şefi olan Hans Richter ile “Vals Kralı” olarak anılan Avusturyalı Richard Strauss gibi iki önemli isimle buluşmasına vesile oldu.

Elgar’ın gençliğinde İngiltere’de müzik gruplaşmaları yaygındı ve Elgar, içinde bulunduğu Worcester Glee adlı kulüpte bir orkestrayla çalışma fırsatı yakalamış, Klasik ve Romantik dönemlere ait eserler üzerinde yaptığı çalışmalarla besteci kimliğini daha da geliştirmişti. İlk eserleri, Worcester Glee kulübünün üyeleriyle ve tek başına ürettiği oda müziklerinden oluşuyordu. Besteciden bize kalan karalama defterlerinde bu dönemden kalan yaylı çalgılar dörtlüsü, keman, piyano ve piyano-keman-çello üçlüsü için müzik besteleme çalışmalarının izlerini görüyoruz.

Elgar bir süre sonra kemanda o kadar ustalaşmıştı ki ders verir olmuştu. Keman derslerinin yanı sıra genç yaşta öğrendiği ve ustalaştığı piyano için dersler de vermekteydi. Nitekim 1889’da resmi olarak eşi olan Caroline Alice Roberts ile de bu sayede tanışmıştı. Eşi aslen üst sınıfa ait olmasına rağmen Elgar’ı desteklemiş, hatta ani bir karar sonrası onunla Londra’ya taşınmıştı. Elgar burada birinci kalite bestecilikle tanışmasına rağmen içindeki cevheri hak ettiğince dışarı çıkaramamıştı.

Hayatının sonraki yıllarında Worcester’da yıllık düzenlenen Three Choirs Festival’de[5] Elgar’ın Froissart (1890) ve The Light of Life (18996)’ı dinleyiciyle buluştu. The Black Knight (1893) da ilk kez Worcester’da sahnelenmiş, İngiliz koro müziği yayıncılarının ilgisini çekmişti. Daha sonra bunları Hanley’de King Olaf (1896), Leeds’de Caractaus (1898), Norwich’de Sea Pictures (1899) ve Birmingham’da Gerontius’un Düşü (1900) takip etti. Bu sırada Elgar ülke içerisinde tanındık birisi olmuştu bile.

Büyük eseri Gerontius’un Düşü muazzam bir başarı yakalamıştı ancak Elgar daha sonraki yıllarını depresyonla ve öfke nöbetleriyle savaşarak geçirdi. Zaman zaman yaratıcılığını konuşturup yeni eserler ortaya koysa da sağlığı her daim iyi değildi. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı’ndan önce ve sonra ortaya koyduğu eserlerin doğasındaki farklılık, Elgar’ın eserlerini inceleyen ilk eleştirmenlerin dikkatinden kaçmamıştı. Bilhassa senfonilerinde, keman konçertolarında, Falstaff adlı şiirinde ve savaşın sonunda bestelediği çello konçertoları ile oda müziklerinde bu fark göze çarpıyordu.

1933 yılında, ağır kanser hastası olmasına rağmen memleketine döndü, orada işine güç de olsa devam etti. Nihayetinde 23 Şubat 1934’te, en ince detayına kadar planlanmış olmasına rağmen tamamına erdiremediği oratoryo projesini ve tamamlanmamış eserlerini de ardında bırakarak hayata veda etti.

GERONTIUS’UN YARATILIŞI

 Şiir olarak Gerontius

Gerontius’un Düşü, 1865 yılında John Henry Newman tarafından yazıldı. Şiirin hikâyesi, ölmekte olan bir adam etrafında döner. Newman’ın Anglikanlıktan Roman Katolikliğine geçmesinden sonra yazılan şiir, Katolikliğin ölümden Cennet’e ve dolayısıyla Tanrı’ya uzanan yolculuğa, arafa bakışıyla şekillenmiştir.

Newman ölümü ve Gerontius’un yargılanmasını, okurun kendi ölüm korkusunu ve Tanrı’nın karşısındaki aciz durumunu gözden geçirmesi için prizma olarak kullanır. Şiirdeki ürkmüş, arafta günahlarından arındırılmayı dileyen Gerontius, insanın iyileşmek için “kişiyi ıslah eden ıstıraba” duyduğu ihtiyacın en popüler ifadesi olmuştur. Ayrıca Gerontius’un Düşü, barındırdığı pek çok imgeyi Dante’nin ölüler alemleri arasındaki yolculuğun alegorik bir anlatımı olan İlahi Komedya’sına borçludur.

Newman, şiirin “kaza eseri” ortaya çıktığını ve yine aynı şekilde yayınlandığını dillendirmiştir. 1865 yılında, 17 Ocak’tan 7 Şubat’a kadar, elli iki müsvedde kâğıdından temize çektiği şiiri, aynı yılın mayıs ve haziran aylarında bir Cizvit dergi olan The Month’da yayınlatmıştır. Newman’ın bu müthiş eseri, 1900 yılında Edward Elgar’ın aynı isimli oratoryosuna ilham olmuştur.

Oratoryo olarak Gerontius

Edward Elgar’ın oratoryosu, Newman’ın yazdığı şiirin hikâyesinden uzaklaşmamıştı. Elgar her ne kadar bu eserine “oratoryo” denmesini istememiş olsa da bu isteği yerine getirilmedi. Gerontius’un Düşü, Elgar’ın en iyi koral eseri ve hatta bazılarınca bir şaheser olarak kabul gördü.

Beste, 1900 yılındaki Birmingham Müzik Festivali için yapılmış, ilk performansı ise 3 Ekim 1900’de gerçekleşmişti. Gelgelelim bu şiire beste yapmak isteyen tek kişi Elgar değildi. Çek asıllı besteci Antonin Dvorak, Elgar’dan on beş yıl önce bu işe niyetlenmişti fakat nihayetinde Elgar Gerontius’u besteleyen kişi olmuştu.

