Kitaplar

Fihrist Kitap bünyesinde çıkan tüm kitapları tanıtım bültenleri ile birlikte bu sayfada bir arada bulabilirsiniz. 

Kitaplar Tam Liste

1- Söylem – Ömer Alkan (Deneme) | 136 sf. |
2- Söylev – Ömer Alkan (yakında)
3- Buyruk – Ömer Alkan (yakında)
4- Kan – Ömer Alkan | 96 sf. |
5- Kın – Ömer Alkan | 100 sf. |
6- Kor – Ömer Alkan | 96 sf. |
7- Kut – Ömer Alkan | 96 sf. |
8- Kahve Arası Sanat Konuşmaları – Ömer Alkan / Selman Bilgehan (Anlatı – Diyalog)
9- Salınım – Meral Bağcı |72 sf. |
10- Güzel – Ömer Alkan (Anlatı) | 76 sf. |
11- Deri Kalınlığında – Mustafa Çapa (Roman) | 128 sf. |
12- İçeri – Emre Erol | 72 sf. |
13- Yük Yukarı – Berat Yılmaz | 80 sf. |
14- Kırılca Adam – Edward Page Mitchell | 140 sf |
15- Görüşün Ölümü – Batuhan Çağlayan | 66 sf. |
16- Ay’daki Adam – Francis Godwin | 82 sf. |
17- Distopya – Alparslan Bozkurt | 148 sf. |
18- Xipehuz: Şekiller – J. -H. Rosny Âiné | 92 sf. |
19- Summerfield Vakası – William Henry Rhodes | 116 sf. |
20- Tuğla Ay – Edward Everett Hale | 132 sf. |

21- Son Adam – Jean Baptiste de Grainville | 216 sf. |
22- Dünyanın Efendisi – Robert Hugh Benson | 372 sf. |
23- Max ve Moritz (çizimli) – Wilhelm Busch |136 sf.|
24- Çağdaş bir Ütopya – H. G. Wells | 332 sf. |
25- Aşka Övgü – Derleyen: Enes Gider |132 sf. |
26- Kısa Kısa Sevinçlerdi – George Orwell | 88 sf. |
27- Doğanın Ölümü – J. -H. Rosny âiné | 190 sf. |
28- Dünyanın Daimon’u – Percy Bysshe Shelley | 92 sf. |
29- Tertemiz Delirmeler – Sahir Bey | 204 sf. |
30- Mizora – Mary E. Bradley Lane | 284 sf. |
31- Ölümsüz Cümleler – Polat Onat | 364 sf. |
32- Pitsim Garı – Gürkan Kadıoğlu | 314 sf. |
33- Yeni Amazonya – Elizabeth B. Corbett |182 sf.|
34- Ay’a Yolculuk – George Tucker | 214 sf. |
35- John Carter: Mars Prensesi – E. R. Burroughs |252 sf.|
36- Erkek Hakları – Annie Denton Cridge | 124 sf. |
37- Üniversiteler Üzerine – John Stuart Mill | 96 sf. |
38- Geleceğin Cumhuriyeti: Sosyalizm Gerçeği – Anna Bowman Dodd | 72 sf. |
39- Türkiye’nin Yaşayan En İyi Yazarı – Polatonat | 228 sf. |

Kimilerine göre Rosny aîné’den önce “gerçek” bilimkurgu yoktur. Tarihsel anlamda yerini Jules Verne’den sonra, H. G. Wells’ten önce olarak konumlandırabileceğimiz Rosny aîné’nin eserleri “bilimsel” kurgunun temellerini attığı için büyük önem taşımaktadır.

Rosny aîné literatüründe Türkçeye kazandırdığımız üçüncü kitap olan “Uzay Seyyahları” eleştirmenler tarafından yazarın baş yapıtları arasında her zaman ilk sıralarda bulunmaktadır. Hatta Rosny aîné üçlüsü olarak belirtilen kitaplar, tarihsel sırasıyla “Xipehuz”, “Doğanın Ölümü” ve “Uzay Seyyahları” olarak seçkilerde yer almaktadır. Bunun yanında 83 yıllık yaşamında Rosny aîné (1856 – 1940) birçok bilimsel ve teknolojik yeniliği doğrudan tecrübe etmiş̧ ve bu değişiklikler neticesinde yeni ürünler vermiştir. İşte “Uzay Seyyahları” bu minvalde düşünülebilir; yazarın “dünyadışı mekânlarda gezen seyyahlar” tadında bilimkurgu örneği olarak kendi literatüründe bir ilktir.

“Astronot” kelimesinin isim babası olarak bilinen ve bilim dünyasıyla daima içli dışlı olan Rosny aîné, uzay hakkındaki güncel düşüncelerden beslendiği gibi bilim insanlarına çokça ilham olduğu da bilinmektedir. Böyle bir bilimkurgu dehasının 1925 yılında yayımlanmış̧, belki de başyapıtı olarak adlandırılan “Les Navigateurs de l’infini” adlı eserini titiz bir isçilik sonucu Türkçeye kazandırmaktan “infinite” bir mutluluk duyuyoruz.

İyi okumalar dileriz.

Ömer Alkan

XL: Klasik / Şiir (Yakında)

19. yüzyılın ilk yıllarında yeşeren ve değeri büyük bu şiirler, açık bir şekilde aynı dili kullanmakta ve birbirleriyle konuşmaktadırlar. Dünyanın sonu imgesi her şiirde fazlasıyla hissedilmektedir; karanlık ve distopik bir yıkım içinde, şehirlerin ve kötücül hislerin ortasında insan kendiyle baş başa kalmıştır. İngiliz romantik akımının büyük isimleri bu temayı çok sevmiştir. İçinde geçmişin karanlığını barındırdığı kadar, gelecek adına mübalağalı bir haykırışın da sesidir bu çalışmalar. Tam da romantiktir…

Bu şiirler, ruhları itibariyle aynı kaotik gerilimden beslenmektedir: şehirlerin ve dünyanın yıkımının tutkulu anlatısı. Bu eserlerin ilham kaynağı, Jean-Baptiste de Grainville’in “Son Adam” adlı apokaliptik distopya anlatısıdır denilebilir. Dolayısıyla, bu şiirlerin birliktelikleri oldukça önemlidir çünkü birbirleriyle konuşmaktadırlar. Aynı meclislerde bulunan ya da iletişimlerine olanak sağlayan belli başlı dergiler aracılığıyla temas hâlinde olan bu romantik şairler, bir yazın meydana getirmişlerdir: Son Adam yazını…

Endüstriyel şehrin ortaya çıkışına ve saldırgan bir şekilde doğayı ve insanı yıkıp geçmesine yeni yeni tanık olduğumuz bu dönem, 1810’lar İngilteresi’dir. Dolayısıyla romantik ruhun bu ilerici ve bir yandan eleştirel isimleri, kıyamet senaryolarıyla hem dinsel hem de doğacı bir tepki dile getirmektedirler. Son Adam imgesi bu yüzden fazlasıyla dinseldir ama bir o kadar dindışı ve insan merkezlidir. Okurken fazlasıyla hissedeceğiniz bu tutku dolu romantik idealizmi, Fihrist Kitap olarak sizlere sunabilmenin  mutluluğu içerisindeyiz.

Ömer Alkan

“…Yaşadığım tuhaf durum, ani bir aydınlanma ve hızlı bir bilinç ışıması neticesinde olmadı. Yavaş yavaş şekillendi, aheste aheste vaziyetini duyurdu. Siz de takdir edersiniz ki bireyin, kendi şahsının var olmadığını anlaması ve kabullenmesi, öyle hemen yenilir yutulur cinsten bir durum değil…”

Cem Balçöz “Türkiye’nin yaşayan en iyi yazarı” olduğunu iddia eden bir paranoid şizofreni hastasıdır. Kuzeni Tekcan ise ağır depresyonlu ve obsesiftir, etrafında gördüğü her şeyi sayma takıntısından muzdariptir.

Bu iki hastanın da terapistliğini yürüten Doktor Nazife, hiç ummadığı bir şekilde şiddet sarmalıyla örülü, kıskançlıkla bezeli, tuhaf bir aşk üçgeninin ortasında bulur kendini.

“Ahlat Ağacı” filminde Nuri Bilge Ceylan’ın, “Taşra Mektubu”na yaptığı referanslar ile gündeme oturan Polat Onat, özünde tutku dolu ve yazma eyleminin yüceliğine kökten bağlı bir yazar.

“Türkiye’nin Yaşayan En İyi Yazarı”; Onat’ın edebi sınırları zorladığı ve karakterleri aracılığıyla yazarlık eyleminin kökenine inmek için keyifli ve trajikomik bir üslup sergilediği, şimdiden klasikler arasında kendine yer bulabilecek denli güçlü bir eser. Kısacası, sıkı bir edebiyat olayı.

Bu değerli eseri Fihrist Kitap olarak siz okurlarımıza sunmanın mutluluğu ile.
İyi okumalar.

“Ne bir anne olan ne de evi çekip çeviren” bir kadının erkeğin gözünde değeri nedir? 

