Fihrist Kitap bünyesinde çıkan tüm kitapları tanıtım bültenleri ile birlikte bu sayfada bir arada bulabilirsiniz.
Minimal bir post-apokaliptik dünya içinde yalnız ve bir başına insanın kendini bulması…
Covid-19 sürecinden hemen önce yayımlanan bu öngörüsü yüksek “içe kapanış” hikayesi, 2020 yılı başlarındaki zorunlu ve bir o kadar derin açılımlara neden olan yoksunluk dolu hâllerimizi yansıtması dolayısıyla, İsviçreli ve Fransız okuyucuların ilgisini üzerine çekmişti…
Dünyanın sonu teması aklımıza büyük yıkımları, geniş betimlemeli toplumsal çöküşleri getirir daima. Çöküş, büyük ve görkemli olmalıdır hep! Fakat, bu “aşırı iletişen” modern dünyanın içinde asıl sonun, bireyin içine dönmek zorunda kalması ve yalınlaşan hayat içerisinde hapsolması şeklinde gerçekleşmesi daha olasıdır. Artık bizim için asıl son, iletişememektir… İnsanların birbirini katletmesi değil, insanların birbirine dokunamamasıdır. İşte Covid-19 kapanmaları, bu yüzden bizde derin izler bıraktı belki de…
Julie Guinand, bu yalıtılmışlığın yıkıcılığını yalın bir dille okuyucusuna aktarırken, en içe dönük yazma biçimi olan günlüğü tercih ediyor ve kendiyle başbaşalığın sadeliğiyle okuyucuyu etkisi altına alıyor.
Fihrist Kitap olarak bu çözülme ve dağınıklık içerisinde düzeni sağlamaya çalışırken trajik bir yas anlatısına dönüşen güncel ve bir o kadar zamanüstü hikayeyi okuyucularımıza sunmaktan dolayı mutluyuz.
İyi okumalar dileriz.
Öyküde modern Hırvat edebiyatının başlangıcını temsil eden isim, Az ve öz yazıp kısa bir hayat süren aykırı bir flanör,
Janko Polić Kamov!
Avrupa’da modern edebiyatın öncü isimleri ilk önce şiirde kendini göstermiştir; Hırvat Edebiyatı’nda da modern öncüler şiir alanındadır. Kendisi de bir şair olan Kamov (1886 – 1910), bu aykırı ve yenilikçi ruhunu düz yazıda da göstererek her okuyucu tarafından keyifle okunacak öyküler yaratmıştır.
Maupussant öykücülüğünden etkilendiğini söylese de, dili, Kafka’dan önce Kafka’yı andırır. Ama o, Kafka’dan bir adım ileri gitmiştir sanki; özgüven dolu bir şarlatandır adeta. Janko Polić Kamov, toplumun değerlerine bir karşı duruşu da temsil eder. Birinci ağızdan yazdığı öyküleri psiko-sosyal çözümlemelere meyillidir.
Kendiyle alay edebilmenin sınırlarını zorlayan, duygusal bir yansımanın ürünü olan “Maskaralıklar” adını verdiği kısa öyküler, adeta toplumdışılığı da imler. Flanör ile serseri arasında bir yerde konumlabilecek olan “Bitanga” terimi, tam olarak onun duruşunu temsil ediyor diyebiliriz. Dolayısıyla, mizah kokan bir reddiyeci tadını aldığımız hikayelerindeki yalınlık, asi yönünü
törpüleme aracı taşır sanki; yine de bir o kadar vurucudur.
Tıraş olmak için giriştiği serüvenin sonunda bize bu keyifli satırları bırakan Janko Polić Kamov, “Zamanımızdan Bir Kahramanın İtirafı” adını verdiği maskaralıklarıyla, aynı zamanda okuyucuyu trajik sonlara hazırlamaktadır.
Türkçeye böyle kıymetli bir ismi kazandırmanın mutluluğuyla sunduğumuz bu toplu öyküler, umarız ki bizim kurduğumuz samimi bağı okuyucusuyla da kurar…
Şimdiden iyi okumalar dileriz.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Japonya’nın sömügesinde olan Kore’nin en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen Kang Kyung-ae (1906-1944) toplu öyküleri ile karşımızda…
Kadın bir yazar olarak feodal dönemin sıkıntılarını dile getiren eserleri, Mançurya’nın alt sınıflarından edindiği deneyimler ile doludur ve yoksulluğun farklı koşullarını gerçekçi bir dille yansıtmaktadır.
Kang Kyung-ae, feminizm öncesi dönemin en parlak ve keskin dilli yazarı olarak tanınmış; köy toplumu kadınının yaşadığı zorlukları doğrudan aktaran değerli bir kalem olarak görülmüştür.