Novello adlı müzik yayın şirketinde editörlüğünü yapan August Jeager ile Elgar, sık sık mektuplaşarak Gerontius üzerinde çalıştı. Elgar besteyi tamamladıktan sonra, prömiyerinden üç ay önce yayınlattı. Amatörlerden oluşan Birmingham korosu Elgar’ın bu karmaşık, emek isteyen ve bir nevi devrim niteliğinde olan eserini ustaca sahnelemekte zorlandı. İşleri daha da zorlaştıran, belirlenen koro şefinin gösteriden kısa bir süre önce vefat etmesi ve prömiyer kondüktörünün notaları ancak ilk orkestral provadan önceki gün alabilmiş olmasıydı. Haliyle koro, eserin hakkını vermekte zorlandı. Elgar bu felaket prömiyerin ardından hayal kırıklığına uğradı. Ancak prömiyerden kısa bir süre sonra Alman kondüktör ve koro şefi Julius Buths metni Almancaya çevirdi ve 19 Aralık 1901’de Düsseldorf’ta başarılı bir performansa imza attı. Elgar, bu performansın “tahayyülünün ötesinde” olduğunu söylemiş, koroyu epey övmüştü.

Eserdeki güçlü Roman Katolikliği etkisi sebebiyle Gerontius, çeşitli eleştiri oklarının hedefi oldu. Bazı Anglikan papazlar, Elgar’ın metindeki Roman Katolik göndermelerini (Araf gibi) azaltmasında ısrarcı oldu. Elgar bütün bu karşıtlığa tahammül edemedi ve on yıl sonra metin ancak sansürlendikten sonra Gerontius’un Düşü, Three Choirs Festival’de sahnelendi.

RICHARD WAGNER VE GERONTIUS

Richard Wagner ve Parsifal Hakkında

Alman opera bestecisi, tiyatro direktörü, müzik teorisyeni ve yazarıdır. On beş yaşında Leubald und Adedaide adlı opera metniyle sanat dünyasına atıldı. Beethoven’ın bir senfonisini dinledikten sonra ise içindeki müzik tutkusu açığa çıktı. Müzik eğitimi aldı ve çeşitli küçük tiyatro topluluklarında orkestra şefi olarak çalıştı. 1862 yılına dek sürgün hayatı yaşadı, bir ülkeden diğer ülkeye gidip geldi. Bu sırada İsviçre’de iken Nibelungen Yüzüğü adlı opera dizisini yarattı. 10 Mart 1864’te tahta çıkan Bavyera Kralı II. Ludwig için beste yapmak üzere Almanya’ya davet edildi ve Nürnberg’in Usta Şarkıcıları operasını yazıp besteledi. 1877’de ünlü operası Parsifal’i yazmaya başladı. Bu eseri 1882’de Bayreuth’da sahnelendi. Ertesi yıl kışı geçirmek için gittiği Venedik’te geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti.

Wagner’ın son operası olan Parsifal, İngiliz mitindeki Kral Arthur zamanında bir şövalye olan Parzival’in, İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı ve mucizevi güçler barındırdığı rivayet edilen Kutsal Kâse’yi bulmak için geçirdiği serüvenleri anlatır. Eser Hıristiyanlık temaları, erotizmi, Alman milliyetçiliği ve Yahudi düşmanlığı içerdiği gerekçesiyle bazı yorumcular tarafından eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Günümüzde de benzer eleştiriler yapılmakta, eser hâlâ tartışılmaktadır. Kral Ludwig’e Wagner bu operayı “Hıristiyanlığa gelmiş geçmiş en bağlı eser” olarak takdim etmiş olsa da daha sonraları bu eserin kendine özgü olduğu ve Hıristiyan dogmasıyla çeliştiği yorumu yapılmıştır.

Wagner’ın Elgar ve Gerontius Üzerinde Etkisi

Wagner’in müzik dramalarına dalmış olan Elgar, 1892’de Bayreuth’ta iki kez katıldığı Wagner’ın Parsifal oratoryosunun ilk ve son perdelerindeki hieratic[6] atmosfer ile John Henry Newman’ın Gerontius’un Düşü şiirinin ayinsel mistisizmi arasındaki ton benzerliklerini yakalamıştı. Bu, bestecinin neden yayıncılarının kaygılarını göz ardı ettiğini ve Newman’ın şiirini sahneye koymak için Viktoria dönemi toplumuna özgü anti-Katolik önyargılara göğüs gerdiğini açıklar niteliktedir.

Elgar, hem Wagner’in müziğine hem de kötü şöhretine karşı kararsızlığını ifade eden İngiliz müzik camiasının aşırı muhafazakâr üyelerinin eleştirilerine maruz kalmıştı.

Eleştirmen E. A. Baughan, toplumda Wagner’a olan karşıtlık hakkında şunları yazmıştı:

“Wagner özellikle anormal sinirsel durumdan mustarip olanlar için bir bestecidir. Onun tek yaptığı, günümüzdeki yozlaşmışların taleplerini karşılamak ve bugünlerde bu zayıf örneklerden o kadar çok var ki, bundan ‘Bayreuth efendisinin’[7] şimdi en sevilen besteci olduğuna varıyoruz… Nordau da zehirli oklarını yalnızca Wagner’a değil, büyük bestecilerin çoğuna da attı.”

Anlaşılacağı üzere Wagner, Elgar gibilerinin gönlünü çalmayı başarmış olsa da sevmeyeni de azımsanamayacak sayıda vardı.

Galway Üniversitesi öğretim görevlisi olan Aidan Thomson, gerici yazar Charles Maclean’ın Elgar’ı ve “Wagnerci ayartmalara” yenik düşen diğer İngiliz bestecileri kınadığını belirtmişti. Thomson’ın gözlemleri şu şekildeydi: “Demek ki lirik olmayan, Wagnerci bir tarzı benimseyen İngiliz besteciler vatansever olmadıkları kadar ahlaksızdırlar.”

Elgar yine de, bütün bunlara rağmen Wagner’i örnek almaktan vazgeçmedi. Dürüstlüğe âdeta takıntısı olan besteci, Parsifal‘in unsurlarını kendi müzikal üslubuna katmaktan da çekinmedi. Besteci Robert Anderson, Gerontius’un Düşü’nün “Wagner olmadan, hatta Parsifal olmadan düşünülemeyeceğini” belirtmişti ve bu, yerinde bir yorumdu.

Gerontius’un Düşü’nün 3 Ekim 1900’de Birmingham’daki facia prömiyerinden sonra eleştirmen Arthur Johnstone, Manchester Guardian‘da şöyle yazmıştı: “Bu çalışmada gerçekten de Parsifal olmasaydı ortada olamayacak pek çok şey var. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, modern bir dini müzik bestecisinin Parsifal hakkında bilgi sahibi olmaması kabul edilemezdir.”