Kadın, erkekle her anlamda eşit olduğunda, bu iki cins birbirine arkadaşlıktan başka ne his besleyebilir? 

Acaba o kutsal dediğimiz “annelik” bir pranga mıdır kadınlar için? 

Belirgin farkların olmadığı bir dünyada yaşamaya değer bir şey var mıdır? 

Bu sorular eşliğinde ilerleyen “Geleceğin Cumhuriyeti” adlı ilk dönem feminist ütopya,  birinci feminist dalganın aslında  günümüze ait temalara ne denli derinlemesine indiğinin göstergesidir. Anna Bowman Dodd (1858 – 1929), ilk dönem feministlerinin muhafazakar duruşlu figürü olarak literatürde kendine yer bulmaktadır. 

1887 yılında yayımlanan bu kısa distopik hikaye ile 2050 yılında New York’ta bir sosyalist dünyanın sorgulamasını yapan Dodd, aşırı eşitlikçi bir feminizmi de sorgulamaya alır. Bu anlamda sorgulamaları bazı noktalarda dindar bir karşı çıkıştan ziyade, liberal bir feminizmi andırır. 

Fihrist olarak, “feminist ütopyalar” dizisinin temel amacı feminist yazının kökenlerine inip bu denli zengin literatürdeki farklı sesleri ortaya çıkarmaktı. Türkçeye ilk defa kazandırdığımız bu eserler ile düşünce zenginliğine katkıda bulunduğumuzu hissetmek, bizim en büyük mutluluğumuz. İyi okumalar dileriz. 

Ömer Alkan

XXXVII: Özgün Düşünce Dizisi / Düşünce

Üniversiteler Üzerine
John Stuart Mill

Fihrist olarak, 2021 yılının ilk günlerinde bu çalışmayı hayata geçirme kararı almış; özgür düşünce platformlarının savunulması ve üniversitelerin öneminin altının çizilmesi yönünde bir tavır belirlemiştik. O tarihlerde, özerk üniversite fikrinin Türkiye’deki son kalesi olan Boğaziçi Üniversitesi “düşmek üzere” idi. Bu yüzeysel ve doğrudan politik heves doğrultusunda çıkarılan iktidar savaşının yanında, özgür düşüncenin merkezi olan özerk üniversite olgusunun binyıllara varan derin bir tarihi ve felsefi zemini olduğu aşikâr. Bu bilinçle konuya yaklaştığımızda, özgür düşünce platformlarının en önemli savunucusu John Stuart Mill’in karşımıza çıkması kaçınılmazdı.

Bu yapıt, John Stuart Mill’in kaleminden çıkan bir mektup ve dudaklarından dökülen uzun bir konuşma metnini içermekte; ünlü İngiliz düşünürün eğitim ve üniversiteler üzerine saptamalarını ve görüşlerini açık bir dille ortaya koymaktadır.

Üyesi olduğu İngiliz Parlamentosu’nun görevlendirdiği Mill, mektupta, vakıf okulları bağlamında İngiliz eğitim sisteminin durumunu ele alır, sorunları gözler önüne serer ve uygun gördüğü çözüm önerilerini sunar. İkinci metin ise, kendisine fahri rektörlük unvanı verilmesi onuruna Saint Andrews’te kültür üzerine yaptığı konuşmadan aktarılmıştır. Bu uzun konuşmada Mill, yer yer İskoç ve İngiliz eğitim sistemlerini karşılaştırırken, genel itibariyle evrensel olarak geçerli sayılabilecek iyi eğitimin ana hatlarını çizer.

Metinlerde dile getirilen konuların günümüz akademik dünyasında ne denli geçerli olduğunu görmek, hem John Stuart Mill’in liberal görüşlerinin evrenselliğinin hem de akademik dünyanın yaşadığı sıkıntıların evrenselliğinin kanıtıdır diyebiliriz.

Fihrist olarak bu değerli çalışmaları Türkçe yazınına kazandırmanın mutluluğu ile, sizlere iyi okumalar dileriz.

Ömer Alkan

1870 yılında, dokuz rüya anlatısı şeklinde yayımlanan “Erkek Hakları”, tarihin ilk feminist ütopya denemesi olarak kabul edilir. Cinsiyet rollerinin değiştiği ve erkeklerin eşitsizlikle boğuştuğu bir dünya olan Mars’ta erkeklerin hak arayışını okuyucuya sunar. Teknolojik gelişmelerden örnekler de rüyaların içerisine bolca serpiştirilmiştir fakat metin için önemli olan cinsiyet odağındaki toplumsal sorunlardır.

Elbet, “Erkek Hakları” nitelik olarak tam bir roman değildir; bu ünvana, feminist ütopyalar literatüründe ilk “tam” feminist ütopya olarak anılan Mary E. Bradley Lane’nin 1880 yılında yayımlanmış olan “Mizora”sı layık görülmüştür. Fakat bu durum, “Erkek Hakları”nın edebi yetkinliğine, Cridge’in düşünsel ve dil becerisine gölge düşürmemektedir. Annie Denton Cridge, James Joyce ve Virginia Woolf gibi yazarların kullandığı “bilinç akışı” tekniğinin öncülerinden biri olarak anılacak kadar edebi yetkinliğe sahip bir yazardır. Aynı zamanda, kocasıyla beraber çıkardıkları ilerici bir gazeteci olan “Vanguard” adlı gazete aracılığıyla, kadın erkek eşitliğini öngören yeni bir dini akım savunusu ile fark yaratmışlardır.

ABD tarihinde en önemli feminist figürlerin başında gelen, hatta 1872 yılında ilk kadın başkan adayı olarak seçimlere katılan Victoria Woodhull’un haftalık dergisinde kendini göstermiş olan Annie Denton Cridge, dönemin hararetli tartışmalarının merkezindeydi. Fihrist Kitap olarak onu ve kadın hareketleri yazınında temel taşlardan biri olarak kabul edilen “Erkek Hakları”nı Türkçeye kazandırmaktan duyduğumuz mutluluğu dile getirerek, sizlere iyi okumalar dileriz.

Ömer Alkan

John Carter: Mars Prensesi
Edgar Rice Burroughs

Ünlü astrofizikçi Carl Sagan’ı çocukluk yıllarında etkisi altına almış ve onu Mars hayalleriyle, başka bir gezegende yaşamın var olduğuna dair sorgulamalarla büyütmüş bir klasik;

Fahrenheit 451’in ve daha birçok distopya ve bilimkurgu metinlerinin yazarı Ray Bradbury’nin hayranı olduğu bir dizi, John Carter’ın Mars maceraları…

Arthur C. Clarke gibi bilimkurgu dehasına ilham olmuş bir eser; ilk dönem bilimkurgu filmlerinden David Cameroon’ın Avatar filmine kadar çokça yapımı, eseri ve literatürü derinden etkilemiş bir eser ile karşınızdayız. Fihrist Kitap tarafından titizlikle hazırlanan serinin ilk kitabı Mars Prensesi ve ardından devam edecek olan Barsoom dizisi artık Türkçede, sizinle!

1912 yılında Edgar Rice Burroughs gibi bir kurgu ustasının elinden çıkan bu kitap, zamanının Mars hakkındaki tüm bilimsel gerçekliklerine riayet edilerek yazılmış bir hikâyedir. Eser, Mars yüzeyinde su kanallarının varlığı üzerine bilimsel spekülasyonların daha yeni yeni yapıldığı bir zamanda yayımlanmıştır; dolayısıyla, Mars’ta yaşamın olması ihtimalini vurgulayan bu hikaye, o dönem için çığır açıcıdır.

Fihrist Kitap olarak Edgar Rice Burroughs gibi bir dehayı ve onun meşhur “asi” karakterlerinden John Carter’ı sizlere sunmaktan gurur duyuyoruz.

Ay'a Yolculuk
George Tucker

Ay’a Yolculuk, Amerikan bilimkurgusunun ve genel anlamda bilimkurgunun ilk önemli metinlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Jules Verne’in “Ay’a Seyahat”inden yaklaşık 40 sene önce, 1827 yılında hayata gelmiş bir metin olan politikacı George Tucker’ın “Ay’a Yolculuk”u, kendinden sonraki bilimkurgu metinlerine ve sosyal konularda karşılaştırmalar yaparak bireysel ütopyalarını kuran 19. yüzyıl ütopyacılığına da pek çok açıdan öncülük etmiş bir ilktir.

Yeniyi düşünmek, sosyal ya da teknik yenilikleri incelemek ve karşılaştırmak için Ay teması ile konuya başlamak, tarih boyu bir gelenek olmuştur. Ulaşılabilecek en yakın dünya dışı gök cismi oluşu, zamana ve geleceğe dair öğretici ve yön gösterici bir rol üstlenişi, gerek falcılıkta gerekse ilk bilimsel faaliyetlerde daima başı çekmesi üzerinden düşünüldüğünde, hayalimizin sınırlarını zorladığımız anda kendimizi Ay’ın yörüngesinde buluşumuz bir tesadüf olmasa gerek… Ay, tam da bu yönüyle, ütopyanın ve bilimkurgunun bebek adımlarını attığı yerde en temel figür oluvermiştir.