Kısa hayatına yalnızca bir roman sıkıştırsa da, kısa öyküleriyle döneminin tanınan yazarlarından biri olmuş ve sonraki yazarları etkileyen bir isim olarak Kore edebiyatının klasikleri arasında kendine yer bulmuştur.
Bu toplu öyküler kitabını, hem bir kadın gözüyle Kore insanını gözlemlediği hem de birçok hikayesinde kadını gözlemlemeyi hedef belirlediği için “Kadın Manzaraları” başlığı altında toplamak istedik.
Fihrist olarak sizlere klasik Kore edebiyatının bu seçkin ismini tanıtmak ve özgün dilini siz okuyucularımıza sunmaktan mutluluk duyuyoruz. Kadın okumaları açısından çerçeveyi genişletecek bu kıymetli eseri Türkçeye kazandırmak ve Kore edebiyatından bir değerli ismi daha okuyucularımıza sunmak bizleri heyecanlandırıyor.
İyi okumalar diliyoruz.
Dilin sınırlarında gezinen, kurgu ve diyalogda rüşdünü ispat etmiş bir kalem; zengin sözcükleriyle akışkan bir form yakalayarak zihni açan ve ferahlatan bir isim: Vildan Çetin
ve onun “Ama” kitabıyla tamamlanan Kutsal Hayat Üçlemesi…
Ses, Kök ve Ama adlı kitaplardan oluşan ‘Kutsal Hayat Üçlemesi’, hayatın katı gerçekler ile sınanan iki kız kardeş Selin ve Ece ile akıl sağlığı yerinde olmayan ancak ikna kabiliyeti son derece yüksek, üstün bir zeka ve entelektüel kapasiteye sahip son Osmanlı beyefendilerinden Talat Kavak’ın hastalıklı hikayesini anlatıyor.
Farklı karakterlerin ağzından dile gelen, psikolojik gerilim tarzında yazılmış üçleme 90’ların başında geçiyor. Üç kitap da bilinç akışı tekniğinin doruklara ulaştığı başyapıt niteliğinde ve karakterlerin katmanlı yapılarını sergilemekten keyif alan bir üslubu barındırıyor.
Her kitap kendi başına özgün bir metin. Geniş açılımlı bir hikayenin farklı yüzlerini, herhangi bir yerinden başlayıp takip edebileceğimiz türden bir yapıtlar dizisi Dolayısıyla, okuyucu isterse, üçüncü kitabı gönül rahatlığıyla ilk kitabı olarak düşünebilir ve tersi düzü olmayan bir akış içerisinde karakterlerin iç girdabı eşliğinde hikayenin gerilimine kendini kaptırabilir.
Ama, iki kız kardeşin düşmanlıktan mutabakata ve son kertede iş birliğinden fedakarlığa dönüşen ilişkilerinin yeniden kurulma sürecini anlatıyor gibi görünse de, aslında Ses ve Kök’te kendisi hakkında tek kelime etmeyen Talat Kavak’ın geçmiş ile hesaplaşmasının da kitabıdır.
Fihrist olarak, yenilikçi üslup ve zengin bir dil ekseninde ilerleyen bu sürükleyici hikâyeyi sizlere sunmaktan mutluluk duyuyoruz.
Bilimkurgu dünyasında önemli ilklerin yazarı Olaf Stapledon, Ve onun düşünce dünyasını en yetkin şekilde aktardığı, felsefi sorgulamalarıyla okuyucuyu tehlikeli uçlara taşıdığı romanı, Tuhaf John!
Şunu gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki, bilimkurgu hiçbir zaman basit bir macera edebiyatı alttürü olmamıştır. Felsefenin derin sularında yüzen Olaf Stapledon, kendinden sonraki bilimkurguculara örnek olacak bir duruşla, daima zor ve sorulması gereken soruları romanlarında işlemiştir. Tuhaf John ise, ünlü filozof Nietzsche’nin “üstinsan” (übermensch) tezinin hayata geçirilmiş halidir. Hayali bir yaşamöyküsü şeklinde ilerleyen bu kitapta, zeka açısından toplumdan kopacak denli üstün bir kişinin hayatı tüm sert sonuçlarıyla birlikte işlenir.
Önemli bir konu da kitabın çıkış yılıdır: 1935 yılı, nazizmin gücünü tüm dünyaya göstermeye başladığı ve ırk tabanında tehlikeli sularda yüzmeye başladığı bir dönemdir. Bildiğimiz gibi soyut “üstinsan” fikri, Nazilerin elinde somut bir radikal ırkçılık kampanyasına dönüşmüştür.
