
Bu değerli makaleler, operaya dair genel bilgi ya da derinlemesine analiz isteyen siz okurlarımızın faydalanabilmesi için hazırlandı. Bir opera literatürü oluşturmak için çıktığımız bu yolda değerli giriş makaleleri ile sizlere bu klasikleri tanıtmaktan mutluluk duyuyoruz…
Operalar sıradan bir müzik dinletisinden öte, dönemin karakteristik özelliklerini yansıtan ve kendilerine has hikâyeleriyle iç içe geçmiş eserlerdir. Her operanın bir hikâyesi vardır, bu hikâyeler kimi zaman farklı eserlerin libretto haline getirilmesiyle kimi zamansa özel olarak opera için yazılmasıyla ortaya çıkarlar. Claudio Monteverdi’nin bestelediği L’Orfeo ya da kimi kaynaklardaki adıyla La favola d’Orfeo, Rönesans’ın son yıllarında Barok dönemin başlangıcında üretilmiş bir favola in musica, yani bilindik adıyla bir opera eseri olarak karşımıza çıkar.
Anlatı ve müziği birleştiren eserlere, sanat türü olarak yaygınlaştığı 1637 yılına kadar kullanılmayan opera (ya da eski kullanımla opus) yerine, favola denmiştir. L’Orfeo’ya atıfta bulunulurken en sık kullanılan terimlerden olan favola in musica, “müzikte hikâye” veya “müzikte masal” anlamına gelir. Favola genellikle mitolojik içerikli anlatıları ifade etmek için kullanıldığından bu kavram L’Orfeo için oldukça yerinde bir kullanımdır. Librettisti şair Alessandro Striggio olan eser, Yunan Mitolojisinden aşina olduğumuz Orpheus’un, Hades’in yer altı dünyasına yaptığı yolculuğunu ve çoktan ölmüş olan sevgilisi Eurydice’i canlandırmak için giriştiği beyhude çabayı ele alır. Orpheus bu sefer de müziğin verdiği güçle ölüme meydan okur. Müzikle iç içe geçen bir drama eserinin ana karakterinin Orpheus olması mitolojik açıdan incelendiğinde oldukça anlamlıdır, sonuçta Orpheus da bir ozandır ve müzik onun en büyük gücüdür.
Birçoklarının bildiğinin aksine; L’Orfeo, Monteverdi’nin ilk ope-ra eseri olmasına karşın yazılmış ilk opera değildir. İlk opera olma şerefini Jacopo Peri’nin Dafne eserine kaptırmış olmasına rağmen L’Orfeo, opera türünün gelişimine büyük katkı sağlamıştır ve günümüzde hâlâ düzenli olarak sahnelenen en eski opera olma onuruna sahiptir.
L’Orfeo Notaları başsayfası
Operanın Tarihsel Gelişimi ve Monteverdi
Monteverdi, 17.yy.da geleneksel intermediolar ya da başka bir deyişle düz tiyatro oyunlarının perdeleri arasında çalınan müzikal dinletiler olarak başlayan ve yavaş yavaş müzikal dramalar halini alan operayı geçiş döneminden çıkarmış ve türe tam anlamıyla gelişmiş bir örnek olan L’Orfeo’yu kazandırmıştır. Önemli bir Müzikolojist olan ve opera üzerine birçok görüş belirtmiş olan Robert Donington, “[Eserde] daha önceki opera örneklerinde bulunmayan hiçbir unsur yoktur, ancak yakın zamanda gelişen sanat formu bu eserde tam bir olgunluğa ulaşır… Bu eserde [operanın öncülerinin] ifade edilmesini istedikleri gibi doğrudan müzikle ifade edilmiş sözler var, müzik bu sözleri… dahice bir ilhamla ifade ediyor,” diyerek eserin operanın geçiş döneminin bitişi üzerinde ne kadar büyük bir etkiye sahip olduğunu ifade eder.