Biz de Fihrist ailesi olarak, bilimkurgunun temel taşlarına odaklanmayı hedef belirlediğimizde Ay’ın yörüngesine girmiş bulunduk. Bu yüzden, ilk gerçek bilimkurgu sayılabilecek 1638 basımlı “Ay’daki Adam”ı ve bilimsel nitelikleri ağır basan bilimkurgu ilklerinden olan 1869 yayım tarihli “Tuğla Ay” kitabını ilk defa Türkçeye kazandırdık. Ay dizimizin bu anlamda 3. kitabı olan Ay’a Yolculuk’u, yine ilk kez Türkçeye çevirerek bir bütünlüğü yakalamış olmanın mutluluğu içerisindeyiz.

Size de keyifli okumalar dileriz.

Ömer Alkan

Yeni Amazonya, 1889 yılında hayat bulmuş bir gelecek tasavvuru. Ana karakter uyandığında kendini uzak gelecekte, 2472 yılında bulur ve bu kadınlar dünyasında olan biteni okuyucuya sunar. 

Döneminin diğer ütopyalarıyla konuşan bir metin, Yeni Amazonya. 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başı, sosyalist ve planlamacı ütopyaların bolca dillendirildiği ve zaman içerisinde her kesimin kendi ütopyasıyla karşı görüş belirttiği bir dönemdir. Özellikle, Edward Bellamy’nin “2000’den 1887’ye Geriye Bakış” kitabı büyük bir ilgi uyandırır ve farklı yorumları ardı ardına yazılır; büyük bir fikir düellosu meydana gelir. Bu dönemde ütopyalar birbiriyle atışıyordur. İşte Yeni Amazonya, bu yoğun akımın feminist bakışla yazılan sürümüdür ve olay yarattığı söylenebilir. 

Bir yandan da siyasi gündemi unutmamak gerekir: Kadınların  oy kullanma ve siyasi hayatta aktif bir şekilde yer alma talepleri, gündemin belirleyici temasıdır. İşte böyle bir ortamda gelecek varsayımı, aslında güncel talepleri de belirlemektedir. 

19. yüzyıl sonlarında yeşeren “feminist ütopyalar” akımının önemli kitaplarından biri olan “Yeni Amazonya”ya bu dizimizde yer vermesek olmazdı. Bu kitabı nitelikli bir çeviri ile “fihrist standartlarına uygun olarak” sizlere sunmaktan gurur duyuyoruz. 

İlk dönem feministlerin arasında öne çıkan yazarlardan biri olan Elizabeth B. Corbett’in Yeni Amazonya’sı sizlerle…

 

Pitsim Garı
Gürkan Kadıoğlu

Büyük Dünya’da neler oluyor?

Pek de iyi şeyler olmuyor diyebiliriz. Büyük Dünya çok büyüdü, kalabalıklaştı; fakat içindekiler azaldı. Zaman her saniye, bir öncekinden daha hızlı akıyor. Sanki bu dünyadaki akım, bir intihar girişiminde bulunmak istiyormuşçasına uzaydaki kara deliğe çekilmek istiyor. Mevsimler daha hızlı geçiyor, şarkılar söylenmiyor, şiirler okunmuyor, oyunlar yazılmıyor…

“Artık hayatın en doğru sloganı, “canım istemiyor!” cümlesinden ibaret.”

Absürt mizahıyla tarihin içinde gezen bir distopya… Pitsim Garı.
Esprili bir dilin eşliğinde tarihin akışında farklı coğrafyalara uğruyoruz ve Büyük Dünyalıların içinden seçilmiş “en iyiler”in mücadelesine ortak oluyoruz: Bay Müdahale, Bay Mutedil, Ayran Gönüllü, Düşünemeyen Adam, Topal Solucan, İstifçi Hanım, Bay Velvele ve İhtiyar Melun. Her biri kendi kötülüğü içinde en iyidir ve bizimle birlikte bu fantastik Pitsim Garı yolculuğunda kara mizahın sınırlarını zorlayan aşırılıkları deneyimlerler.

Otobüs, tarih içinde yolların iyon tozunu attırarak hızlı bir şekilde seyir alacaktır, hadi gelin, katılmaz mısınız?

XXXI: Fihrist Kitap / Roman

Ölümsüz Cümleler
Polatonat

“Ölümsüz Cümleler” mevcut edebi kalıpları kırmayı hedef edinmiş, heyecan dozu her sayfasında artan, sürükleyici bir polisiye.

Kitaptaki her karakter, meşhur birer Hollywood yıldızıyla fiziksel benzerlikler taşıyor. Dedektifimiz, tuhaf biçimde öldürülen üç kişinin arasındaki bağı çözerse katile ulaşacağı düşüncesiyle derin bir soruşturmaya başlıyor.

“Ölümsüz Cümleler”, içerik itibariyle klasik türdeki dedektiflik romanlarında görülen entrikalı olay örgüsü dışında, bir seri katilin ruh dünyasındaki karanlık dehlizlere ışık tutan incelikli ve şairane bir üslubu da barındırıyor.

“Ahlat Ağacı” filminde Nuri Bilge Ceylan’ın, “Taşra Mektubu”na yaptığı referanslar ile gündeme oturan Polat Onat, özünde tutku dolu bir şair. Şiiri bıraktığını söylemesine rağmen, bu şairane tutku yakasını bırakmamış olacak ki; Onat, bu denli lirik bir polisiye ile karşımızda.

Yüksek hisler eşliğinde okuyacağınız bu sürükleyici polisiyeyi, Fihrist ailesi olarak siz okuyucularımıza sunmaktan mutluluk duyuyoruz.

XXX: Feminist Ütopyalar / Roman

Mizora, tarihin ilk “tam” feminist ütopyası. Mary Bradley Lane, bu çalışmasıyla kendinden önceki feminist ütopya denemelerinden fazlasını gerçekleştirmiş, edebî ve düşünsel gücünün yanında kurgusal bütünlüğü olan bir eser meydana getirmiştir.

Bradley Lane bize erkeklerin olmadığı bir coğrafyanın, kadınların kendi kendine üreyebildiği ve kendi medeniyetlerini kurduğu bir toplumun anlatısını sunar. Siyasi bir kaçak olan prensesin, kaçarken Kuzey Kutbu civarında bu kadınlar topluluğunu görmesiyle birlikte, yazar bizi kadınlar ütopyasının derinliklerine davet eder.

Bu tema, feminist yazınıyla az çok bağı olan çoğu kişi tarafından bilindik bir temadır. Evet, Charlotte Perkins Gilman’ın “Kadınlar Ülkesi” adlı, ilk feminist ütopya olarak sunulan 1915 yılına ait kitabından bahsediyoruz. Sorun şu ki, Mizora 1880 yılında yazılmıştı. Ayrıca edebî ve düşünsel derinliği açısından Kadınlar Ülkesi’nden daha nitelikli olduğunu söyleyen araştırmacılar da yok değildir.

Mizora’nın bu unutulmuşluğunun belki en büyük sebebi, yazarına dair neredeyse hiçbir bilgimizin olmamasıdır. Ayrıca yıllar sonraki “kopyacı” ardılı Charlotte Perkins’in tanınır bir aktivist ve feminist sosyolog olması da Mizora’nın unutulmasında büyük pay sahibidir. Mizora’nın 70’li yıllar sonrası tekrar basımı yapılmış ve tarih içindeki önemi keşfedilerek hakkı teslim edilmiştir.

Feminist Ütopyalar dizimizin amacına uygun olarak, Mizora’yı ve unutulan ilk dönem feminist ütopyaları Türkçeye kazandırmaktan mutluluk duyuyoruz.

XXIX: Fihrist Kitap / Roman

Tertemiz Delirmeler
Sahir Bey

“…kısaca kendimi tanıtayım.

Ben, sözcükleri piyasaya sürüp ortalığı karıştıran Kelimeler Tanrısı’nın ta kendisiyim. Hakkında konuşacağım kişi ise çalışma hayatına dalmaktan, yıllardır birbirinin benzeri günleri yaşamaktan ruhu çölleşmeye yüz tutmuş biri. Kendisi o sabah cenabet gibi bir güne uyandığında başına nelerin geleceğinden habersizdi. Onu uyandıran şey evlerinin dibinde, oldukça geniş bir alanı kaplayan parktan etrafa yayılan her zamanki kuş sesleriydi. Ancak o sabah, diğerlerinden farklı olarak, gözlerini açtıktan kısa bir süre sonra, nicedir söylemediği bir şeyi ağzından kaçırıverdi. Yatakta sırt üstü uzanmış vaziyette tavana bakarken duyguları azap veren kelimelere döküldü.

Keşke!
Hiç,
Var olmasaydım…”

Kendimizi Kelimeler Tanrısı’ndan dinliyoruz ve O, kulağımıza fısıldayarak bize vicdanımızın sesini dinletiyor, bazen de günlük rutinimizin ne kadar saçma olduğunu bilinç düzeyine çıkarıyor. Fakat fısıldanan her kelime, hakikat ile yaşanılan hayat arasındaki kontrastı artırdıkça, akıl sağlımızı korumak güçleşiyor.