Oberlin Üniversitesi müzikoloğu Charles McGuire şu iddiasında kesinlikle haklıydı: “Gerontius tartışmasız Elgar’ın herhangi bir oratoryosundan daha Wagnerci.” Bununla birlikte McGuire, Elgar’ın performansının Wagner’inkinden farklı olan yönlerini ustaca tespit etmişti. Elgar, aryalar ve korolar gibi geleneksel biçimsel ayrımları koruyor; Wagner’in sürekli tematik ve armonik seçimlerinden kaçınarak kadanslarla ifade edilen ayrı melodiler yaratıyordu. Elgar’ın yinelenen kavramları ve durumları tanımlamak için yinelenen temaları seçmesi ise yine Wagnerci sistemin kendine özgü bir uyarlamasıydı. Elgar’ın Wagner’e müzikal anlamda borçlu olduğunu bastıra bastıra söyleyen yorumcular Parsifal’i Gerontius’un üzerindeki en güçlü etki olarak nitelendirirler çünkü eleştirmenler ve akademisyenler arasında, teknik kaygıların oldukça dışında, Wagner’in müzik dramasının ve Elgar’ın oratoryosunun belirli bölümlerinin rahatsız edici bir çöküş/ahlaksızlık havasını paylaştığı konusunda neredeyse hemfikirdirler.

Elgar’ın çağdaşı olan besteci Hubert Parry’nin ne Parsifal’den ne de Gerontius‘tan hoşlandığı söylenebilirdi. Çünkü Parry’ye göre de her iki parça da ahlaksızlık ve homoerotizm kokuyordu ve etik açıdan sorgulanabilirdi. Öğrencisi Ralph Vaughan Williams’a göre Parry, “şehvet uyandıran müzikten neredeyse ahlaki bir tiksinti duyuyordu.” Parry, Elgar’ın oratoryosunun “cömert ses tasarımından” ve Katolik doktrinini tutkuyla ifade etmesinden de fazlasıyla rahatsız olmuştu. Günlüğüne, Gerontius hakkında şunları yazmıştı: “Rahipliğin yarattığı korkunç ve doğal olmayan dehşetin ve histerinin kokusu, mide bulandıracak kadar fazla.” Başka bir yazısında Parry, Newman’ın şiirinden duyduğu tiksintiyi “iğrenç” olarak nitelendirdi bir kez daha. “Alçak ve korkak din, histerik ve hastalıklı.”

MOZAİK BÜYÜSÜ: ELGAR’IN BESTE USULÜ

Bugün Elgar’ın müziğini ve bir besteci olarak usulünü geriye bıraktığı karalamalardan, nota defterlerinden, üzerinde düzenlemeler yapılmış taslaklarından öğreniyor; sanatçının erken döneminden ölümüne kadar ortaya koyduğu eserlerde toyluktan olgunluğa erişme aşamalarına şahit oluyoruz.

Elgar’ın ilham perileriyle işbirliği yaparak karalamalar yaptığı, ardından muazzam işler çıkardığına şahit olan pek çok ünlü isim vardır. Örneğin 1909 yılında Elgar ile Hereford’da buluşup Wye Nehri kıyısında yürüyüşe çıkan yazar Oscar Wilde’ın oğlu Vyvyan Holland bu isimlerden biridir. Holland, o yürüyüşün ardından Elgar hakkında, “Öteki insanların kahramanlık ve macera hayalleri kurması gibi o da müzikal düşler kuruyordu ve aklına gelen hemen hemen her fikri müzikal olarak aktarıyordu,” sözlerini etmişti. Bu yürüyüş sırasında da defterine bir şeyler karalayan Elgar için aslında bu, bir alışkanlıktı. Aniden geliveren ilham perileri, ona bir şeyler karalatıyordu daima. Benzer bir ilham anına tanık olan bir başka isim ise Elgar’ın yakın arkadaşı olan yerel Doktor Charles Buck idi. 1882’de Kuzey İngiltere’ye yaptığı bir seyahatte Windermere Nehri’ni görmesiyle bir şeyler karalamaya başlaması bir olmuştu Elgar’ın. “Akıl almaz… Tek bir kelime koyamıyordu kâğıda; ta ki nehir onu büyüleyene dek. İşte, tam o anda şevkle yazmaya başladı. Bittiğinde, yabancısı olduğu bir his tarafından ele geçirilmişçesine yazmak zorundaymış gibi hissettiğini söylemişti.” Buck’ın sözleriydi bunlar.

Elgar ömrü boyunca böyle karalamalar yaparak sayısız eserinin taslağını oluşturmuştu. Hatta St. George Kilisesi için yaptığı pek çok müziğin bu karalamalardan doğduğunu söylemek mümkündür. Bunun bir başka örneği de Jeager ile 1898’de buluştuğunda Caractacus’un Woodland Interlude’unun bir kısmıdır. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere Elgar’a ilham veren, doğa ile buluşmasıdır. W. H. Reed, The Apostles’in kapanış sahnesini söğüt ağaçlarıyla bezeli bir sulak arazide kaleme alan Elgar hakkında şunları söylemiştir: “Oturup düş kurardı. The Apostles’in hatırı sayılır bir kısmı burada şekillenmişti. The Ascension’ın doruk noktalarını düzenlemek için birden çok kere buraya gelmesi gerekirdi. Yoksa istediği yoğunluğa ulaşamayacağını bilirdi.”

Elgar kadar sık yazan birinde yazar krampının (el ve ayaklarda görülen istemsiz kasılmalar) görülmesi işten değildi ancak o, bunu önlemek için dolma kalem yerine divit kullanmayı tercih etmişti. Elgar’ın doğduğu ve daha sonra müzeye çevrilen evindeki yazı masasında kullandığı divitler, kalem uçları, kara kalemler, boyama kalemleri, tarih kaşeleri, mektup mühür damgaları hâlâ sergilenmektedir. Bunları taslaklarında farklı hareketleri göstermek için kullanmıştı.