1567 yılında İtalya Cremona’da doğan Monteverdi, Cremona Katedrali’nde maestro di cappella (orkestra şefi) olan Marc’Antonio Ingegneri’nin öğrencisiydi. Beste yapmak, şarkı söylemek ve telli çalgılar üzerine eğitim aldıktan sonra Verona ve Milano’da yaşadı ve Mantua Dükü Vincenzo Gonzaga’nın sarayında assuonatore di vivuola yani virtüöz olarak çalışmaya başladı. Uzun uğraşları ve sıkı çalışmasının sonucunda, 1601 yılında Gonzaga’nın maestro della musicası (müzik şefi) oldu. Monteverdi’nin sarayda geçen günleri köleden hallice bir çalışma temposuyla geçiyordu ve Gonzaga ona yok denecek kadar az bir ödemeye yapıyordu. Her şeye karşın bu olumsuzluklar onu müziğe daha da yaklaştırdı. Saraydaki kutlamalar dans, müzik ve dramalardan oluşuyordu, bu eğlence alışkanlığı Monteverdi’nin opera anlayışını benimsemesinde etkili oldu. İlerleyen yıllarda Gonzaga’nın desteğiyle Monteverdi ilk opera eseri olan L’Orfeo’yu besteledi.
Bu sırada İtalya’da Hümanizm adı verilen yeni bir kültürel devrim yaşanıyordu. Rönesans dönemindeki sanatçılar insan doğasını ve potansiyelini daha iyi kavrayabilmek için Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu’nda üretilen fikirlere, yazılara ve hayat tarzına yöneliyor, âdeta bunları taklit ediyorlardı. Özgürlük, özerklik, refah ve ilerleme kavramlarının gündeme gelmesiyle birlikte müzik yalnızca dini ritüellerde ve eğlencelerde kullanılan, Antik Yunan’da kabul gördüğü gibi matematik fenomeni olan bir sanat formu olmaktan çıkmış, insani duyguları ve fikirleri ifade etmek, insanın kendisine dair yargılarını derinleştirmek ve hatta dinleyicisini farklı duygulara sürüklemek için kullanılan bir sanat dalı olmaya başlamıştı.
L’Orfeo ve Enstrümantal Ögeler
Duyguların müzik için vazgeçilmez bir öge olmasıyla birlikte Monteverdi bestelerin hikâyeler üzerine yapılması ve bu hikâyelerin an-lamlarını ifade edecek farklı yollar denenmesi fikrini benimseyerek seconda practica kavramını ileri sürdü. Seconda practica anlayışı, eserlerde melodinin ve duygusal ifadenin öne çıkmasını vurguluyordu. Monteverdi bu anlayışla polifoni yerine, vokal ve enstrümantal müziği birleştirmeyi, duygusal anlatımı güçlendirmeyi ve dramatik etkiyi artırmayı amaçlıyordu. L’Orfeo’da müzik sözcüklere hizmet ediyor, onları anlaşılır hatta hissedilir kılıyordu. Monteverdi eseriyle müzikten bir anlatı yaratarak yeryüzünü ve Hades’in dünyasını hem sözlü hem de enstrümantal ifadelerle tasvir ediyor ve sanatsal bir şölen yaratıyordu.
Resitalleri diğer türlerle, enstrümantal ritornellerle, korolarla hatta aryalar ve danslarla karıştırarak daha önceki sahnelerde duyulan müziği geri getirip hikâyenin bölümlerini daha kapsamlı müzikal yapılara dönüştüren Monteverdi, üzerinden 400 yıl geçmesine rağmen şimdiki müzikal anlayışımızın da ötesinde, son derece incelikli ve etkileyici bir eser ortaya koyar. Orkestra şefi Nikolaus Harnoncourt’un da söylediği gibi ilk opera eserini Monteverdi bestelemese de operada bir çığır açmış, en yeniyi ve eskiyi o ana dek görülmemiş bir bütünlük içerisinde harmanlamıştır. Richard Wagner’in dramatik bestelerindeki, devasa boyuttaki, sarsıcı ve duygusal yoğunluğu çağrıştıran bir edayla belirli müziklerin belirli fikirlerle ilişkilendirilmesini sağlar; örneğin, II. Perdenin sonunda Orpheus Yeraltı Dünyası’na girmeden hemen önce prologdaki müziği tekrarlayarak bize müziğin gücünü gösterir ya da V. Perdede önceki perdelerdeki müzikleri tekrarlayarak hem yeryüzündeki hem de yeraltı dünyasındaki olayları hatırlattır. Orpheus’a karısının öldüğünün söylendiği sahne de ayrıca bir dönüm noktasıdır. Monteverdi burada çok güçlü bir atmosfer yaratır ve izleyiciyi ana hapseder. Monteverdi, ancak şiir ve müziğin bir araya gelmesiyle seyirciyi etkileyebileceğini söyler.