Zaten “absürt” olan, hayata anlam verme mücadelesinin zirvesinde ortaya çıkmaz mı daima?

XXVIII: Klasik / Roman

Lord Byron ve çevresindeki romantik edebiyat dünyasının, genç yaşta ölmesine rağmen, en üretken sanatçısı: Percy Bysshe Shelley. Tutkulu romantik ruhu 29 yıl yaşadı fakat birbirinden değerli onlarca başyapıt üretti. Şiirlerindeki felsefi derinliği ile ön plana çıkan ve yine de romantik doğacılığından taviz vermeyen Shelley, toplumun radikal, ilerici ve hareketli bir figürüydü. Dönem için oldukça aşırı bulunan “Ateizmin Gerekliliği” eseriyle Oxford Üniversitesi’nden kovulması sonrasında, seslendiği kitle daima büyüdü ve çağları aşacak eserleriyle birlikte, Romantik dönemin en bilinen figürlerinden biri haline geldi.

Shelley’nin bu uzun felsefi ve tutkulu şiiri “Dünyanın Daimon’u” (Daemon of the World), o çağları aşacak eserlerinden biri olarak kabul edilebilir. Doğacı bir felsefeyi şekillendirdiği, devrimden ziyade evrimi savunduğu ve insani bir erdemin yükselişini tasvir ettiği bu çalışma, Queen Mab (1813) adlı kısa şiirinin derin ve sağlam bir yapıya kavuşturulmuş uzun hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyanın Daemon’u, okudukça anlaşılacaktır ki, bir soyut ve sembolik hayaller aleminde insanlığın epik destanıdır.

Özgün metni ile birlikte sunduğumuz bu çalışmayı Su Özbek’in şiirsel bir duyarlılıkla çevirdiğini söyler, Fihrist olarak “Daemon of the World”ü Türkçeye kazandırmaktan duyduğumuz sevinci belirtmek isteriz.

Kimilerine göre Rosny aîné’den önce “gerçek” bilim kurgu yoktur.

Tarihsel anlamda yerini Jules Verne’den sonra, H. G. Wells’ten önce olarak konumlandırabileceğimiz Rosny aîné’nin eserleri “bilimsel” kurgunun temellerini attığı için önemi büyüktür.

Bilim kurgu dizimizin içinde önemli bir yeri olan Rosny aîne’den ikinci kitabımız, “yok olan doğa” teması üzerine yazılmış ilk nitelikli bilim kurgu eseri: “Doğanın Ölümü”. Bu kitap, çevreci düşüncenin temellerinin atıldığı 1960’lardan çok önce, 1910 yılında yazıldı; tutarlılığı ve öngörülü ifadeleriyle döneminin oldukça ilerisinde kabul edildi.

İnsani bakışı (antroposen) aşan yazınsal tutumu, Rosny aîné’yi dönemindeki diğer bilim kurgu yazarlarından ayırmaktadır. Bu kitapta da Rosny aîné, insani bir doğayı aşar ve doğanın tarafındaymışçasına bir anlatı yaratır. Ölen, doğanın kendisi midir yoksa doğa içindeki insanlığın varlığı mıdır; bu sorunun cevabını siz okuyuculara bırakalım.

Bu değerli çalışmayı Türkçeye kazandırdığımız için sevinçliyiz. Zaman içerisinde Rosny aîné kitaplığından yeni çalışmaları da sizlere sunacağımızın sözünü vererek;

İyi okumalar dileriz.

XXVI: Yaşam Öyküsü Dizisi / Anı

Kısa Kısa Sevinçlerdi, İngiliz yazar George Orwell’in, 8 ila 13 yaşları arasındaki deneyimlerini anlattığı otobiyografik denemesidir. I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ve savaş sırasında yatılı olarak eğitim gördüğü St Cyprian’s’da kısa bir yolculuğa çıkarır Orwell bizi. Çoğumuzun okul yıllarına bir yönüyle hitap edecek olan bu kitapta; sosyoekonomik sınıf farklılıklarına, psikolojik buhranlara, çelişkilere, nefretlere ve sevinçlere ilişkin değerlendirmeleri bir çocuğun gözünden tecrübe edeceksiniz. Her otobiyografide olduğu gibi bu eserde de bir yandan kitabın yazıldığı dönemin sosyal hayatına ilişkin çıkarımlarda bulunacak, diğer yandan ise, aslında kitabın sonunda Orwell’in de yaptığı üzere, bu bulgularınızı günümüz dünyasının şartlarıyla karşılaştıracaksınız.

Kişinin özüne yönelik en derin hatları keşfettiğimiz bu türlerde, yaşam ve öz yaşam öykülerinde, kendimize yaklaştığımız doğrudur. Bu his eşliğinde, bireyin detaylarında insanı tanıdığımız ve devamlı bir biçimde kendimize sorular sorduğumuz doğrudur. Bireye dair bu denli öz yaklaşım, doğru bir yazar elinde ve kimi zaman yazarın kendi elinde bir ruh bilim faaliyeti niteliği taşır. Sizlere bu yaşam öyküleri dizisinde tarihe iz bırakmış önemli isimleri sunarken, birden çok bireyi birbiriyle kıyaslama ve sonunda kendimiz ile karşılaştırma imkanı yaratmayı amaçlıyoruz. 

İyi okumalar…

XXV: Övgü Dizisi / Alıntı

Aşka Övgü
Kolektif

“Yaşamak istemiyorum;
önce sevmek,
sonra da tesadüfen yaşamak istiyorum…”

Zelda Fitzgerald

Oscar Wilde, Çehov, Walter Benjamin, William Blake, Nietzsche, Hemingway, Mozart, Vincent Van Gogh, Paulo Coelho, Nabokov, Bob Marley, John Lennon ve çok daha fazlası… Farklı alanlardan birçok önemli ismi “Aşk” başlığında buluşturuyor ve sizler için bir araya getiriyoruz.

Aşk… Ne kadar çok tatsak o tutku dolu yoğun duyguyu, ne kadar çok bildiğimizi düşünsek ve ne çok şey söylesek üzerine, kimliği bir o kadar çok yeniye evriliyor; aşk uğruna söylenen sözler bünyemize yepyeni ve devrimci geliyor. Bilmek mümkün değil aşkı; sadece deneyimlemek, her seferinde yeni bir yüzünü deneyimlemek imkan dahilinde. İşte bu sözler, en önemli yazarların ve şairlerin ağzından aşka dair çıkan bu özdeyişler aşk üzerine yepyeni kapılar aralıyor.

“Övgü” dizimizin ilk kitabı Aşka Övgü, aşkın türlü yüzünü sizlere sunmak için özenle hazırlandı.

Bilim kurgunun kurucu ve en önemli isimlerinden olarak kabul edilen H. G. Wells, “Çağdaş bir Ütopya” ile fikirsel dünya imgesini okuyucuya sunar. Tüm çalışmalarını bir bütünlük içinde yazdığını gördüğümüz Wells, bu çalışma ile daha önceden denediği fakat kendi deyimiyle gerçekleştiremediği çabasını bütüncül bir hâlde bu kitapta hayata geçirmiştir. Dolayısıyla, bu kitabın H. G. Wells dünyasında önemi oldukça büyüktür.

Aslında ütopya, distopya ve bilim kurgunun aynı kökten beslendiğini ve birbirinin devamı olduklarını vurgulasak yanılmış olmayız. Bilim kurgunun kökeninin ütopyacılık yazınlarında saklı olduğunun ispatı gibidir H. G. Wells.

Modern olmaktan çok, “postmodern” bir edebiyat örneği gibidir bu kitap. H. G. Wells, etkileyici diliyle sınırları zorlarken biçimsel olarak da dönemi için devrimci yenilikler getirmiştir.

Ayrıca kitap, dönemiyle doğrudan diyalog halindedir. Diğer ütopyacıların bazı düşüncelerini takip ederken, bazılarına karşı durur ve dönemin en önemli konularına dair konuşur. Örneğin ırk ya da kadın hakları konuları, dönemin en ateşli temalarındandır. Kitabın basım tarihi olan 1905 yılı sosyalist, komünist ve anarşistler için de parlayan yıllardan biridir. Marx’ın 1848 yılı için dile getirdiği hayaletler asıl 20. yüzyılın başlangıcındaki bu dönemde egemenliğini kurmuş gibidir. Dolayısıyla Wells’in ütopik dünyası bu ve benzeri can alıcı sorulara yanıt bulmak zorundadır…

H. G. Wells yazınının kilit taşı niteliğindeki bu kitabı “Fihrist Kitap” olarak Türkçeye aktarmak, bizim için mutluluk verici.

Ömer Alkan

XXIII: Klasik / Öykü

Bu klasik çizimli hikaye kitabını hem çocuklar için hazırladık hem de yazara ve hikayeye dair derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler için donattık.

Max ve Moritz, 150 yılı aşkın bir süredir Alman çocuklarının okuyarak büyüdüğü bir Alman klasiği. Bir yazar ve karikatürist olan Wilhelm Busch, 1865 yılında bu eseri hayata getirir ve ardından çokça karikatüriste de afacan çocuklar temasını aşılayarak ilham olur. Bu keyifli eser kara mizah olarak kabul edilebilir ve kimi zaman bir çocuk kitabında görmeye alışık olmadığımız aşırılıklar gözümüze çarpar. İşte tam da bu yüzden Alman kültürünün çocuk hikayelerindeki farklılığı incelemek için biçilmiş kaftandır Max ve Moritz. İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük… Dolayısıyla kötücül şakaların da bir karşılığı olmalı. Kısacası, Wilhelm Busch’un ahlak görüşünün ve tabi ki Alman kültürünün öğüdünü taşır bu kitap.

Şiirsel bir dille, beyitler şeklinde yazılmış bu yedi şaka kitabı, edebi açıdan da değerlidir. Eğlenceli bir çocuk-genç çizimli hikaye kitabı olmasının yanında, Fihrist Kitap olarak bu çalışmayı yetişkinler ve araştırmacılar için de hazırladığımızı söyleyebiliriz. Bu yüzden Almanca asıl metni, son kısımda ek olarak sizlere sunmayı tercih ettik. Ayrıca kitabı bağlamına oturtacak bir çevirmen sonsözü ve Wilhelm Busch’un kendi hayatına dair kaleme aldığı öz yaşam öyküsü ile birlikte bu çalışmanın “Fihrist Standartlarına Uygun” hale geldiğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

İyi okumalar dileriz.

Tanrıtanımazlığın distopyası şeklinde tanımlayabileceğimiz “Dünyanın Efendisi” günümüzdeki laik aşırılığı öngördüğü için Katolik Kilisesi’nin en çok önerdiği eserlerin başında gelmektedir. 

Papaz olan Robert Hugh Benson tarafından yaklaşık 120 yıl önce yazılan bu kitap, kehanetlerinin tutarlılığı sebebiyle son Papa Francis’in de en çok önerdiği kitap olarak bilinmektedir. 

Benson’ın kurduğu distopyada, Hristiyanlık ve semavi dinlerin artık esamesi okunmuyor, Tanrı’ya inanç duyulmuyor ve yeni “İnsanlık Dini” takip ediliyordur. İnsanlık, aşkın Tanrı fikrini reddetmiş olsa da bir şeye inanma isteğinden hâlâ vazgeçmemiştir; dolayısıyla kendisine bir öncü, bir nevi yeni bir Tanrı arayışındadır. Elbette savaş, Katolik papazı olan Robert Hugh Benson için, “İnsanlık Dini” mensupları ile Katolik direnişçiler arasında gerçekleşir.  

Eserde ele alınan, teknolojinin despotik yapıya hizmet edişi de günümüze bakan başka bir konudur. Bu distopik bilimkurgu, dolayısıyla, otoriter gücünü kendi inancı dışında başka inanç tanımayan yapı üzerinde inşa eden bir iktidarın dine karşı dinsel bir acımasızlığını güçlü bir şekilde anlatmaktadır.

Robert Hugh Benson, güçlü ve sarsıcı edebi diliyle, döneminde adından çokça söz ettirmiş bir yazardır. Bu savaş, onun dilinde destansı bir ifade kazanmıştır. Fihrist Kitap olarak, bu çalışmanın elbette Türkçe yazınında yeri olmalıydı düşüncesiyle “Ütopya, Distopya ve Bilimkurgu” dizimizin içerisinde, klasiklerle birlikte yayımlamış bulunuyoruz.

İyi okumalar diliyoruz.

“Last Man” ismiyle ve temasıyla 19. yüzyılın başlarında romantik dönemin en önemli isimleri art arda eserler yayınlamaya başlar. Dünyanın sonu teması her yanı kaplamıştır; karanlık ve distopik bir yıkım içinde şehirlerin ve kötücül hislerin ortasında tek insan kendiyle başbaşa kalmıştır. İngiliz romantik akımının büyük isimleri bu temayı çok sevmiştir. İçinde geçmişin karanlığını barındırdığı kadar, gelecek adına mübalağalı bir haykırışın da sesidir bu çalışmalar. Tam da romantiktir…

İşte bu eser, koca bir distopik “son adam” yazını döneminin ilk eseri olmasıyla bilinir. “Le Dernier Homme,” 1805’te Grainville’in ölümü sonrasında basılır ve yazarın kendi ülkesi Fransa’da olduğu kadar, Lord Byron ve diğer romantiklerin İngiltere’sinde de büyük ilgiyle karşılanır. Ruhunda Fransız İhtilali’nin devrimci yıkıcılığını barındırır. Dolayısıyla hem muhafazakar hem de ilericidir. Diğer bir ifadeyle, hem karamsar, hem de tutkuludur. Distopya ve bilim kurgu yazınının temel taşlarından olan bu eser, en temelde edebi bir ağıttır.

Yazarın dile getirdiğine göre, Milton’un “Kayıp Cennet”inden ilham alınarak yazılmıştır bu kitap. Edebi gücünün yanı sıra, kıyamet senaryolarını bünyesinde barındırması bu yüzdendir. Günün sonunda, koca bir distopik bilim kurgu dünyası bu temel taşlar üzerine şekillenmeye başlamıştır. Kıyamet, her zaman olasıdır ve yanı başımızdadır. Kurtuluş ise bir ölüm kadar karanlık, bir ışık gibi anlıktır. Son insan da böyle bir arayıştadır; kıyametini görüyor insan ve arınmak istiyor…

Ömer Alkan

İlk bilim kurgu metinlerinin odaklandığı ana hedefin Ay olması ya da Ay’dan ilham alması, onun zihnimizdeki merkezi konumunu gösteriyor.

Yine Ay’dan ilhamla yazılmış bir kitap olan Tuğla Ay, “yapay uydu” fikrini ilk işleyen metin olarak bilim kurgu dünyasında ve hatta bilim dünyasında bir klasik kabul ediliyor.


Edward Everett Hale, gerek toplumsal, dini ve siyasi anlamdaki düşünceleri ve çalışmalarıyla gerek de yaşadığı dönemde ve kendisinden sonraki dönemlerde birçok önemli insan üzerinde bıraktığı etkileriyle, 19. yüzyıl Amerika’sının çok önemli bir figürü olarak kabul edilmektedir.

Bir grup üniversite öğrencisinin kendini kanıtlama ve para kazanma girişiminden ortaya çıkan komik bir bilim kurgu parodisi gibi başlayan Tuğla Ay, oldukça detaylı ve uzun açıklamalarla ilk yapay uydunun yapımına ulaşır ve burada da durmayarak bu durumun yarattığı küçük çaplı psikolojik çözümlemelerin bir eskizine girişerek okurun hiç de beklemediği, tüm anlatılanlardan oldukça uzak gibi gözüken çarpıcı bir soruyla son bulur.

ABD’nin yetiştirdiği büyük dehalardan biri ve ilk bilim kurgu yazarlarından olan Edward Everett Hale, “Tuğla Ay” kitabıyla Türkçeye ilk defa, sizler için çevrildi.

1871’de bir San Francisco yerel gazetesi, “Summerfield Vakası” başlıklı bir hikâye yayınladı. Yazar kendisini, bilinmeyen bir takma ad olan “Caxton” ismiyle gizlemişti.

Hikâye yayınlandığı andan itibaren büyük ses getirdi ve Golden Gate Köprüsü’nün ötesindeki o küçük dünya (San Francisco), merak ve şaşkınlık içerisine sürüklendi. İnsanlar gittikleri her yerde “Summerfield Vakası” hakkında konuşuyorlardı.

Caxton’ın bu yazısı gerçekten mümkün müydü? Potasyum kullanılarak, su ateşe dönüştürülebilir miydi? Ve böylesine bir sırra sahip olan biri, dünyayı yok edebilir miydi?

Hikâyenin alkışlanabilecek tarafı ise fikrin yalın ve direkt bir dil ile yazılmasıydı. Bu yazım şekli hikâyenin inandırıcılığını kat be kat artırmıştı. Böylesine basit ve üzerine düşünmeden yazılmış bir yazı, kurgu olmak için fazla gerçekçiydi. İnsanlar, kurgu ile gerçeğin ne düzeyde karıştığına karar veremediler ve Caxton çok kısa sürede yerel bir üne ulaştı.

Bilimsel bildiri biçemiyle gerçek ve kurgunun arasındaki sınırları bulanıklaştıran William Henry Rhodes, bilginin yoğunluğunu konu akışına uyumlu bir şekilde yedirmesiyle bilim kurguda çığır açan yazarlardan biri olarak görülür. Art arda gelen bilgi yığını, zorlama gibi duracakmış gibi gelir ama gerçek hayat da bu bilgi yığınları arasında doğrultu kazanmaz mı zaten? Özellikle bilim çağı dediğimiz bu son dönem, bu teknik bilgilerin tümden üzerimize gelmesiyle “buyurgan” bir hal almaz mı…

“Summerfield Vakası” bilim ve teknolojinin, dünyamız içindeki yerini hissedebilmek ve sorgulayabilmek adına da kıymetli bir kurgu metni olarak görülmektedir.

 
Kimilerine göre Rosny aîné’den önce “gerçek” bilim kurgu yoktur.
 
Tarihsel anlamda yerini Jules Verne’den sonra, H. G. Wells’ten önce olarak konumlandırabileceğimiz Rosny aîné’nin eserleri “bilimsel” kurgunun temellerini attığı için önemi büyüktür.
 
1888 yılında çıkan “Xipehuz: Şekiller” yazarın ilk kitabıdır. Bu kitapta ilk kez dünya dışı varlıkların betimlemesini yaparken insan merkezli algı dışında bir öngörüde bulunarak algıda çığır açmıştır.
 
Dünyaya saldıran yaratıklar, temelde, biyolojik olarak dünyalı değildirler artık; bizim tarafımızdan ancak şekil olarak ifade edilebilirler. Sadece bu algı sıçraması bile Rosny aîné’nin büyüklüğünü gösterir.
 
Ama o daha fazlasını gerçekleştirmiş, hikayenin nesnelliğini ön planda tutarak anlatıda temel bir değişim yaratmıştır. Dolayısıyla Rosny aîné, toplumsal bilim kurgucuların insani duyarlılıkla yazdığı macera hikayelerinden bir adım daha ileri gitmeyi başarmıştır. Artık bilim kurgu, insani olanın sınırlarını da test etmeye çalışacaktır.
 
İşte Xipehuz, bu yüzden “gerçek” bir ilktir. Fihrist olarak, bu “ilk”i Türkçe’ye kazandırmaktan dolayı son derece mutluyuz.
 
(Ömer Alkan)
 

“Her şey, insana rağmen iyiden iyiye dilsizleşti. İnsanın bellek ve unutma üzerine kurulu tüm hikâyesi toplu bir intiharla ortadan kalksa da yeryüzü kendini yaşayabilse yeniden. İnsanın varlığı, varlığın sefaletiydi.” 

İstanbul’un yakın geleceğinde bir “kapanma” hikâyesi. Dünyanın ve insanlığın hızından ödün vermeden ilerlediği, uzay çağının tüm ihtişamıyla aşamalar kaydettiği bir zaman dilimindeyiz ve bu hikaye İstanbul’un “kanal” ile yarılması sonrası var olan eşitsizliklerin artmasının ve insanların müthiş bir sessizlikle içe kapanmasının hikâyesi. Küçük ölçekte ise bu hikâye, yalnızlığında boğulmuş, dış dünyada suç ve aşırılıkların artmasının kıskacında kendi içine kapanmış ve bu kapanda kısılmış bir adamın hikâyesi. 

——

Şehir, yükseldikçe ve hiyerarşik aşırılıklar içinde çevresine karşı duyarsızlaştıkça, şiddetini kendini var eden köklerine dahi yöneltir sonunda. İşte bu hikâye, yeni şehrin kaskatı inşası sırasında, kendisini oluşturan en temel unsura, insanına yönelik acımasızlığına vurgu yapar. Oldukça insancıl ve öznel bir dünyadan acının içsel yolculuğu eşliğinde şehri gözlemleriz. Görmeyiz bile şehri, sadece hissederiz. Çünkü şehir artık kapanmıştır içine, şehir tüm gürültüsüne rağmen artık sessizdir. Şehir, yabancılaştırdığı insanlarını iştahla sindirirken umutsuzluğun koyu tonlarına boyamaktadır zihinleri. 

Umut ise en büyük sorudur; gerçekten, biz şehirliler, umudumuz var mıdır bu kökleri kurutan yaşam alanından, beklentimiz var mıdır şehirden? Bu kapanmanın sonu var mıdır, açılacak mıdır bu kat kat yığınlaşan şehir bir gün, yoksa patlamaya mı yüz tutacaktır? Ya da bu gürültülü sessizlik, umut kırıntılarını sonuna kadar sömürüp gerçek bir sessizliğe varacak mıdır…

(Ömer Alkan)

 

Godwin’in Ay’daki Adam’ı basım yılından eserin türüne, içerdiği dil ve zaman unsurlarından kiliseye, dönemin Dünya merkezli sisteminden Kopernik’e kadar çok tartışma yaratan bir hikâye.

Ay’daki Adam yazıldığı zaman, gökbilimsel gözlemlerin gelişmesiyle yüzyıllardır hüküm süren Dünya merkezli evren fikrinin sallantıya uğradığı ve evrende Dünya dışında bir ev bulunup bulunamayacağının, eğer bulunursa da içinde bulunulan çağın hâkim fikirlerinin bu keşfi ne şekilde karşılayacağının tartışıldığı bir zaman. Godwin bu sürükleyici öyküsünü Kopernik Devrimi’nin baş gösterdiği ve erken Rönesans’ın yükseldiği, bilimin alışılmıi rotasını terk edip yenilikçi fikirlere yelken açtığı bir zamanın etkisiyle yazar.

Bu kitap yazıldığı sırada Galileo ve Kepler daha ölmemiştir, Newton ise doğmamıştır bile. Eserin yazıldığı dönemde, dolayısıyla, dünya merkezli evren teoremi daha tam olarak reddedilmemiştir. Buna rağmen öngörüsü yüksek bu metin, o dönemde kitlelerin hayal gücünde neler olup bittiğine de ışık tutabilir. Güneş merkezli sistemin hızla kabul görmesi, bilimsel çalışmaların kültürel alandaki tesirinin bu denli yüksek olması, gerçekten ilgi uyandırıcıdır.

Bir bilgi daha vermek gerekirse, Godwin, “Ay’daki Adam” öyküsüyle edebiyat çizgisinde ciddi bir etki bıraktığı yazar Jonathan Swift’in büyük amcasıdır. Jonathan Swift’in, Güliver’in Gezileri’ni onun Ay’daki Adam’ından esinlenerek yazdığı düşünülmektedir.

1638’de basımı gerçekleşmiş, tarihin belki de ilk bilim kurgu kitabı olarak değerlendirilebilinecek çalışmasını Fihrist olarak Türkçe’de ilk defa yayımlıyor olmaktan mutluyuz.

XV: Fihrist Kitap / Şiir

Sessizlik nicedir –
ve bir kutsanmışlıktır
dışında olman
bilinenin. Ki bizler
ifadeye inanırken
anlamadık! Bu
söylemler, ölümünü
gösterir görüşün;
ve doğuşunun
sonsuzluk içeren
bir kör oluşun –
bin bir açının tekliğinin.

—-
Ayakların kendinden emin yere vuruşu, yol alışı ve giz olana merak içinde, gözün görsellerin buğulu çarpışmasına dalışı… bilmek çabası bu ama bundan bir fazlası…

Müziğin tokluğu ve kendi içinde “doğruluğu” o denli hissediliyor ki Batuhan’ın şiirinde, kararlı mizacı diri cümleler, keskin emirler yaratacak gibi oluyor. Ama hayır, bu kararlı bakışlar, görselden aldığını vermekten çok, aldığını büküyor ve söylemine hamur ediyor. Şiir bir yargı içermiyor artık, yargıyı büküyor ve yargılar üstü körlüğe varan tekliğin içinde kişiyi, kişileri ağırlıyor. Davet ediyor okuyucuyu, özne ve nesneyi ama bu bir emir değildir, asla, davet bile bir biçimdir. Biçimci bir çaba, biçimci bir bütünlük çabası…

(Ömer Alkan)

Bilim kurgu dünyasında ilklerin yazarı olarak bilinen Edward Page Mitchell, 150 yıla yakın zaman geçmesine rağmen öyküleriyle ilgileri üzerine çekmeye devam ediyor.

19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak 1920’lere kadar uzun bir süre dergilerde yayınladığı ilginç hikayeleriyle bilim kurgunun bilinirliğini arttıran Mitchell, kendinden sonrakileri de etkileyerek bilim kurgu edebiyatına kimliğini veren isimlerden biri oldu.

H. G. Wells gibi bir bilim kurgu üstadından önce “zaman makinesi,” “görünmez adam,” “hesap makineleri” vb. temalarda güçlü anlatımı olan hikayeleriyle Mitchell, teknolojinin sınırlarında gezinirken insanın iç dünyasına da ışık tutuyor. Sizlere Edward Page Mitchell’in Türkçe’de ilk defa yayımlanan öykülerini sunmaktan mutluluk duyuyoruz.

XIII: Fihrist Kitap / Şiir

Yük Yukarı
Berat Yılmaz

Yaş ilerliyor
Şiir bizi nerde görse
Yakamıza yapışıyor.
Bırak gideyim deme fırsatımız yok
İnsanlık şiiri
Kötü emelleri için kullanıyor
Seçim şarkıları beni cezbetti
Dine belki de şiirselliği nedeniyle bu kadar bağlandım
Sevgilimi şiirlerde bulduğum için aşığım
Vatanı şiirlerle sevmedik mi sevdiysek
Ezanların tınısı kulaklarımıza ahenkle gelmedi mi
Annenlerin ninnileri kafiyesiz olsaydı ağlamamız kesilir miydi
Hayatı dümdüz geçirseydik
Yaşamış sayılır mıydık
İnsanlık şiire
Şiir insanlığa muhtaç.

——–

Şiirin estetik çabanın tümünü kapsayan bir metaforla genişletilmesi, estetik biçimin anlamı önceleyen tutumu, aslında anlamın zaten özünde estetik biçimin yansıması oluşu… Berat şiirinde düşünmekten asla geri durmuyor ama düşüncenin en yalını, söylemin en durusu bile şiire kırılma eğiliminde. İşte bu, estetik merakın anlam ile olan içli dışlı ilişkisine işaret ediyor. Dahası Berat, şiirindeki anlamı şiirin ve güzelin kimliğinden ortaya çıkarma gayesinde. Anlama güzel olduğu için yaklaşıyor ve anlamı güzelin kimliğinden

doğuruyor belki de. 

(Ömer Alkan)

XII: Fihrist Kitap / Anlatı

“Karanlık gecede parlayan dolunay önümü aydınlatıyor. Uzaklara yürüyorum. Senden olabildiğince farklı bir noktada olabilmek için ıssız yolların sonsuz uçurumlarına bıraktım kendimi. Yine de peşimi bırakmıyor gözlerin. İleride bir orman var. Belki orada kaybettirebilirim izimi. Ama yollar uzun ve dikenli. Vücudum yorgun ve kasvetli.”

yine de içeri ve daha içeri…
aşkın samimi ikiliği içinde, daha bir içeri…
ve bu ikilik çokluğa ulaşır ve topluma seslenir,
aşkın politik ifadesi, tüm dertlere çare arar bir tutumla ülkeye seslenir.

Aşkın kapısından içeri giren Emre Erol, içinde bulduğu kudreti ya da acıyı ve halsizliği, yalın ve doğrudan ifadelerle topluma yöneltiyor. Aşkın yalın ayak ve safiyane tutumu içerisinde değişim adına konuşuyor ve değişim, içeri ve daha içeri sorgulamalara dönüşüyor. Öyledir ya, sevdiğini karşına alırsın; en samimi ifadeler arasında başlarsın dünyayı yeniden kurgulamaya. Bu metin iki zıt kutbun arasındaki etkileşimden besleniyor; aşktan aldığıyla “hükümetler deviriyor”, yeni düşünsel iktidar alanları inşa ediyor. Safiyane hisler bunlar, aşk içindeki büyüklenmeler… Güzelliği de burada olsa gerek.

(Ömer Alkan)

XI: Fihrist Kitap / Roman

Deri Kalınlığında
Mustafa Çapa

“Söyleyecek sözün varsa yaz diyorlar. Bu belki fikir yazıları için geçerli olabilir de yazacağın şey hikaye(n) ise, tam tersi, söyleyecek sözün kalmadığı için yazarsın. Söyleyecek bir sözün yoksa hikaye anlatmaya başlarsın. “Bana hikaye anlatma” derler, “gerçeği söyle!” Fakat aslında gerçeği duymak istemezler, istemediler.”

—-

O çocuğu biliyorsunuz, içinizde. Zihninizde yeri var. Ötekileştirilen ve uyumsuz bir yabancıya dönüştürülen bir gencin hikayesi bu. Hatırlayın onu, içinizde… Dinleyin ve öfkesine tanıklık edin. Her an onun kadar büyük kaybedebilirsiniz.

Toplumla ilişkisi kökten kurulan bu karakterde, gerçeğin özüne duyduğu açlığı kabartan bir soyutlanma yaşanıyor. Öfkenin ve kontrolü kaybetmişliğin verdiği özgüvenle intikamın kapıları aralanırken, gerçek olan, hayalin buğulu sahasında ifadesini buluyor. Gerçek, kayboldukça daha bir tutkuyla hayalin merkezine oturuyor.

Tanıyorsunuz bu çocuğu, ama siz bir adım öncesinde durdunuz, toplumla aranızdaki bağı tutan o ince ip kopmadı. Ya kopsaydı… Sınırların yeniden ve hırçın bir yalnızlıkla çizildiği, sevgiliye ulaşma çabasının öfkeli bir mizaçta karşılık bulduğu, cinayeti bol bir gerçeklik… Yine de tüm karartısıyla, hayalin içinde gerçeği arzulamanın, gerçeği yaratmanın mutluluğunu hisseden bir katil. Tanıyorsunuz onu, yanınızdan geçti bir dönem, içinizden geçti.

Düşüncesi içinizden geçti.

(Ömer Alkan)

X: Fihrist Kitap / Anlatı

Güzel
Ömer Alkan

bu kitap, güzele övgü, güzelin uğruna bir söylev, güzelin kimliğine ve niteliklerine yönelme eğilimiyle dile gelmiş bir edebî manifestodur.

ama öncesinde bu kitap, güzele adanmışlığın cesareti, gücü kuvveti, büyüklenmesi ve bir o kadar acziyeti içinde güzel ile bir olma talebidir.

dolayısıyla mübalağadır bu kitap, aşkın en koyu kıvamında, en karanlık dehlizleri içinde, çokça umut ve bir o kadar çaresizlikler içinde dile gelmiş bir edebî çağrıdır. güzele çağrı…

bu çağrı, çaresizliğin girdabında sürüklendikçe aşık estetik inşalar peşinde koşacaktır ki günün sonunda tüm düşünsel yapılar ve yapıtlar, gerçeğin acımasız kimliğine göğüs germe görevindedir. bu kısa ve vazifesi net olan çalışma, güzelin gövdesinde filizlenen kutsal bir estetik inşa çabasındadır.

âşık kavuşsaydı aşkına ve olmasaydı bu kitap, yeğdi bana, yazana. acının koyusu, hararetin soğuk ile teması eşliğinde gelen titremeler, zihnin kapanması ve ilham kapılarına dayanması… âşık aşkına kavuşsaydı da, olmasaydı bu kitap. ama olanla ölene çare yok. öldü bu kitap ve işte karşınızda.

güzelin olasılıklar dolu doğurganlığına zıt bir şekilde, güzeli kalıplara sıkıştırma teşebbüsüdür bu kitap. ölüdür ve işte karşınızda.

ama daha çok, güzelin doğurganlığına bir belirteç bilin bu kitabı. güzel işte, güzel… orada!

IX: Fihrist Kitap / Şiir

bir çizgi diğerinin üstüne geçer renk darbesinde

şiir keşfinde açığa çıkar nebulalar

—-

Şiirin katı ve tanecikli yapısına atıfta bulunan diliyle Meral Bağcı, şiirinde tüm bağlarından arınmış, kurtarılmış veya ayıklanmış kelimeleriyle bütünlük inşa ediyor.

Şiirinde sanki okuyucuya şu tonda konuşuyor: Zor olabilir anlaşılması; önemli olan, tekil kelimelerin yan yana geldiğinde çoğullaşan yapısı. Meral Bağcı’nın şiirinde önem kazanan, parçacıkların yan yana geldiğinde ifadesini bulduğu o kolaj çabası… (Ömer Alkan)

VIII: Fihrist Kitap / Anlatı

Selman Öztürk, günlük kahve tüketimi 3,85 litre. Kahve onun için su yerine geçiyor. Gün kahveyle başlayıp, kahveyle bitmiyor. Selman’da günler kahveyle bitmiyor.

Ömer Alkan, günlük kahve tüketimi o denli değil. Parmaklarına sinen kahve kokusu onun derdini anlatıyor, Ömer kahveyi yapmayı sonra da koklamayı seviyor. Bir garip dudak, parmak tiryakiliği.

Gecenin körkütüğünde, kafein damarları biraz fazla gerdiğinde Ömer, masadaki kahveye bakıyor ve kahveden artakalan zaman diliminde yapacak bir şey arıyor. 18. ile 19. porsiyonu birbirine bağlayacak bir konu… 19. ve 20. porsiyon aralığına da bir konu gerekli. Uzun bir konu, uzun basbayağı, upuzun hani… Selman’a bakıyor.

Leb demeden kasımpatıları anlayan Selman devreye giriyor. 

“Hane” bizi mekanına bu sözlerle davet ediyor ve zihinlerin kapısını bu duyguyla açıyor. Sanat üzerine ilerleyen diyalog böyle bir an içinde başlıyor.

Fihrist Kitap / Şiir

Vuruşmak öylesine
bir anda yani ansızın
asla buluşmayacak iki kıtanın kaynaşmasıdır.
Şiddet dediğin, üretim çılgınlığıdır
barışmadır el ele verip
tüm gücüyle bir anda kavuşup
kan akıtmadır birbirinin üzerine.
taraflar birbirini içiyor
kutsal ki ne kutsal…

Vuruşmak bir kitabedir.
Ehline sorun, tanrısına…
Şiddet dediğin
orta yere çatırdayarak bir dağ dikiyor
çıkın tepesine, yırtın son perdeyi bir kerede
Musa olun.

 

– Yalancı Peygamber – 
Yemin ederim doğruyu söylüyorum, öldürün beni, silin ismimi tarihten ama doğruyu söylüyorum. Yalnız ve yalnız Hakikat’e itaat ediyorum.

– Bilinmeyen Bir Peygamber –
Adımın değeri yok, bir sayı kadar ediyorum, 124 bin peygamberden biriyim. Ya da hiçbir şey… Yalnız ve yalnız Hakikat’e itaat ediyorum.

– Bilinen Bir Peygamber –
Tahtımı deviriyorlar, diyorlar ki çok oluyorum. Yeter artık. Ayak takımının altına seriliyorum. Makamım üstüne çıkmışlar, Hakikat’e itaat et diyorlar, hakikat nedir ki? Benden başka hakikat var mı diyorum…

– Müridi bol bir başkası –
Bu kadar zaman çabamla topladım buncasını. Bilmediklerini sundum onlara, hepsinden önemlisi, bilmediklerini söyledim onlara. Bilmiyorsunuz! Ey avam, bilmiyorsunuz ve ben biliyorum! Ama şimdi çekilip nereye gidiyorsunuz…

– Ümmeti bol bir diğeri, Peygamberlerin Peygamberi –
Peygamberler meclisindeyim ve bir duyum alıyorum, bir hakikat söylemidir gidiyor. Nedir bu hakikat? Neyse bu hakikat, onu en iyi biz getiririz! Şimdi hanginiz Alkan, bir adım öne gelsin!

– Kainatın Efendisi –
Yaklaş Alkan bana. Evet…
(Hakikat demek… Söyle bakalım.
Bu yeni dönemde bana yetki verirler mi?)

Fihrist Kitap / Şiir

Kor büyür de, dünyam
küçülürcesine tersine
bir karaya oturur
Elimdeyse kurusundan yemişim…
 
Dirayetim yukarı, dürtüler yukarı
dünüm yanar da, kor ateşim yukarı
Kaldıracın saymadığı yükümle sıcağım
Göğü aşarım
Doğalı, biri
birimleri aşarım
Değil mi ki adımlar önce
basar yere, sonra sıçrar
Ta ki göğsü taşır istemsiz
bu havadar sokaklar
İlgim yukarı, arzum şehvani
Dahili uzvum sen, sen
her biriniz yukarı
 
Gölgeyle kavgalıyız
izdüşümü bırakmayı inkar edercesine…

– İsimsiz Bir Anne –
Ömer Alkan’ın ölümü bile üretimini durduramamış. Nasıl bir yücelik… Bu kitap hangi doğuma işaret ediyor acaba, kimin çocuğunun doğumuna tanık oluyor…

– Tarihten Bir Anne –
Bu kitapta beklenen çocuğa vurgu yapıyor Alkan, bir büyük doğacak ve kurtaracak bizi, bir gözle süzecek ve açık edecek doğruyu, gerçeği…

– Geleceğin Köründen Bir Anne –
Bekliyorum, çocuğuma vurgu yapıyor Alkan, doğumum kutlu olacak, kurtaracak bizi, bir gözle süzecek ve düşmanı açık edecek, çocuğum doğacak ve yırtacak yalanın saklandığı perdeyi.

– Her Çağın İçinden Anneler –
Öldü Alkan ve çocuğumu besliyor söylediği, kitabını kulağına okuyorum uykudan önce, bir kurtarıcı geliyor benim kanımdan yeryüzüne…

– Ömer Alkan –
Öldüm ve yine doğuyorum her çağın içinden, okuyorum kulağıma küçük sözler, sayıca çokluğa akıyor doğduğum nehirler, biricik her biri ve kendince tekiller. Meğer bereket sadelikte birikirmiş. Meğer söz gökten inmez, toprakta yetişirmiş…

Fihrist Kitap / Şiir

kazanan ve kaybeden
akşamüstü aynı beldede
sıyırır kanı kılıcından.
aynı hararet her birinde
boğazdan akan giden
farklı yudumlar meşrebince
susuz gecelere hazırlık var.

kınına kavuşur günü geçen

akşama değin savunursun hattını
saldıranı kovan adam olmak mı
kılıcına değen teni arzulamak mı
öyleyiz her birimiz bilirsin
böyleyiz, aynıyız
bir kılıç artığı

– Pulitzer Ölümsüz Yazarlar Listesi –
Ölmeden önce okunmalı!

– Dante Alighieri –
Ölsek ne olur, okunmalı. cennette yasaklı, cehennemde yanar, sokulmamalı. Arafın orta yerinde okunmalı

– Felçli haliyle Nietzsche, dili gözlerinde –
Ben gidiyorum ama o geldi ya mutluyum, Üst insanı yazdım şimdi de okuyorum.

– Tuvalette Oğuz Atay, son saatinde –
Daha ölmedim albayım, biraz daha konuşabilirim sizinle. Okumuş beni belli, ben de okuyabilirim onu size.

– Ömer Alkan, toprağa değdiğinde –
Bir öldük ya şimdi konuşabiliriz size.
Yaşarken yaşlıydık ve aksi, şimdi işaret edileniz aksine. Putuz şimdinin zihninde. Evciliz. Bir o kadar tok karınlı… Sivriliriz her mızrak ucunda. Bir o kadar uyumlu, kullanışlı… Her savaşınıza giyindik, hazırız. Öldük ya şimdi, sizin için konuşabiliriz size.

Fihrist Kitap / Şiir

Bizler ki endamıyla tüten bacanın altında
Dizginleri bir kenara bıraktık
Unuttuk ve tam unuttuk onları
Bizler müziğin keşif yolu kulları
Bizler revaç bilinen dingin koruları
Sildik ve tam sildik bilinmez uğruna
Yolları kan tutana dek kanat çırptık
Uğruna aşkın müziğin

“…Kan ile verilen mesaj belli: tutku. Yoğun bir şevkle tüylerinize kadar irkildiğinizi hissedin. Bu irkilmeyi haz ve acıyı birleştirecek noktaya kadar götürün. İşte bu noktayı belirtecek yoğunluğun yegane imgesidir kan. Direkttir. Uluortadır, içeride olsa da meydandadır. O yüzden, böyle bir tutku savaşı arzular. Dingin korularda sıkılır, gözleri kapıya bakar ve terk etmek için an kollar. Kan dediğin, yolunu bulur ve kale duvarlarından aşağı akar. Gerisi müzik. Gerisi savaşın davul ritmi. Gerisi yaylı acısı ve koronun çığlığı…”

(Ömer Alkan)

– İsmini vermek istemeyen bir şair: “…kıskanıyorum, hırsımdan çatlıyorum.”

– İsmini verse de bilinmeyen bir şair: “…benden esinlenmiş, hissediyorum.”

– Eskilerin “bestseller” şairi, edebiyat meclislerinin vazgeçilmezi, Sacit Adımıozankoyun: “…olmuş gibi, ama daha yolu var, hani olacak gibi sanki ama bilemiyorum. Pipomu uzatır mısınız rica etsem…”

– 70’lerin dergi şairi: “…şimdiki gençleri anlamıyorum. Eskiden yayınlanan şiir başına iyi para alırdık. Şu an olsa başka sektör denerim. O yüzden, pas diyorum.”

– Ömer Edip Cansever: “…sen, Ruhi Bey sana diyorum, nasılsın?” …kimse sevemez kimseyi, nasılız, nasılsınız, nasılızlar…

Fihrist Kitap / Deneme

“Şaşırırsınız, gerçeği söylemek için başladım söze. Ama işte karşınızdayım ve bir sahne adamıyım. Sahneler gerçeği dile getirmek için kurulmaz. Nasıl da saptırır doğruyu, apaçığı, dolaysız görüneni… Sahneler. Ne de sürme gözlüler…

Sahnede olmanın şu mızrakucu hali, gözlerin etime kabaca batışı. Bunlardan kurtulmalıyım önce ve derin nefes almalıyım. Evet, başlayalım.” 

Yazmaya muhtaç bir adamın “Söylem”i elimde tuttuğum… “Beni anlayın.” derdiyle değil, “Beni anlamasanız da buradayım, buyum.” rahatlığıyla yazan bir adamın var olma çabası.

Bu çağlar gibi yazan adam birçoklarının sinir uçlarına basacak. Çünkü sevmezler şeridi aşanları, öncekilerin açtığı yolu bırakıp kendine yol açanları. Çünkü kurallar… Sahi kim koydu kuralları? Kim uydu kurallara? Kim başlattı bu oyunu? 

Oyununuz batsın, bu adam yazacak. Ben duramadım önünde, kimse duramayacak. (Editör’den)

– New York Times – “Vay Be!”

– The Sun – “Etkileyici

– The Telegraph – “Kışkırtıcı”

– The Guardian – “Tahrik Edici!”

– The Bild – “Mmm… Das ist Gut!” 

– Söke Belediyesi Arşiv Müdürlüğü Yayıncılık Teftiş Kurulu – “İşbu eserde sakıncalı içerik bulunmamaktadır.”