İşin aslı, Elgar çalışırken daima titizdi. Bunu, Worcester avukatı olan William Allen’in sekreterliğini yaptığı yıllara borçluydu. Kariyeri boyunca üç karalama defteri kullanmış, cilt numaraları için Romen rakamlarını ve sayfa numaraları için Arap rakamlarını kullanmayı tercih etmişti. İlk yıllarında, “Döküntü Kitaplar” olarak bilinen ince kapaklı ciltleri kullanmıştı. Bu ciltler, fagotçu olduğu wind quintet için bestelenmiş ve Elgar’ın müzik dükkânının arkasındaki bir barakada prova edilen parçaları içerdiğinden “Döküntü Kitaplar” adını almıştı.[8]

İkinci karalama defteri setinden yalnızca birkaç parça ve materyal kopyaları kalmıştır. Yitirilenler büyük bir kayıp olarak nitelendirilebilir zira Elgar’ın biçimsel gelişim gösterdiği dönemden çok sayıda eser de vardı aralarında. Bunlardan biri, nakaratları için uzun metinler yazdığı Gerontius’un Düşü taslakları idi. Chorus of Angelicals’ın önemi hakkında yazılanlar, Elgar’ın motifleri parça parça, bir mozaik misali bir araya getirmedeki ustalığını; bu yetkinliğe erişene kadar geçirdiği gelişim dönemini de ele almıştır.

Elgar’ın karalamalarında, müziğinin temel parçalarına büyük değişiklikler yapılmadığını görürüz. Ara sıra karşımıza çıkan değişikliklerin yanında ise acımasız öz eleştirileri, “kötü” veya “berbat” notlarını görmekten ziyade hoşuna giden kısımlara “iyi” şeklinde notlar düşmüştür. Bunun birer örneği, The Apostles’daki Golgota ve Mecdelli Meryem’in bölümleridir.

EDWARD ELGAR VE İNGİLİZ ÇAĞDAŞLARI

Elgar’ı İngiltere’deki yerleşik müzik anlayışından uzak tutan; onun yalnızlığı, üniversite eğitimi almayıp kendi kendini geliştirmiş olması, Roman Katolikliğine bağlı oluşu, halk arasında bilinen bir isim olmayışı ve “esnaflık” geçmişinin olmasıydı. Karmaşık kişiliği, geçmişi ve görüşleri sebebiyle yaşadığı dönemde övüldüğü kadar yerilmiş bir kişiydi Elgar.

Akademik dünyaya karşı düşmanlığı nedeniyle, merhum baronet ve besteci Hubert Parry’nin merkezinde olduğu “küçük müzisyenler zümresi”ne rağmen Elgar’a saygı göstermeyi seçen yazar ve eleştirmen (ayrıca büyük besteci Richard Wagner’ın büyük bir hayranı olan) George Bernard Shaw’un 1920’deki önyargılı varsayımları da Elgar’ın işini zorlaştırdı. Bunlar, Parry’ye olan hayranlığını saklamayan Elgar tarafından kuvvetle çürütülmüş varsayımlardı. Bu tür kutuplaşmış ve yerleşik görüşler, İngiltere’de bir süre önce kök salmıştı. Hint asıllı İngiliz besteci Ernest Walker, 1907 tarihli History of English Music eserinde besteci üçlüye (Parry, Stanford, Elgar) eşit miktarda yer ayırmış, Elgar’ın “yapmacık duygusallığını” ve “zoraki etkileyiciliğini” kınamıştır. Gelgelelim Elgar’ı acımasızca eleştiren bir başka isim daha vardı: Müzikolog ve eleştirmen Edward J. Dent, Handbuch der Musikgeschicte[9] için kaleme aldığı “Englander” adlı makalesinde Elgar’ın müziğini hor görmüştür. Yirminci yüzyılın ilk yarısının en iyi eleştirmeni olarak görülen Ernest Newman ile Elgar’ın çağdaşı olan İngiliz besteci Charles Wilfred Orr ise bilhassa Musical Times için yazdıkları makalelerde Elgar’ı bütün bu nefrete karşı savunmuş; Dent’in yazdıklarına müthiş bir kararlılıkla karşı çıkan ve Peter Warlock mahlasıyla tanınan besteci ve eleştirmen Philip Heseltine’nin, E. J. Moeran, John Ireland ve William Walton gibi bestecilerin de imzasının bulunduğu bir mektubu İngiliz ve Alman gazetelerinde yayınlatmışlardır. Bir opera bestecisi olarak nam salmış olan Frederic Cowen ise Elgar’ın ilk dönem bestelerini incelemiş ve onu Londra’daki yayıncılarla tanıştırmıştır. Bunların yanı sıra Basil Maine’nin Mayıs 1933’te yayınlanmış Elgar: His Life and Works ve W. H. Reed’in Elgar as I Knew Him adlı eserleri, Elgar’ın toplumdaki yerini belirlemiş ve milli bir ikon olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır.

1880’ler Elgar için oldukça mühimdi. Bir orkestra kemancısı olan Elgar, Midlands’deki birçok amatör ve yarı profesyonel orkestraya, bu tür toplulukların olağanüstü bir ilgi ve coşku uyandırdığı bir dönemde katıldı ve bu ilginin tadını doyasıya çıkardı. 1881’de Birmingham Popular Concerts dizisinde Stockley orkestrasında çalmaya başladı. Hereford Philharmonic Society ve Worcester Festival Koro Topluluğu gibi daha az prestijli ancak en az bunlar kadar etkin olan başka topluluklar da vardı. Bu topluluklarla bağını kopardıktan sonra Worcestershire Filarmoni Orkestrası’nda şeflik yaptı. Bu süre zarfında yeni arkadaşlıklar kurdu: Orgcu George Robertson Sinclair, orgcu Hugh Blair ve Ivor Atkins, Gloucesterlı iki orgcu olan Charles Lee ve Herbert Brewter; orgcu, besteci ve Birmingham’ın seçkin koro şeflerinden olan Charles Swinnerton Heap ile yakınlaştı. Böylelikle Elgar, Katolikliği nedeniyle dışlanmış olmasına rağmen Anglikan kilisesi müziğiyle ve bölgesel koro ağıyla haşır neşir olmuştu.