Orpheus karısının bir yılan tarafından ısırıldığını öğrendiğinde, şok olur ve dona kalır. Müzik de onunla beraber donar. Bu da izleyiciler üzerinde âdeta zaman durmuş hissi yaratır.
Monteverdi’nin hikâyede verilen detayları müzikle aktarmasıyla öne çıkmasının yanı sıra bir karakterin fiziksel eylemlerini müzikle betimleyen ilk besteci olduğu da söylenebilir. Orpheus sevgilisi Eurydice’i ölüler diyarından çıkarırken, düzenli olarak artan bir tempo, bir “yürüyüş bası” vardır ve bu tempo Orpheus yürümeyi bırakıp duyduğu endişeyi dile getirene kadar devam eder. Bu, eserin görsel ve işitsel ögelerin yarattığı harmoniyle seyircinin gözünde devleşmesini sağlar.
L’Orfeo’daki enstrümantal kullanımı dönemine göre oldukça çeşitlidir. Monteverdi bu eseri, çeşitli enstrümantallerden oluşan 40 kişilik bir orkestranın sahnelemesi için yazmıştır. Orkestradaki her enstrüman farklı duygular vermek adına farklı sahnelerde bir araya gelir. Cehennem sahneleri için telli çalgılar ve flütlerin yanı sıra kornet ve trombonlar bir araya gelirken; continuo bölümünde izleyiciyi klavsen, org, theorbo ve arp gibi harmonik enstrümanlar karşılar.
Monteverdi’nin sonraki operalardan farklı olarak 1607 ve 1615 yıllarında yayınlanmış iki basımı olan L’Orfeo’daki enstrümantallerin ne zaman çalındığına dair daha fazla bilgi vardır. Bestecinin daha sonraki operalarının kabataslak el yazmaları düşünüldüğünde bu basılı dökümanlar eserin sergilenmesi için gerekli bütün notları içerir. Monteverdi’nin L’Orfeo’su ilk kez 1607 yılında sahnelenmiştir. Halihazırda var olan stillerle monodi, düet ve madrigalin dansları gibi farklı türleri bir araya getirerek Monteverdi daha önce eşi ben-zeri görülmemiş müzikal ve teatral bir gösteriye imza atmıştır.
Bu sayede müzikal hikâye anlatımı bir devrim yaşamış ve yepyeni bir döneme geçmiştir. İlk sahnelendiği yıl Mantua Dükünün Sarayında inanılmaz bir başarıya ulaşmasının ardından, Mantualı saray şairi ve teolog Cherubino Ferrari L’Orfeo için, “Hem şair hem de müzisyen duyguları o kadar ustaca tasvir etmişler ki bundan daha iyi bir anlatım düşünemiyorum… Müzik, gereken uyumu gözeterek şiire öyle güzel hizmet ediyor, başka hiçbir yerde böyle güzel bir şey duymadım,” yorumunda bulunmuş ve bu operanın bir başyapıt olduğunu doğrulamıştır.
Disiplinler Arası Bir Bakış
Libretto, Orpheus’un derin kederini ve kararlı aşkını yakalayan karmaşık karakterizasyonunu derinlemesini işliyor. Librettonun şiirsel dili ve canlı imgeleri diyalogları yücelterek eseri şiirsel drama gelenekleriyle uyumlu hale getiriyor. Titizlikle inşa edilen libretto, dramatik akışı yönlendirerek Monteverdi’nin müzikal anlatımı için kusursuz bir temel oluşturuyor.