Stapledon, doğrudan bu gündemin etkisinde kalmış mıdır bilinmez, ama bilimsel ve felsefi yükü ağır bilimkurgu metinleri hayata geçirmekten kaçınmayan biri için, gelecekteki aşırı eşitsizliklerin sonucunun ne olacağını sormadan geçmek imkânsızdı. Ki bu noktadaki eşitsizlik, biyolojik tabanda bir eşitsizliktir, unutmamalı. Diğer yandan, aşırı baskıcı bir eşitlik telaşı ile davranan toplumun totaliter tavrı ise diğer önemli husustur.
Dolayısıyla Fihrist olarak, her zaman olduğu gibi derin zamansız, ya da zaman-üstü bir klasik metin ile siz “gerçek” bilimkurgu okuyucularımızın karşısındayız.
Ahenk içinde inşa olmuş düşünsel bir dünya yaratma teşebbüsü…
Varoluşsal sorgulamalar içerisinde Sevgi Ozan, okurlarıyla birlikte düşünsel bir yolculuğa çıkıyor. Tanım ve nesnel felsefi yargılar içeren cümleler, bilinçakışına dönüşüyor ve iç konuşmalar şeklinde kendini gösteriyor; anlatı, bütüncül bir hedefte toplanıyor. Kelimeleriyle çıktığı bu yolculuğun içinde dans ederken, alışılmış felsefi dile başkaldırıyor.
Alışılmışın dışına çıkışını düzyazılarıyla gösterdiği gibi, şiirleriyle de adeta bir kitabe yaratıyor! Bunların yanı sıra, büyük düşünürlerin önemli eserlerinden hareketle yazdığı ilgi çekici ve bilgi verici yazıları, sizlerle tanışmayı bekliyor…
Acıdan beslenen bu yolculuk,
tutarsız ve yoğun hislerin içsesi,
derinlerde biriken potansiyeli,
tutarlı bir bina inşa ederek karşımıza çıkıyor.
***
“Yazarın sözleri okuru ne bağlar?
Onu okumak, okura dilde gün ışığına çıkamamış derinliklerde kendisiyle buluşmanın katharsisini yaşatacaksa, kesinlikle bağlar. İşte Ancak Söndüğünde Parlayan’da Sevgi Ozan’ın sözleri bu güce sahip. En usta kalemşörleri kıskandıracak kadar saf, doğrudan ve doğal olarak insan olmanın, bir genç kadın olmanın varoluşsal sancısını açığa vurmayı başarmış. Bir ustanın zekice bir senaryosu değil bu, çok genç bir yazarın, her beklenti ve her ölçütün yargısından bağımsızlaşmayı başarmış, kendi merkezini bulmuş orijinal bir dışavurum, masum ve güzel. Hiçbir türden görünüşlerine aldanmadan, Türkçe konuşulan dünyadaki genç kadınların varoluşsal duyumsayışlarına bilincin içerisinden bakabileceğiniz, belge niteliğinde bir özgün edebi örnek.”
Meriç BİLGİÇ
Hayatın akışında erken ya da geç kavramları yoktur.
Her şey tam da olması gereken zamanda olur.
Armina, Emre ve arkadaşları bunu küçük yaşlarda öğrenmişlerdi. Çocuk kalplerindeki o dipsiz yalnızlıklık öğretmişti onlara… Ve onlar, yalnızlıklarını kavuşturup bir aile olduklarında anlamışlardı kan bağının hükümsüzlüğünü. Sevgi her şeydi. Aşkları, dostlukları bütün yaraları iyileştirebilir, bütün kötülükleri alt edebilirdi. Öyle de olmuştu… Hayat karşılarına çıkaracağı zorlukları özenle seçerken onlar birbirlerine ve şarkılara tutunmuş, her seferinde güçlenerek devam etmişlerdi yollarına.
Peki ya hayatın sıradaki sınavı ayrılık olursa?..
Ya yalnızca şarkılar kalırsa tutunacak?..
Dilek Kızmaz, “…Ve Şarkılar Ölümü Çağırır” ile merakla beklediğimiz hikâyenin devamına kavuşturuyor bizi.
Zaman geçiyor… Hiç bitmesin dediğimiz anlarda ışık hızıyla, bir daha böylesi gelmesin dediğimizde ise akmıyormuşçasına.
Ve biz Armi, Emre, Mete, Gökçe, Arya, Cemre ve diğerleriyle defalarca kez yaşıyoruz böyle anları.
Dilek Kızmaz’ın usta kalemi, onları hayatın çetrefilli yollarında acısıyla tatlısıyla yürütürken bizleri ise kendi içimize döndürüyor. O saf ve güçlü tarafımızı gösteriyor. Unuttuğumuz o güzel aşkları, dostlukları hatırlatıyor.