1878’de Worcester’da Elgar, John Stainer’ın kısa oratoryosu The Daughter of Jairus’u sahneledi. Bu oratoryo, post-Mendelssohncu etkiden nasibini almıştı.[10] Ancak modern Avrupa müziğine hayran olduğundan iki orgcu ve besteci olan Philip Armes ile Frederick Ouseley’in gelenekselci eserleri Elgar’ın ilgisini çekmemişti. Onların, “Fransız, İtalyan ve Alman bestecilerin eserlerindeki orkestral etkiden ve enstrümantal uyumdan yoksun” olduğunu düşündüğünü daha sonraları dillendirmişti. Bununla birlikte, modern anlayışa uyumlu Hubert Parry’nin Prometheus’u 1880 yılında Elgar’ın orkestral hayal gücünü ateşlemişti hiç şüphesiz.

Avrupa müziğine duyduğu hayranlıktan olsa gerek, yine 1884 Worcester Festivali’nde klasik batı müziği bestecisi Çek asıllı Antonin Dvorak’ın müziği, bilhassa Altıncı Senfoni’si Elgar’ın ilgisini çekmişti. Fakat Elgar’ın ilk defa halka tanıtılması bu festivalde değil, 8 Ekim 1885’te Stockley’nin Birmingham orkestrasında kemancı olarak Charles Stanford’un büyük koro çalışmalarından biri olan The Three Holy Children’da yer almasıyla gerçekleşti. Böylelikle Elgar, Stanford’un canlı, yenilikçi orkestral ve koro deneyimleri sunan oratoryosuyla Birmingham Festivali’nde sahne almış oldu.

Elgar’ın Victoria dönemi çağdaşlarıyla arasının pek olmamasının nedeni, büyük olasılıkla, evlenip eşiyle Londra’ya taşındığı, önemli olduğu kadar huzursuz geçirdiği 1889-1890 yıllarıydı. Aslında bu dönem, alamadığı üniversite eğitiminin eksikliğini giderdiği; çokça konsere ve operaya gidip yayıncılarla tanıştığı bir zaman dilimiydi. Ancak yine de Midlands dışında kariyerini taşımak istediği yere getiremediği için üzgündü. Ayrıca, 1890 nisan ve temmuz ayları arasında Kensington’da ilk büyük orkestra eseri olan Froissart’ı yazmıştı.

Malvern’a döndüğünde Elgar, öğretmenliğe ve -istemeyerek de olsa- bölgesel orkestralarda keman çalmaya devam etti. St James’s Hall’da gerçekleşen 1898 Leeds Festivali’nde Caractacus ilk defa prova edildiğinde, prömiyerde Parry ilk defa Elgar ile tanıştı. Elgar’ın müziğini “muhteşem, dâhiyane ve içten bir orkestra müziği” olarak nitelendirmişti. Bilhassa The Apostles’ın Cockaignebölümünü, Introduction and Allegro’yu, keman konçertosunu ve Falstaff’ı çok beğenmişti. Bununla birlikte The Kingdom’ı kulak tırmalayıcı ve karmaşık bulmuş, The Music Makers ile The Spirit of England’ın yaşattığı duygudan hoşlanmamıştı. Senfonilerine ise ilk önce şöyle bir yorumda bulunmuştu: “Salon tıka basa dolu. Dinleyiciler coşkulu. Gösteri oldukça ilginç, şahsi, yeni ve çekici.”

Elgar’ın Britanya’da “modern müziğin lideri” olarak anılması, daha az tanınan İngiliz bestecilerin müziğini tanıtmak için Alman asıllı İngiliz post-romantik dönem tipi eserler veren besteci Frederick Delius ve İngliz klasik müzik bestecisi Granville Bantock’un öncülük ettiği bir organizasyon olan Musical League’in başkanlığına atanmasından sonra gerçekleşti. Delius ile Elgar pek sık görüşmezdi. 1907’de Norwich Festivali’nde hakem olarak kısa bir süre birlikte çalışmış ve aslında aynı yıl Londra’da Musical League için fikirler tartışılırken tanışmışlardı. Ancak Elgar’ın müziği; ikonoklast, ateist, cumhuriyetçi ve sosyalist olan ve Elgar’ın siyasi muhafazakâr eğilimine taban tabana zıt ve mizaç olarak zıt olan Delius’a asla uygun değildi. Introduction and Allegro ve Falstaff’ı içten içe beğense de Delius, aslen Elgar’ın oratoryolarından ve senfonilerinden hiç hazzetmiyor, “gür” orkestrasyonunu beğenmiyordu.

EMPERYALİZM, BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE POPÜLER BİR BESTECİ OLARAK ELGAR

Edward Elgar’ın imparatorluk törenleri ve Birinci Dünya Savaşı için yaptığı bestelerin özel bir yeri vardır. Bu bestelerin ortak özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz: Doğaları gereği anlaşılmaları zor değildir, Elgar bu bestelerin çoğunu popüler olarak anılmak için yaratmıştır ve Enigma’da olanın aksine “gizli saklı” anlamlar çıkarmak mümkün değildir bu bestelerden. Savaş döneminde bu besteler Elgar’ı ülke çapında bilindik bir figür yapmış, Britanyalıların çektiği sıkıntıları ve gördüğü şiddeti anlatmıştır.

Savaştan sonra ise Elgar, törenlerde yer almak üzere sosyal statü kazanmıştı. Büyük Britanya’nın elit kesiminde etkisini yitirmekte olup orta sınıfta hâlâ etkin olan müzik geleneğini temsil etmişti. Bu dönemdeki eserleri, kendi zamanında olduğu kadar günümüzde de kıymetlidir.

Elgar’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında ya da hemen sonrasında, The Starlight Express ve The Sanguine Fan balesi için bestelediği romantik fon müzikleri, ne popüler ne de pratikti. The Sanguine Fan bir bağış konseri için kullanılmış olsa da daha çok savaş zamanı ve imparatorluk bestesi olarak yer alır Elgar’ın eserleri arasında. Benzer şekilde, daha sonraki yıllarda ürettiği oda müzikleri ve çello konçertosu da savaş dönemindeki şahsi deneyimlerinden beslenmişti.

Elgar’ın kimi besteleri ise, külliyatı içinde başka herhangi bir eserin yapamadığı kadar tartışma çıkmasına sebep olmuştur. Örneğin, Elgar’ın arkadaşı ve yayın temsilcisi olan August Jeager, Caractacus’un son nakaratının “küstahça ve fazla hamiyetli” olduğundan açık açık yakınmıştır. 1920’lerde, 1930’larda ve 1980’lerin sonunda Elgar’ın popüler ve şoven olduğu yönündeki eleştiriler, Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımına ve kayıplarına, sömürgecilik sonrası çalışmaların ortaya çıkışına karşı muhalefetin bir örneğiydi.