Disiplinler arası bir inceleme yapılarak edebi bir perspektiften bakıldığındaysa da Monteverdi’nin L’Orfeo’sunun klasikleşmiş eserler-den, bilhassa da Ovid’in “Metamorfozlar” ve Virgil’in “Georgics” adlı eserlerinden ilham aldığı anlaşılıyor. Orfeo ve Eurydice efsanesine sadık kalmakla birlikte, Monteverdi’nin yorumu, Alessandro Striggio’nun librettosunun rehberliğinde müziğin gücünü vurgulayan bir prologu ve La Musica, Hope ve Echo gibi ek karakterler gibi yeni unsurları da içeriyor. La Musica’nın prolog bölümü bir yandan da eserin müzik ve kelimelerin mükemmel izdivacının bir meyvesi olduğunu izleyiciye sunuyor. Striggio, yazdığı librettoya sembolik bir derinlik katmak için La Musica ve Amore gibi karakterleri kullanarak mitolojik ve alegorik unsurları anlatının içine gizliyor. Aşkın coşkusundan umutsuzluğun derinliklerine kadar insan duygularının keşfi operanın duygusal rezonansına katkıda bulunuyor.
Opera, bu insani duyguları benzersiz bir şekilde vurguluyor, efsanenin anlatısını genişletiyor ve Amore’nin (Aşk) müdahalesiyle hikâyenin sonunu aşina olunan efsaneden biraz da olsa farklılaştırıyor. Bu detaylarla birlikte düşünüldüğünde Monteverdi’nin L’Orfeo eseri Barok müzikal ve dramatik ifade bağlamında, klasikleşmiş olan efsanenin kendine özgü ve duygu yüklü bir yorumunu sunmuş oluyor.
Esere Son Bakış
Monteverdi’nin L’Orfeo eserini opera tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul etmek gerekir. Monteverdi, müzik ve edebiyat de-hasını kusursuz bir şekilde harmanlayarak zamansız bir sanat eseri yaratmıştır. Müzikal kompozisyon, Alessandro Striggio’nun insan duygularını, alegorik unsurları ve şiirsel dili keşfeden çağrışımcı librettosuyla birleşerek o zamana kadar benzeri görülmemiş yenilikçi bir eser ortaya çıkar. Müziğin gücünün kutlanmasından Orpheus’un trajik yolculuğuna kadar operanın tematik derinliği, yüzyıllar boyunca yankılanacak olan bu anlatı sanatının kalıcılığını ortaya koyar. L’Orfeo’nun tek önemi sadece operanın evriminde büyük bir gelişmeyi işaret etmesi değildir. Eser, aynı zamanda sanatın hikâye anlatımını ölümsüzleştirdiğinin de büyük bir kanıtıdır.
Sinopsis
Eserde olaylar iki farklı mekânda geçer; I, II ve V. perdeler Trakya kırlarında, kalan perdeler de Hades’in yeraltı dünyasındadır. Müziğin ruhunu temsilen yaratılmış olan La Musica’nın beş kıtalık bir proloğu vardır. Musica seyircileri selamlar ve onlara “her kimin yüreğinde bir sıkıntı varsa” tatlı melodilerle bunları yok edebileceğinden bahseder. Müziğin gücüne ve asaletine övgüler yağdırdıktan ve insan ruhunu nasıl harekete geçirdiğini anlattıktan sonra eserin ana karakteri olan Orfeo’yu tanıtmaya başlar.
I.Perde
La Musica salonda sessizlik olmasını ister ve I. Perde başlar. Seyirciler pastoral bir sahne ile karşı karşıya kalır. Orpheus ve Eurydice, uzak-tan bakıldığında bir Yunan korosunu andıran, hem grup hem de bireysel olarak seslerini duyuran perilerin ve çobanların oluşturduğu bir kalabalık eşliğinde sahneye girer. Gruptan bir çoban bu günün özel bir gün olduğunu, çiftin düğün günü olduğunu duyurur. Koro bu habere ilk önce vakur bir yakarışla sonra da neşe dolu bir dansla karşılık verir. Âdeta bir kutlama havası vardır. Orpheus ve Eurydice, tapınaktaki düğün töreni için sahneden ayrılmadan önce birbirleri-ne olan aşklarını ifade ederler. Grubun çoğunluğu genç çiftle birlikte perdeyi terk eder. Sahnede kalanlar kısa bir nakaratla, Orpheus’un aşkın eline düşüp sonsuz bir mutluluğa erişmeden önce ne kadar da mutsuz bir delikanlı olduğunu anlatırlar. Ancak bu mutluluk sanıldığı gibi sonsuz olmayacaktır.