Dünya Genelinde Pozitif Ayrımcılık:
Hindistan, Malezya, Sri Lanka, Nijerya ve ABD örnekleri üzerinden kapsamlı bir analiz
Sosyal politikalar alanında yaptığı araştırmalar ile ABD’nin en önemli liberteryen düşünürlerinden biri…
Sosyal bilimlerin bilimsel verilere ve olgulara sadık devi…
Rapor ve istatistikleri, ideolojik bağnazlıklara kurban giden alanlarda akademinin yüzüne vurmaktan çekinmeyen bir isim;
Avrupa ve Amerika’da sol liberal baskının zirve yaptığı günümüzde ismi tekrar gündeme gelen, kitapları tekrar tekrar basıma giden Thomas Sowell!
Ve pozitif ayrımcılık üzerine yazılmış en kapsamlı eserlerin başında gelen Dünya Genelinde Pozitif Ayrımcılık kitabı, yoğun bir çeviri çabasının ardından siz değerli okuyucularımızın ve araştırmacılarımızın karşısında…
Doksan yaşındaki bu zihni pak, zekâsı daima parlak siyahi dev, aslında hep buralardaydı. 70’lerde, 80’lerde, 90’larda söylediklerini söylüyor, verileri en yalın ve net bir şekilde açıklıyordu. Fakat akademinin sol yanlılığı siyasetteki popülizm dalgası ile birleşince, devletin aktif olarak politika üretmesinin verimsizliğini ve pozitif ayrımcılık uygulamalarının verimden ziyade sorun ürettiğini dile getirmesinin bir anlamı kalmıyordu.
Ta ki, 2010 sonrası politik doğruculuk ve ideolojik bağnazlıktan yorulmuş özgür düşüncenin savunusunu yapan kişiler ve kuruluşlar, onu tekrardan keşfedene kadar…
Elbet zekâsı hep takdirle karşılanıyordu fakat an itibariyla Thomas Sowell ismi bir kült olmuş durumda.
Pozitif ayrımcılık uygulamaları üzerine eğilen, bu konuyu teorik ve pratik karşılıklarıyla derinlemesine inceleyen belki de ilk ve en önemli Türkçe eseri hayata geçirmenin mutluluğuyla…
“Tolkien’in Orta Dünya evrenine hayran olan herkesin
okuması gereken harika bir eser.” – Jasper Kent
“Kadim destan geleneğinden alınmış sürükleyici
ve gürüldeyen bir Viking Destanı” – Gavin Chappel
“Parıldayan bir hayal gücünün ürünü ve zaman içerisinde
efsaneleşecek bir hikâye. Büyüleyici!” – Lila Azam Zanganeh
Viking mitolojisinin temel figürlerinden, Tolkien’in Gandalf’ına esin kaynağı olan, Gestumblindi!
Yoğun bir araştırmanın ve edebî çabanın ürünü, şimdiden klasik olmaya aday, efsanevi bir yolculuk romanı sizleri bekliyor.
Cücelerden elflere, fantastik dünyanın kapıları siz Fihrist okuyucularına açılıyor.
“Hiçbir Yerin Ortasında” söze başlayan Bekir, yıkıcı soruların eşliğinde zihnini eşeliyor, hiçliği yıkma teşebbüsüyle adım adım ilerliyor.
Birçok yerin arasında ve arafında kalan Bekir, sorularla kendine ulaşma gayretine giriyor.
Çaba gösteriyor kısacası, “hiçbir yer”i, en azından “bir yer” yapma çabası… Mühim olan da bu değil mi? Çaba, zerafetidir arayışta olanın. Çaba, yolun güzergahını belirleyendir.
Ve sorguysa, hakikate ulaştıracak yolun tek ana hattı…
Bekir, masumiyetini platonikliğiyle ve öze-yönelimle sağlıyor. İnsandan öteye koyuyor sevgilisini ve inanarak devam ediyor yoluna. Yanılgı mı? Kim demiş…
Ebubekir Karakaya; özgün ve duru, yine de keskin üslubuyla okuyucuyu içine alıyor; bir çırpıda bitecek ama etkisi devamlı sürecek yoğun bir anlatı ortaya koyuyor. Öykü ve anlatının bu keyifli iç içe geçmişliği, bilinçakışı yönteminin akışkanlığı, muhatabını keyifle gezdiriyor “hiçbir yerin sonsuzluğu”nda…
Fihrist, tutku dolu okuyucularına bu ısrarlı mizacın ürünü olan yoğun metni armağan ediyor ve iyi okumalar diliyor.
Müthiş bir araştırmacı çabanın ürünü,
19. yüzyıl romantik kültürel araştırmacılığın yansıması olarak hayat bulmuş, kendinden önceki araştırmacıların bıraktığı yerden devam eden bir mantıkla Pavol Dobsinsky’de noktalanmış, 8 ciltlik ve 90 masallık koca bir yazın inşası…
Halkbilimi araştırmacılığının ürünlerinden biri olan bu nadide eseri, bölge ülkelerin çoğunun sahiplenebileceği fakat en temelde Slovak kültürünü yansıtan bu kıymetli derlemeyi Türk okuyucusuna ve araştırmacılarına sunmak bizi son derece mutlu ediyor.