Birinci Dünya Savaşı Öncesi

Kariyeri boyunca ulusal çapta ün kazanmak isteyen Elgar, tören müziği üretme ve yönetme fırsatı karşısına çıktığında hiçbirini geri tepmedi. Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışının ellinci yıldönümü kutlamaları için Novello’nun isteği üzerine iki beste yaptı: nağmeli bir marş olan Imperial March ve semi-narrative balat olan The Banner of St. George. Bu iki beste, prömiyerini 1897’nin ilkbaharında yaptı. İçlerinden marş olanı daha popülerdi ve Londra’da defalarca dinleyiciyle buluştu. Daha sonra ise Queen’s Hall, Albert Hall ve Three Choirs Festival’de sahnelendi. Böylelikle Elgar’ın adı hem basında hem de saraylıların ve orta sınıfın zihinlerinde yer edinmeyi başardı.

Birkaç yıl içinde Elgar, ün basamaklarını hızla tırmanmaya başladı. Gerontius’un Düşü ise kaderindeki yüce şana ulaşmak üzereydi. Pek çok resmi onur rozeti aldı, 1900’de Cambridge Üniversitesi’nde doktora yapmaya hak kazandı, 1904’te Birmingham Üniversitesi’nde Peyton Professor unvanı ile bulundu, 1905’te Oxford ve Yale Üniversitelerinde ve 1906’da Aberdeen Üniversitesi’nde doktora yaparak ödüllere layık görüldü. Bununla birlikte Elgar, Büyük Britanya’da böyle görevlere atanan ve ödüllere layık görülen ilk besteci değildi ancak hızı, uluslararası çapta ona ün kazandırmış ve çeşitli siyasal ve müzikal etkinliklerde de yer almasını sağlamıştı. Bundan ötürüdür ki, 1911 Delhi Durbar’ında[11] besteci olarak görev aldı.

Elgar, 1930 yılında Londra Senfoni Orkestrası’nda bazı eserlerini bestelemişti. Bunlardan biri olan The Crown of India, Corissa Gould’un da dediği gibi “Elgar’a kazanmak istediği ünü sağlamakla kalmamış, bir besteci olarak bulunduğu konumu ve müziğinin popülaritesini belirginleştirmişti.” Bu beste, Elgar’ın savaş öncesi Büyük Britanya hakkındaki görüşlerinin mükemmel bir manifestosuydu.

Bu uzun bestelerin yanı sıra pek çok kısa bestesiyle Elgar, popülarite kazandı ve kültürde kendisine yer edindi. Besteleri kimi zaman kaba, bayağı ve popülist olarak görülse de dünya gücü olmuş bir milletin ideallerini başarıyla yansıtmaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı’nın Bağış Besteleri

Elgar’ın savaş dönemi müziği, dönem içerisinde önemli olsa da külliyatı içerisinde aynı öneme sahip değildir. Kimilerine göre Elgar’ın kaleminden bu dönemde “müthiş” eserler çıkmamıştır. Hatta bazılarına göre ulus Elgar’ın vereceği ilhama muhtaçken o bunu başaramamıştı. Ancak bu tür değerlendirmeler adil değildir çünkü Birinci Dünya Savaşı bir müzik savaşı değil, büyük bir edebi savaştı. On dokuzuncu yüzyılda matbaa teknolojisinin patlamasıyla birlikte, neredeyse anında gazete üretimi, önemli haberlerin halka ulaşması artık daha az zaman alıyordu. Okuryazar bir ulus olarak Büyük Britanya’da, gerek amatör gerekse profesyonel şiir ve roman seli başladı. Müzik de haliyle edebiyatla rekabet etmekte zorlandı. Halkın ilgisini çeken eserler ya A Long Way to Tipperary, Land of Hope and Glory gibi popüler eserler ya da çok sevilen Germen müziğiydi.

Orduda görev almak için yaşlı olan Elgar hayal kırıklığına uğradı ancak yine de sivil savunmaya dahil olarak önce Hampstead’deki özel emniyet memurlarına katıldı, daha sonra ise Hampstead gönüllü askerlerinden biri oldu.

Savaş devam ederken, Askere Alma Grupları Oluşturma Genel Komitesi üyeliği ve Köln YMCA gibi asker kurumlarının fahri görevlerini kabul etmek de dahil olmak üzere diğer kamu projelerinde yer aldı. Belçika ve Polonya’da Alman zulmünü duyurdu. Sıkça sahnelediği Carillon (1914) ve Polonia (1915) gibi eserler müzikal tepkiler doğurdu. Elgar, orkestra eşliğinde bir melodram olan Carillon’u 1914’ün sonunda King Albert’s Book adlı şiir, sanat ve müzik antolojisinde yer almak üzere tamamladı. Elgar, Polonya Mağdurlarına Yardım Komitesi’ne para toplamak amacıyla Polonya ulusal temalarından halk ve sanat müziği alıntılarını kullanan senfonik bir prelüd olan Polonia‘yı orkestra şefi Emil Mlynarsky’nin emriyle bestelemişti.

Bu tür bağış besteleri, Elgar’ın ulusal kültürle olan ilişkisini gözler önüne sermektedir. Ancak Elgar’ın savaş dönemi müziği daha önceki besteleriyle rekabete girmişti âdeta. Ernest Newman’ın ileri görüşlü bir şekilde ifade ettiği gibi, Elgar’ın Pomp and Circumstance marşı “askerler için karşı konulamaz bir çekiciliğe sahip olması beklenebilecek ateşli ruhla dolu, güçlü, coşkulu bir müzik parçasıydı.” Halihazırda popüler olan ve 15 Ağustos 1914’te Sospiri‘nin prömiyeriyle birlikte Queen’s Hall’daki sunumundan, 27 Eylül 1917’de Land of Hope and Glory olarak hava saldırısı sırasındaki kalabalık performansına kadar, bu beste, savaş devam ettikçe daha popüler oldu.