II. Perde
Orpheus koroyla birlikte geri döner ve onlara katılarak doğanın güzelliklerine methiyeler düzer. Ardından Orpheus eski mutsuzluğu üzerine düşünmeye başlar ve şöyle der: “İnsan kederden sonra daha memnun, acıdan sonra daha mutludur.” Bir haberci içeri girip Eurydice’in çiçek toplarken zehirli bir yılan tarafından ısırıldığı söyler. Sahnedeki mutlu hava aniden dağılır. Koro acı dolu bir nakarata
III. Perde
Hope, Orpheus’u alıp Yeraltı Dünyası’nın kapılarına götürür. Speranza, kapının üzerinde yazılı olan “Buraya giren herkes umudunu yitirsin” sözünü gösterdikten sonra sahneyi terk eder. Orpheus kendisine oldukça ters davranan ve onu Styx nehrinden geçirmeyi reddeden kayıkçı Caronte ile yalnız kalır. Orpheus, Caronte’ye methiyeler düzen bir şarkı söyleyerek onu, kendisini karşıya geçirmesi için ikna etmeye çalışır ancak kayıkçı delikanlının sözlerinden etkilenmez. Bunun üzerine Orpheus lirini eline alıp çalmaya başlar. Caronte’nin gözleri ağırlaşır ve yavaş yavaş uykuya dalar. Şansını değerlendiren Orpheus, kayıkçının kayığını çalıp nehri geçer. Ruhlar korosu doğanın insana karşı ne kadar da savunmasız olduğunu anlatan bir şarkı söylerken Orpheus Yeraltı Dünyası’na girer.
IV. Perde
Yeraltı Dünyası’nda Hades’in güzel eşi, Kraliçe Persaphone Orpheus’un şarkısını duyar ve derinden etkilenir. Bunun üzerine Kraliçe kocası Hades’e, güzel Eurydice’i ölümlüler dünyasına yollaması için yalvarmaya başlar. Eşinin yakarışlarına dayanamayan Hades, Orpheus’a sevgilisini dünyaya götürebileceğini ancak Yeraltı Dünyası’ndan çıkana kadar arkasına bakmaması gerektiğini ve eğer arkasına bakarsa sevgilisini sonsuza kadar kaybedeceğini söyler. Orpheus, Eurydice’in önünden ilerler eder ve akşam eşinin beyaz göğsüne başını yaslayıp uyuyacağından emin bir tavırla şarkılar söyler. İlerlerken birden içine bir korku düşer, “Beni takip ettiğini nereden bileceğim?” der. Belki de Hades, kıskançlık etmiş ve bu yüzden ona arkasına bakmamasını söylemiştir diye düşünür. Birden sahne dışındaki bir kargaşayla dikkati dağılan Orpheus arkasına bakar. Eurydice’in görüntüsü birden solmaya başlar. Eurydice umutsuzca şarkı söylemeye başlar ve gözden kaybolur. Orpheus sevgilisinin peşinden gitmeye çalışır ancak gözle görülmeyen bir güç onu engellemektedir. Ruhlar korosu, Hades’i yenen Orpheus’un nasıl da duygularına yenildiğinden bahseder.
V. Perde
Trakya kırlarına dönen Orpheus, kaybına yakındığı, Eurydice’in güzelliğini övdüğü ve kalbinin bir daha asla Aşk Tanrısı’nın okuyla vurulmayacağını anlattığı uzun bir monolog yapar. Sahne dışından gelen bir yankı, genç adamın son cümlelerini tekrarlar. Birden, bir bulutun içinden Apollo belirir ve yeryüzüne inip onu azarlar. Ona neden kendini öfkeye ve üzüntüye kaptırdığını sorar. Orpheus’a dünyayı terk etmesini ve Eurydice’e olan özlemini gidereceği yıldızlarda kendisine katılmasını teklif eder. Orpheus böyle bilge bir babanın öğüdüne kulak asmamanın yakışık almayacağını düşünür ve onunla birlikte göğe yükselir. Bir çoban korosu, opera güçlü bir müzikle sona ermeden son sözlerini dile getirir.




















Bu değerli makaleler, operaya dair genel bilgi ya da derinlemesine analiz isteyen siz okurlarımızın faydalanabilmesi için hazırlandı. Bir opera literatürü oluşturmak için çıktığımız bu yolda değerli giriş makaleleri ile sizlere bu klasikleri tanıtmaktan mutluluk duyuyoruz…