Türkçede ilk kez okuyacağınız ve özenle seçilmiş bu otuz Slovak masalı, hem hepimize çocukluğunda okunan yahut şimdi çocuklarımıza okuduğumuz popüler dünya masallarının tıpkısını hem de Slovak halkının, kültürünün ve dilinin kendine has izlerini taşıyan özgün, hayrete düşürücü ve yer yer de biraz korkutucu dünyasını anlatıyor.
Tıpkı kitap boyunca bizim yapacağımız gibi masalların toplayıcısı Pavol Dobsinsky de diyar diyar gezerek, kan ter akıtarak ve tabiri caizse göbeğini çatlatarak Slovak kültürünün bu nadide incilerini günümüze aktarıyor. Bu seçmece masallar da tıpkı her masalda olduğu ve olması gerektiği gibi kurnaz ve çıkarcı değil de dürüst ve iyi karakterli olmayı; cebinde akrep varmış gibi davranmayı değil de eli açık ve paylaşımcı olmayı; kötü işlerden, sözlerden, davranışlardan ve inançlardan uzak durup yalnızca iyiyi ve doğruyu kovalayıp sahiplenmeyi öğütlüyor.
Bu kıymetli eseri Türkçeye kazandırmanın mutluluğuyla, Fihrist ailesi olarak sizlere iyi okumalar diliyoruz.
Biri top peşinde koşar, diğeri peşinde koştuklarını yazar. Kimine göre milyarlık dünyada sıradan iki nokta, kimine göreyse bir çifti aile yapan iki hayta.
Küçüklükten beri hep çok zekilerdi. Hatta hiç küçük olmamışlardı. Büyümüş de küçülmüş lafının iki bedene bölünmüş hâliydiler. Akranları agu bugu diye etrafta gezerken onlar Aganta Burina Burinata’yı çoktan sökmüş, sol yanına Halikarnas Balıkçısı’nı yapıştırmışlardı. Yeri geldi aralarında bir tanecik fark olsun diye biri basketbol oynamayı bıraktı ama yine de denge değişmedi, aynı boydalardı.
Sohbet edeceklerse iki lafın direkt boynunu kırarlardı, belini kırarak acı çektirmeye gönülleri razı gelmezdi. Her şeyden önce sırt sırta verdiklerinde kendilerinden eminlerdi. Hatta zamanında küçük dağların yaratılış kadrosunda bulunduklarına dair iddialar bile ortaya atılmıştı ama yaşları bu iddiaları çürüttü. Sadece kardeş değillerdi. Aynı zamanda ikizlerdi. Birbirleri için varlardı. Çünkü ikizler birbirinin aynasıydı.
Fihrist Kitap olarak, Agâh Ensar Can’ın keyifli, muzip ve yediden yetmişe her okuyucunun aile sıcaklığını hissedeceği bu samimi romanını sunmaktan mutluluk duyuyoruz.
Keyif dolu okumalar dileriz.
Bursa merkezini ardınızda bırakıp görece küçük bir tepeyi aştığınızda karşılar sizi Gemlik, bir hayalden de güzel manzarasıyla. Şaşar kalırsınız, eğer Orhan Veli’nin müjdesinden haberdar değilseniz.
Gemlik’e Doğru Denizi Göreceksin, ismini aldığı “Sakın Şaşırma” şiirine tezat oluşturacak kurgusu ve içerisindeki memleket olgusu ile okuyucuyu bir deniz kıyısında ürpertici bir yolculuğa çağırıyor. Bu yolculuk, ölümsüzleşen bir aşkı müjdelerken omuz omuza vermiş bir dostluğu ise intikama sürüklüyor.
Yolu Gemlik’ten geçenlerin haz duyacağı, henüz geçmemişlerin ise geçmesini arzulayacağı roman, hikâyeleriyle birbirini tamamlayan üç ana karakterin çarpıcı gerçeklerini gözler önüne seriyor.
Kadir Turan bu eseriyle mekânın ruhunu kurgusuna özenle işliyor ve sokakların keskinliğini gerçekçi bir eda ile okuyucuya sunuyor.
Bu sürükleyici romanı, okuyucularımıza sunmanın mutluluğu ile…
20. yüzyılın ilk “çok ama çok satan” bilimkurgu klasiği; sonraki kuşak tüm bilimkurgu yazarlarının anılarında büyük yeri olan, etkisi Star Wars dünyasından Avatar filmine kadar her bilimkurgu yapıtında hissedilen, eşsiz bir gezegenler arası macera dizisi…
Mars’ın meşhur kahramanı John Carter ve Barsoom dizisi, üçüncü kitabıyla karşınızda: Mars Komutanı!
Fihrist Kitap olarak Edgar Rice Burroughs gibi bir dehayı ve onun meşhur “asi” karakterlerinden John Carter’ı sizlere sunmaktan gurur duyuyoruz.
John Carter’ın Mars’ı, yaşayan, su kaynaklarını ve rakip ırkları barındıran bir gezegen. Unutmayalım, 1920 ve 1930’larda Mars’ta hâlâ hayat olabileceği ifade edilmekte; su kaynakları bitmeye yaklaşmış, ölmek üzere olan bir gezegende canlıların yaşamasının mümkün olduğuna dair bilimsel teoriler dillendirilmekteydi. Dolayısıyla Mars, kendi fiziksel koşulları içerisinde, macerası bol bir hikâye vaadinde bulunuyor okuyucularına.
Şunu dile getirmek isteriz; idealist bir ruhla yola çıktığımız bu yayımcılık serüveninde, Fihrist Kitap olarak, talep olsun ya da olmasın bu değeri büyük diziyi hayata geçireceğimize, Türkçeye bu kıymetli dünyayı aktaracağımıza dair kendimize söz vermiştik. Okuyucumuzun John Carter’ı bu denli sahiplenmesi bizi fazlasıyla mutlu etti ve çabamızın sizler tarafından karşılık bulması bize gereken enerjiyi verdi. Emin olun, John Carter III: Mars Komutanı sizin talebinize cevaben hayat buldu…
Sizlere Şimdiden Pek Keyifli Okumalar…
Sürdürülebilirlik, işlevsellik, verimlilik, kurumsallık, devamlılık…
İş dünyasının ve hatta günlük yaşamın gözde kavramları.
Bu kavramların tanımları ve terimsel olarak ne anlama geldikleri üzerine çokça şey okumuş olabiliriz ama günlük hayatta neye karşılık geldiklerini, özellikle Türkiye gerçekliğinde bu genel tanımların önemini kavramak yorucu bir serüven. Bu terimler hepimiz için sanki fazla “ithal”, üzerimizde eğreti duruyor gibiler…
Temel bir sorundan, yani gelişmiş bir teknolojiye sahip olmaktan ziyade bu nitelikli iş kültürünü edinmenin zorluğundan yola çıkan Hasan Taha Göka, nerede devamlı olarak tökezlediğimizin analizini yapıyor ve samimi bir dille, örnekler üzerinden öğretici bir eser meydana getiriyor.
Türk işi ya da “profesyonelleşememişlik”, acelecilik, duygusallık, adına ne dersek diyelim… Tüm bu gereksiz sahiplendiğimiz ve adına “kültürel kodlarımız” diyerek sempatik bir kıvama getirdiğimiz özellikler pekala değişime uğrayabilir. İşte bu kitap, belki bir mekanik teknoloji gibi, öğrenilmesi ve yöntem olarak benimsenip hayata geçirilmesi gereken “yönetişim teknolojileri” olarak düşünülebilir. Sosyal bilimler üzerinden baktığımızda, iş hayatımızı ve hatta tüm yaşantımızı kapsayan bu yöntemler, bir tür kompleks toplumsal teknolojiler olarak adlandırılabilir. Ne de olsa, toplumlar daha karışık yapılar halini almaya başladıkça, daha nitelikli yönetişimsel modeller hayata geçirmek bir zorunluluk oluyor. Bu gözle bakıldığında, evet, bu yeni dünyanın yeni işleyişine uyan iş prensiplerini sahiplenmek mümkün ve oldukça önemli… İşte Hasan Taha Göka, bu bakış açısıyla ve samimi bir dille, güncel hayattan örnekleri de konunun içine dahil ederek okuyucuya çözümler sunuyor; kuramsal kısmı hızlıca inşa edip, okuyucuyla “doğrudan” konuşmaya başlıyor…
Bu değerli kitabın iş hayatı içerisindeki okuyucumuza verimli bir sürdürülebilir iş modeli inşa etmesine katkı sağlaması dileğiyle…
“Çarenin sokakta olduğunu çok geç anlamadım ama evin sokağa bakan hiçbir tarafı olmadığını şimdi anlıyorum. Dışarıyı içeriye taşıdım bu yüzden, içeriyi dışarıya taşıracağım onca şey varken hem de.
Fısıltıya dönüşsün istiyorum geçmiş.
Kısık ateşte kaynayan suyu özlüyorum.”
Sessizliğe İsim Verme Masrafları, taşra matematiğinin bir türlü çözülememesinin kasvetinden yola çıkıyor; önce ilişkilerin meydana getirdiği olaylardan, kavram ve nesnelerden nem alarak şiirsel dilin esnekliğini işaretliyor.
Öykünün ve düzyazının sınırlarında durmayan Mahmut Aksoy’un bu metinleri çağımızın gündelik yaşamına katlanmanın zorluklarına formül bulmaktan sıyrılıp, uzaklaşan anılara sığınmayı red ederek bugünün berraklığına yanaşık bulanıklığın fikre dikilmesi için iğne ve iplik uzatıyor.
***
Yeni diller inşa etmenin merakı bu uğraşın merkezinde. Bu sessizlik, yeni diller özelinde kendini sunabilir ancak. Mahmut Aksoy yarattığı dil ile taşranın, sokağın öznel yapısını deneyerek yanılıyor ve deneyerek yanılıyor; gün sonunda, deneyimlerin toplamında nesnel bir yapı inşa ediyor. Taşlaşan ve taşıtlaşan bu deneyimler abidesi, varlığını okuyucuya sunuyor, varlığıyla okuyucunun taze algısında “zaten hep buradaydım, zaten hep bu tonda oluşuyordum” hissi yaratıyor. Açıklayıcı, açılımlara meyilli ve iştah arttırıcı bu dil… Dil yeni, ama aynı dil, sanki ezeli ve ebedi sabitlik merakı taşıyor.
100 milyona yakın satış rakamlarına ulaşan 24 kitaplık dizisiyle ve zaman içerisinde sayısız oyun, çizgifilm, dizi ve sinema uyarlamalarıyla Tarzan, gerçek bir klasik,
20. yüzyılın en önemli edebiyat olaylarından biri…
Tarzan, uzun soluklu bir dünyanın ikinci kitabına kapı açarken karşımızda ve biz, bu karakteri ya da hikayeyi tanıtmaya ihtiyaç dahi duymuyoruz. Herkesin ama herkesin o ya da bu şekilde tanıdığı bir dünya bu: Afrika’nın vahşi ormanları ve her kültürde yansıması olmuş vahşi karakteri: Tarzan.
Bu dünyanın kırıntılarına kulaktan dolma bir şekilde sahibiz, peki hikayenin tamamına,
özüne ve hareketi bol, macerası bol detaylarına girmeye,
elinizden bırakamayacağınız bu dünyayı derinlemesine deneyimlemeye ne dersiniz?
Fihrist olarak bu dünyayı Türkçeye kazandırmanın gururuyla, sizi Tarzan dünyasının “bütün”üne davet ediyoruz.
Belirtmek gerekir ki, Fihrist, macera kitaplarını asla sadece birer macera kitabı oluşuyla okuyucuya sunmamaktadır. Bu durum, Tarzan için de geçerlidir; Tarzan’ın derin bir bağlamda okunabileceğini, hatta okunması gerektiğini düşünüyoruz. Giriş yazılarında Tarzan’ın tarihi, kültürel ve felsefi konumu, neden Sosyal Bilimler için de önemli oluşuyla ilgili açıklamalar; okuyucuya Tarzan’ı derin okuma imkanı sunacaktır.
Maceraseverler, entelektüel çaba güdenler,
Şimdiden Tarzan dünyasına hoş geldiniz diyoruz.
Çağının göz bebeği olarak birçok düşünürün zihninde güçlü bir yer edinmiş, şimdilerde ise her akademik metinde eleştiri oklarının hedefi olan felsefi akım, Pozitivizm
ve onun en önemli kurucularından, Auguste Comte.
John Stuart Mill’in önemli analizleri eşliğinde, pozitivizme dair “açıklayıcı” bir metin duruyor karşınızda. Elbet böylesi önemli bir felsefecinin kaleminden çıkan bu metin, konuya derin bir bakış açısı sunuyor. Dönemi itibarıyla fazlasıyla gündemde olan bu konu üzerine yazılmış, bu denli kapsayıcı ve objektif sayılabilecek ilk eserdir diyebiliriz. Hatta, söylemek gerekir ki, pozitivizmin sağlam temellere oturmasında John Stuart Mill gibi ünü daha hayatta iken sınırlar aşmış bir felsefeci tarafından incelemeye tutulup, tutkulu bir idealist olan Comte’un aksine, nesnel bir tutum ile okuyucuya sunulmasının önemi büyüktür. Dolayısıyla bu kitabın pozitivizmin kendi tarihinde önemli bir yeri vardır diyebiliriz.
Günümüzün entelektüel kolaycılıklarından biri, pozitivist tutumu keyfince eleştirmektir. Elbet 19. yüzyıldan bu yana konu üzerinden çok sular akmış ve bilimsel düşünce, “bilimadamı”nın kendi doğasını fazlasıyla sorgular bir boyuta ulaşmıştır. Bu kitabı Fihrist olarak biz, kolaycılığa kaçmadan, bilim tarihinin en önemli akımını nesnel bir çerçevede değerlendirme niyetiyle siz değerli okuyucularımıza sunmak istedik.
Bilimin bu tutkulu hizmetçilerinin ve peygamberane dilleriyle önde gidenlerinin arzusu, en temelde bilme arzusuydu. Bildiklerini “zannetme” konusunda biraz fazla özgüvenliydiler, evet; fakat günümüz göreceliliğinde ve hakikatin varlığını reddeden nihilizminin içinde, bu bilme arzusunun kimlik bulmuş haline tekrar dönmek ve sorgulayıcı bir tutumla incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Bu, zamansız eser de tam olarak bu sorgulamayı yapabilmemize olanak sağlayabilirse, ne mutlu…
Amerikan Edebiyatı’nın temel isimleri arasında yer alan Stephen Crane (1871 – 1900), kısa süren yaşamına rağmen ardında modern öykücülüğün başyapıtlarından sayılabilecek eserler bırakmış bir dehadır. Gerçekçi, doğacı ve sembolist edebiyatın izleri görülen öyküleriyle (aynı zamanda romanları ve hatta şiirleriyle) döneminin önemli isimlerini ve sonraki nesil yazarları etkilemiştir. Mark Twain ondan büyük övgülerle bahseder, Ernest Hemingway onun hakkında konuşurken, sanki üstadını anlatır gibidir. Doğasının özü şairliğinde gizli olsa da öyküleri ve romanları ile Amerikan edebiyatının klasik isimleri arasında yer bulmuştur.
Yazarın başyapıt olarak adlandırılacak öyküsü ise “Açıktaki Kayık”tır (The Open Boat). Bu kitapta size Açıktaki Kayık’ın yanında 3 farklı öyküsünü vererek Crane’in öykücülüğünü derinlemesine inceleme imkanı sunmak istedik. “Fırtınadaki Adamlar” parasız ve evsiz insanların hayatla mücadelesini resmeder; “Beş Beyaz Fare” şans ve kader faktörünü işler. “Bir Sefalet Deneyimi” ise evsiz ve parasız insanların yaşam savaşını anlatırken buna yol açan sistemi de eleştirir.
Öykülerindeki yalın üslubu öylesine güçlüdür ki durumun amaçsızlığı ve karakterlerin umut dolu bekleyişleri, okuyucuyu anın içine adeta hapseder. Anlamsızlık, sıradanlık ile hayatta kalma dürtüsünün en doğal hali bu öykülerde yer alır. Savaş muhabirliği yapmış olmanın verdiği net ve keskin bakış açısı, kaleminin dokunduğu her cümlede hissedilir. Günümüze kadar gelen Amerikan Edebiyatı’nın temel dürtüleri arasında kabul edebileceğimiz bu vahşi doğanın, vahşi toplumun ve kendi başına vahşiliğin sıradanlığı onun öykülerinde, derin bir şekilde kendini göstermektedir.
Fihrist, siz değerli okuyucuya,
keyifli ve zihin açıcı okumalar diler.
olağan ve sıradanlaşmış yoksulluk
renkleri çaresizlikle mücadele ediyor
ucuz elbiselerin
ve içine sığabilen silik uçurtmaları
hiç şüphesiz yaylım ateşine tutuyor kırlangıçlar
tırnaklarında ölüm postları
ışığın kırılmasıyla henüz ulaşıldı modern
ve bir o kadar çıplak bedenlere
resmiyete döküldü hissettiklerim
devlet dairesinde sıra beklerken
karmaşalar çaldı kulağımın kapısını
hissetmem için sorular farklı olmalıydı
fakat anne kızlık soyadı
soruluyor; aç, çıplak ve bir o kadar
modern şahsiyetlere
bireyin karda yürürken açtığı çığırdır us
fayans aralarındaki kimyasaldır
ayağını dünyasından kaydıran
kırk kırık kemiğinde
hırstır varsayılan
Söyleyişinin kudreti olsun hevesinde, daimî bir nida ile alıcısına ulaşsın niyetinde. Berat Yılmaz. Bir kızgınlık, köşe başı bir diklenme, mert bir deyişin eşliğinde büyülü bir soyut ile “dur” dedirten irade… Söyleyişinin harareti soyutun, kapalının, gizin içinden hissediliyor sanki, dumanı üstünde. Nefesin şehveti, ciğerin derin bir soluk ile yükselişi, inişi ve bir daha yükselişi…
Berat istiyor ki kelimeler hizama çekilsin. Arzunun ve İstencin anlamı bükme talebi… Berat istiyor ki, büyükçe ifadeler belirsin dilimde, kelimeler… her tanesi keskin darbemi taşısın, kırılsın!
alkan.