Ancak Elgar bu başarıyı daimi kılmayı başaramadı. Savaş liderlerinin başlangıçtaki “dünyayı temizleme” vaadi ile Britanya’nın özverili asalet ve fedakârlığın “Eski Yalanı”na duyduğu öfke arasında kalan Elgar, iki tarafı da memnun edemedi. The Starlight Express dışında popüler savaş şairlerinin ve cephe romancılarının pastoral kimliğini benimseyemedi. Bunun yerine, özellikle eski neslin müdavimi olduğu gösterişli bestelere imza attı. Bu nesle, Londra Coliseum’daki ilk halka açık performansları sırasında The Fringes of the Fleet‘i destekleyen deniz bakanları ve Elgar’ı Alman avangardının çok üzerinde konumlandırmasıyla genç neslin Elgar’ı reddetmesini körükleyecek olan Newman da dahildi. Elgar’ın kayıtları Fransa’daki siperlere dahi ulaşırken, askerler onun mevcut askeri veya hayır/bağış işlerini değil, The Starlight Express gibi romantik çalışmalarını övdü.

Elgar’ın bu dönemde ulusal nabzı en usta şekilde yoklayıp ülkenin duygusal durumunu en iyi yansıttığı eseri The Spirit of England’dır. Bu beste, Laurence Binyon’ın The Winnowing Fan adlı eserinden alınan üç şiir üzerine yapılmıştır. Bu şiirler, erken savaş dönemi şiirlerinin en iyi örneklerindendir. Cereyan eden savaşı, kırsal kesimin doğal görüntüleri ile yan yana koyarlar. Şiirlerden “For the Fallen” ve “To Women”in konuları, evlerin içinde bulunduğu kötü duruma odaklanır. “The Forth of August” ise onlar huzur içinde yaşasın diye kendilerini feda eden eski askerlerin anısına, yeni patlak veren Dünya Savaşı’nda çarpışan askerlere övgü niteliğindedir. Bu şiirde aslında İngiltere’ye ve İngiliz askerlerine övgü taşımayıp Almanya’yı yermeyi hedefleyen yedi mısra bulunur.

Muhtemelen Elgar, savaş sırasındaki Alman eylemlerinden duyduğu derin mutsuzluk veya Alman müzisyenlere olan mesleki borcunun farkında olması nedeniyle Binyon’un İngiliz medeniyetine yönelik tehdidini simgeleyecek yeni müzik besteleyememişti. Elgar, bundan ötürü, Gerontius’un Düşü’ndeki Demon müziğinin bir kısmını değiştirdi. Ancak bu uygulama, Elgar’ın savaş öncesi dünyasının yıkımına ve Alman medeniyetinin başına geldiğine inandığı donukluğa duyduğu yoğun sempatiyi vurgulamaktadır. Böylelikle Elgar, müzik geleneğinden beslendiği Almanya’ya olan saygısını göstermeye devam etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın Sonrasında

Yaşını almış bir besteci olan ve kendini Dünya Savaş’ını görmüş geçirmiş yaşlı nesle ait hisseden Elgar, savaş sonrası dönemde kutlamalardan ve törenlerden olabildiğince uzaklaştı. Bestelerine baktığımızda da bunu teyit etmek mümkündür. Bu dönemde, yalnızca iki büyük yeni eser vermiştir: aslen 1920’deki bir anıt mezar açımı için özel olarak bestelenmiş With Proud Thanksgiving ve Wembley Stadyumu’nda imparatorluğun birliği adına düzenlenen bir gösterinin şarkıları ve fon müziğinden oluşan The Pageant of Empire. Bunların haricinde, Robert Anderson’ın notlarından öğrendiğimiz üzere Elgar, bu gösterilerde etkin bir rol oynamıştı. Öyle ki, seksen performansın yirmisi onun kaleminden çıkmıştı.

Ünü sayesinde hızla ilerleyen Elgar, yayın teknolojisinin de gelişmesiyle imparatorluk ve savaş besteleri Britanya halkı arasında yayıldı. The Banner of St George, the Imperial March, the Pomp and Circumstance Marches, the Crown of India suite, Carillon, The Spirit of England ve the Pageant of Empire eserleri, çeşitli yayın kanalları aracılığı ile halka buluştu. O zamanlar yeni besteler yapmıyor olmasına rağmen Büyük Britanya’nın yüzü ve nostaljik İngiliz kimliğinin vücut bulmuş hali idi.

Elgar, tam olarak yaşadığı dönemin adamıydı. Siyasi duruma uygun besteler yaptı, politikaya saygı duydu ve hatta siyasi ideallere inandı. Bugün İngilizler ve hatta dünyanın geri kalanındaki bizler o idealleri sorguluyor olsak bile İngiltere tarihi ve gelişimi açısından Elgar’ın müziği kapsayıcı niteliğiyle önem arz etmektedir.

ROMAN KATOLİKLİĞİ VE VEFATI: GERONTIUS’UN İNANÇLA ŞEKİLLENMESİ

Ateist olduğunu gizlemeyip Nietzsche’nin de sıkı bir takipçisi olan Frederick Delius, Elgar’ın uzun dini oratoryolar yazmaya bu kadar zaman ve enerji harcamasını kınıyordu. Herhangi bir dinden ölesiye nefret eden Delius, “Dini safsataları bütünüyle bırakmış olsaydı Elgar muhteşem bir besteci olabilirdi,” yorumunda da bulunmuştu. Ona göre Gerontius mide bulandırıcıydı ve ünlü besteci Richard Wagner’ın Parsifal’inden epey etkilenilerek yaratıldığının farkındaydı.

“İngiliz olmamın acı bir sonucu bu sanıyorum ki,” demişti Elgar bu eleştirilere karşılık olarak. Genellikle son derece açık sözlü olan Delius’un, Elgar’ın cevabını dürüstçe bizlere aktardığını varsayarsak akıllara şu soru geliyor: Elgar neden Gerontius’un Düşü’nü, The Apostles’ı ve The Kingdom’ı çevresi tarafından kendisine dayatılanlara kapılarak böylece bir kenara itti? Elgar’ın sözleri nezaketen ya da şaka amacıyla söylenmiş olsa bile benliğini inkâr etmesi sebebiyle şok edici. Oratoryoları reddediyor, kariyerini destekleyen İngiliz dinleyicilerin sadakatini küçümsüyor ve Hıristiyan inancını tamamen tartışma dışı bırakıyor gibi görünüyor.

Gerontius’un Düşü’nün ilk bölümü, İngiliz müziğinde eşi benzeri görülmemiş şekilde tasvir eder ölümü. Elgar’ın esere adını veren başkahramanı ölümün korkunç ve acı verici doğasıyla yüzleşir. Roma Katolikliği burada devreye girmiştir. Ölüm döşeğinde olan ve ahirete yürüyen Gerontius’un etrafındakiler (bir papaz ve Gerontius’un dostları), dualar ve ibadetler yoluyla ölmekte olan adama hürmetlerini sunarlar. Bestecinin yattığı ölüm döşeğinden oldukça farklıdır bu. Elgar vefatın eşiğindeyken yanında halden anlayan dostlar yerine kayıt şirketi Gramophone Company’nin dalkavukları vardı. Hatta Elgar’ın kendi isteğiyle, bir deri bir kemik kalmış bestecinin yatakta, bir haça bakan inançlı birinin coşkulu bağlılığıyla fonograf kayıtlarına baktığı tüyler ürpertici fotoğraflar çekilmişti. İlginçtir ki, Katolikliğiyle nam salmış Elgar’a kanser teşhisi koyan Birminghamlı Doktor Arthur Thomson, bestecinin ona ölümden sonraki yaşama inanmadığını söylediğini bildirmiştir. Elgar, hâlâ üyesi olduğu Roman Katolik Kilisesi’nin yasağına rağmen öldükten sonra bedeninin yakılıp küllerinin Severn Nehri’ne savrulmasını dahi istemiştir. Ancak Elgar aşırı dozda morfinden sonra bilincini kaybettiğinde, kızı ekmek-şarap ayini[12] yapılması için bir papaz çağırtmıştır.

Hem Elgar’ın 1919’dan sonra yavaş yavaş yaratıcı sessizliğe düşüşü hem de ölümünün trajik doğası, kısmen inancını kaybetmesiyle açıklanabilir. İnancı âdeta titreyen bir ışıktır ancak yine de Gerontius’un Düşü, The Apostles ve The Kingdom’ın en iyi pasajlarına ilham verecek kadar parıldamıştır. Bu üç beste, Elgar’ın ruhsal ve psikolojik anlamda yorgun düşmesine muhtemelen katkıda bulunmuştu. Ne övgüler ne dostluk ne de aşk, Elgar’ın narsisistik doğasını tatmin etmek için yeterli olmuştu. Duyduğu bu acıdan dolayı besteci, zaman zaman tüm İngiliz müzik camiası da dahil olmak üzere pek çok kişiyi suçlamıştı. Ancak çoğu zaman öfkesini Tanrı’ya ya da daha doğrusu, kendine özgü çelişkili Tanrı imajına yöneltmişti. Gerontius’un Düşü’nün tam bir hayal kırıklığı olarak nitelediği prömiyerinden sonra arkadaşı August Jaeger’e şunu yazdı: “Her zaman Tanrı’nın sanata karşı olduğunu söyledim ve buna hâlâ inanıyorum.” Gelgelelim Yüce Tanrı’ya duyduğu öfkenin tek dışavurumu bu değildi. Örneğin 1918’de Elgar, Laurence Binyon’un yazdığı bir şiiri düzenlemeyi şu sözlerle reddetmişti: “İnsanların kederine ve fedakârlığa karşı acımasızca duyarsız olan Tanrı’ya yaptığım çağrıdan pişmanlık duyuyorum; acı ve hayal kırıklığıyla içerlediğim bir zulüm bu.”

[1] Evanjelik Hıristiyanlar, Protestan Kilisesi’nin muhafazakâr kesimidir. (ç.n.)

[2] I. Jean Calvin’in kurduğu, Papa’nın otoritesini reddeden, Hıristiyanlığın başlangıcındaki özünü hak kabul eden mezheptir. Bu mezhebe göre insanlar, kutsal ya da lanetlenmiş olarak doğarlar ve bunu değiştiremezler. (ç.n.)

[3] Kilise Babaları, Hıristiyanlıkta yazıları din konusunda kural olarak kabul edilen kişiler. (ç.n.)

[4] Kardinal, Hıristiyan Katolik Kilisesi’nin ruhban sınıfının Papa’dan sonra en yüksek mevkiye sahip din adamı. Kardinal olacak din adamları mevcut Papa tarafından aday gösterilirler. Bir sonraki Papa’yı kendi aralarından seçerler. (ç.n.)

[5] “Üç Koro Festivali”, her yıl temmuz ayının sonunda düzenlenen, üç ilçenin (Hereford,Gloucesrer ve Worcester) katedralleri arasında dönen ve orijinal olarak bir haftalık programın merkezinde yer alan üç koronun yer aldığı bir müzik festivalidir. (ç.n.)

[6] Kuralları dini âdetlerle belirlenen sanat tarzlarına ilişkin. (ç.n.)

[7] “Master of Bayreuth” Adolf Hitler dahil pek çoklarının Wagner için kullandığı addır. (ç.n.)

[8] “Shed Books.”

“Shed” sözcüğü İngilizcede hem döküntü hem de baraka anlamına gelmektedir. (ç.n.)

[9] Müzikolog ve yazar olan Guido Adler’ın “Müzik Rehberi” adlı eseri. (ç.n.)

[10] “Mendelssohn” Jacob Ludwig Felix Mendelssohn Bartholdy, Alman romantizm stilinde klasik batı müziği bestecisidir. Müzik stilinde uzun ve açıklayıcı melodiler, renkli armoni, enstrümantasyon ve ritimdeki özgürlük ve esneklik ilgi çekicidir. (ç.n.)

[11] Bu tören, İngiliz Kralı otoritesini bir kez daha vurgulamak için Hindistan’a ziyarette bulunduğunda gerçekleştirilirdi. (ç.n.)

[12] Kilisede, ölmek üzere olan kişiye ekmek ve şarap verilen ayin. (ç.n.)

Bu değerli makaleler, operaya dair genel bilgi ya da derinlemesine analiz isteyen siz okurlarımızın faydalanabilmesi için hazırlandı. Bir opera literatürü oluşturmak için çıktığımız bu yolda değerli giriş makaleleri ile sizlere bu klasikleri tanıtmaktan mutluluk duyuyoruz…

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol