Giuseppe Verdi, 10 Ekim 1813’te İtalya’nın Parma kenti yakınlarındaki Le Roncole köyünde doğdu. Küçük yaşta müzikal yeteneği keşfedilen Verdi, Milano Konservatuvarı’na kabul edilmese de özel derslerle eğitimini tamamladı. Kariyerinin başlarında eşini ve iki küçük çocuğunu peş peşe kaybetmenin acısıyla sarsılıp müziği bırakma noktasına gelse de, 1842’de bestelediği Nabucco operasıyla eşine az rastlanır bir çıkış yakaladı. Özellikle bu eserdeki meşhur köleler korosu, Avusturya işgali altındaki İtalyan halkının bağımsızlık ve siyasi birlik mücadelesiyle (Risorgimento) özdeşleşerek, genç besteciyi bir gecede ulusal bir sembole dönüştürdü.

“Kürek Mahkûmu Yılları” (Anni di Galera) olarak adlandırdığı ve durmaksızın eser ürettiği zorlu bir dönemin ardından Verdi, müzikal dilini derinleştirerek olgunluk evresine adım attı. 1850’lerin başında art arda bestelediği Rigoletto (1851), Il trovatore (1853) ve La traviata (1853) ile Avrupa’nın en büyük opera bestecisi konumuna yükseldi. Bu ustalık dönemi eserlerinde, dönemin süslü ve gösterişe dayalı geleneksel kalıplarını yıkarak; insan psikolojisine, toplumsal gerçekçiliğe ve dramatik akıcılığa odaklanan yenilikçi bir tiyatro anlayışı inşa etti.

Kariyerinin son evresinde müzikal vizyonunu daha da rafine hale getiren besteci; Aida, Don Carlos ve Shakespeare hayranlığının zirvesi olan Otello ile Falstaff gibi anıtsal başyapıtlara imza attı. Sanatsal dehasının yanı sıra alçakgönüllülüğü ve hayırseverliğiyle de tanınan Verdi, servetiyle yaşlı ve yoksul müzisyenler için Milano’da bir dinlenme evi (Casa di Riposo per Musicisti) inşa ettirdi ve burayı “en güzel eserim” olarak nitelendirdi. 27 Ocak 1901’de hayata veda ettiğinde, yüz binlerce kişinin katıldığı bir cenaze töreniyle uğurlandı ve ardında 19. yüzyıl opera sanatını kökünden değiştiren ölümsüz bir miras bıraktı.

Kürek Mahkûmu Yılları (Anni di Galera), Risorgimento ve Attila’nın Konumu


Giuseppe Verdi’nin sanat hayatını incelemek, yalnızca bir bestecinin biyografisini okumak değil, aynı zamanda 19. yüzyıl İtalya’sının siyasi, kültürel ve toplumsal dönüşümüne tanıklık etmektir. Verdi’nin kariyeri genel hatlarıyla üç veya dört ana döneme ayrılır; ancak bu dönemlerin en sancılı, en üretken ve bestecinin kendi deyimiyle en yıpratıcı olanı hiç şüphesiz “Anni di Galera” yani “Kürek Mahkûmu Yılları” olarak adlandırdığı erken dönemdir. 1846 yılında Venedik’te La Fenice tiyatrosunda prömiyeri yapılan Attila operası, bu dönemin hem sanatsal hem de politik anlamda en görkemli zirvelerinden birini temsil eder.

Bu makalenin ilk bölümünde, Verdi’nin bu zorlu yıllarını, müzikal kimliğini nasıl inşa ettiğini ve Attila operasının bu fırtınalı süreçte tam olarak nereye oturduğunu derinlemesine inceleyeceğiz.

1. “Anni di Galera” (Kürek Mahkûmu Yılları): 1842 – 1851

Verdi, 1858 yılında Kontes Clara Maffei’ye yazdığı bir mektupta, Nabucco’nun (1842) başarısından Rigoletto’nun (1851) doğuşuna kadar geçen süreci “Anni di Galera” olarak tanımlar. Bu tabir, bestecinin o dönemde hissettiği tükenmişliği, tiyatro empresaryolarının (impresario) bitmek bilmeyen taleplerini, yayıncıların (özellikle Ricordi’nin) baskılarını ve sansür kurullarıyla edilen sonu gelmez mücadeleleri kusursuz bir şekilde özetler.

Verdi, bu dokuz yıllık süreçte tam on dört opera bestelemiştir. Bu, neredeyse her dokuz ayda bir yeni bir prömiyer anlamına geliyordu. O dönemin İtalyan opera endüstrisi, acımasız bir tüketim çarkıydı. Seyirci sürekli yeni eserler talep ediyor, tiyatrolar gişe hasılatı için bestecileri son hızda çalışmaya zorluyorlardı. Verdi, eşi Margherita Barezzi ve iki küçük çocuğunun trajik ölümlerinin ardından gelen ve büyük bir fiyasko olan ikinci operası Un giorno di regno’nun (1840) yarattığı yıkımı, 1842’de Nabucco ile mucizevi bir şekilde aşmıştı. Nabucco, yalnızca Verdi’yi İtalya’nın en çok aranan bestecisi yapmakla kalmamış, aynı zamanda ona bu acımasız çarkın en büyük dişlisi olma zorunluluğunu da getirmişti.

I Lombardi alla prima crociata (1843), Ernani (1844), I due Foscari (1844), Giovanna d’Arco (1845) ve Alzira (1845) peş peşe geldi. Verdi, bu eserlerde bel canto geleneğinin (Rossini, Bellini, Donizetti) süslü ve narin yapısından giderek uzaklaşıyor; daha ritmik, daha kaslı, dramatik gerilimi yüksek ve bariton ses rengini merkeze alan yeni bir müzikal dil yaratıyordu. Ancak bu üretkenlik, bestecinin sağlığını ciddi şekilde bozmuştu. Mide ağrıları, sinir krizleri ve kronik yorgunluk, bu dönemin değişmez eşlikçileriydi. İşte Attila, Verdi’nin hem fiziksel hem de ruhsal olarak en çok zorlandığı, ancak müzikal vizyonunun giderek daha cüretkar hale geldiği bu dönemin tam ortasında doğdu.

2. Risorgimento’nun Sesi Olarak Verdi

Verdi’nin erken dönemini anlamak için, dönemin İtalya’sının politik atmosferini, yani Risorgimento (Yeniden Doğuş / İtalyan Birliği) hareketini göz önünde bulundurmak şarttır. 19. yüzyılın ortalarında İtalya, siyasi olarak parçalanmış bir coğrafyaydı. Kuzeyde Avusturya İmparatorluğu’nun demir yumruğu, güneyde Bourbon hanedanının baskıcı rejimi, ortada ise Papalık Devletleri bulunuyordu. İtalyan halkı, bağımsızlık ve ulusal birlik ateşiyle yanıyordu.

Sansür nedeniyle siyasi mitinglerin ve açık yayınların yasak olduğu bu dönemde, opera binaları İtalyan halkının toplanma ve gizli bir direniş sergileme merkezlerine dönüştü. Verdi’nin müziği, bu direnişin en güçlü silahıydı. Besteci, tarihsel mitler ve yabancı işgallerine karşı direnen halkların hikâyeleri üzerinden (Örneğin; Babil sürgünündeki Yahudiler – Nabucco, Haçlılar – I Lombardi), aslında doğrudan İtalyan halkına sesleniyordu. Koro, bu operalarda sıradan bir arka plan unsuru olmaktan çıkıp, “ezilen ulus”un ortak sesi, adeta başrol oyuncusu haline geldi.

Attila, bu politik alegorinin zirve noktalarından biridir. Eser, 5. yüzyılda Hun İmparatoru Attila’nın İtalya’yı işgalini ve bu işgale karşı direnen İtalyanları (özellikle Aquileia halkını ve Romalıları) konu alır. Venedik gibi Avusturya işgali altındaki bir şehirde, böyle bir konunun işlenmesi başlı başına devrimci bir eylemdi.

3. Attila’nın Erken Dönemdeki Yeri og Önemi

1846 yılında La Fenice’de sahnelenen Attila, Verdi’nin dokuzuncu operasidir. Eser, Alman romantik yazar Zacharias Werner’in Attila, König der Hunnen (Hunların Kralı Attila) adlı oyunundan uyarlanmıştır. Libretto süreci, dönemin en sancılı işbirliklerinden birine sahne olmuştur. Verdi’nin Nabucco ve I Lombardi gibi epik koro eserlerindeki sadık librettisti Temistocle Solera projeye başlamış, ancak eseri tamamlamadan karısıyla birlikte İspanya’ya gitmiştir. Verdi, büyük bir öfke ve çaresizlik içinde, daha önce Ernani ve I due Foscari’de çalıştığı Francesco Maria Piave’yi eseri tamamlaması için göreve çağırmıştır. Solera’nın görkemli, epik ve geniş kitleleri tasvir eden üslubu ile Piave’nin daha içsel, bireysel psikolojiye odaklanan tarzı bu eserde mecburen birbirine karışmıştır.

Peki, Attila Verdi’nin erken dönem eserleri arasında nerede durmaktadır?

A. Vatanseverliğin Zirvesi ve “O Meşhur Dize”: Attila, Verdi’nin Risorgimento operalarının şahikasıdır. Prömiyer sırasında La Fenice tiyatrosu, tarihinin en büyük siyasi taşkınlıklarından birine sahne olmuştur. Operanın Prolog bölümünde, Romalı komutan Ezio, Attila’ya dönerek o tarihi teklifi yapar:

“Avrai tu l’universo, resti l’Italia a me.” (Bütün evren senin olsun, İtalya bana kalsın yeter.)

Bu dize söylendiğinde, Venedik seyircisi ayağa fırlamış, Avusturyalı subayların ve sansür memurlarının gözleri önünde “İtalya bize kalsın!” diye bağırarak tiyatroyu inletmiştir. Attila, salt bir müzik eseri olmaktan çıkmış, doğrudan sokağın, direnişin ve İtalyan milliyetçiliğinin manifestosu haline gelmiştir. Erken dönemin hiçbir eseri (belki Nabucco’nun ‘Va pensiero’ korosu hariç) kitleleri bu kadar doğrudan kışkırtmamıştır.

B. Kaba Kuvvetten Psikolojik Derinliğe Geçiş: Verdi’nin ilk dönem operaları genellikle yüksek volümlü korolar, sert bakırlar (cimbasso ve trombonlar) ve sürekli marş temposunda ilerleyen bir yapı (cabaletta’ların bitmek bilmeyen enerjisi) ile bilinir. Attila, bu “kaba” ve enerjik Verdi üslubunun (ki dönemin eleştirmenleri onu gürültücü olmakla suçlardı) en karakteristik örneklerinden biridir. Ancak aynı zamanda, Verdi’nin olgunluk dönemine (Macbeth, Rigoletto, La Traviata) göz kırpan çok önemli yenilikler barındırır.

Eserin baş karakteri olan Attila, tipik bir “barbar canavar” veya tek boyutlu bir kötü adam olarak resmedilmemiştir. Solera ve Verdi, Attila’ya derin bir asalet, içsel bir korku ve bir tür trajik yalnızlık eklemiştir. Özellikle Attila’nın çadırında rüya gördüğü ve Papa I. Leo (operada San Leone) tarafından durdurulduğunu anlattığı sahne (“Mentre gonfiarsi l’anima”), Verdi’nin bas sesler için yazdığı en derinlikli ve psikolojik analiz içeren aryalardan biridir. Bu sahne, bir yıl sonra yazacağı Macbeth’teki sanrılarla boğuşan kralın müzikal habercisidir.

C. Odabella: Amazon Ruhlu Soprano: Verdi’nin kadın karakterleri genellikle kurban statüsündedir (Gilda, Violetta, Desdemona). Ancak erken döneminde Verdi, savaşçı, intikamcı og son derece aktif kadın figürleri yaratmaktan çekinmemiştir (Nabucco’daki Abigaille, Ernani’deki Elvira gibi). Attila’nın kadın başrolü Odabella, bu Amazon kadın tipolojisinin en yetkin örneğidir. Operanın en başında zırhlar içinde sahneye çıkarak Attila’ya kafa tutması ve finalde kendi intikamını kendi elleriyle (hem de Attila’nın kılıcıyla) alması, 19. yüzyıl opera edebiyatında eşine az rastlanır bir kadın profili çizer. Odabella’nın müzikal hatları, olağanüstü bir ses genişliği, dramatik bir güç (soprano drammatico d’agilità) ve keskin sıçramalar gerektirir. Bu durum, Verdi’nin erken dönemdeki o tavizsiz, sınırları zorlayan vokal yazımının tipik bir yansımasıdır.

4. Sonuç Olarak “Attila”

Attila, Verdi’nin “Kürek Mahkûmu Yılları”nın tam göbeğinde; gençliğinin ateşiyle, İtalyan halkının özgürlük çığlığının kusursuz bir şekilde örtüştüğü bir eserdir. Bir yandan Nabucco ve I Lombardi ile başlayan epik koro geleneğini en üst noktaya taşırken, diğer yandan Macbeth og Luisa Miller ile başlayacak olan bireyin iç dünyasına dönüş ve psikolojik dram inşasının temellerini atar.

Hem İtalyan birliğinin inşasındaki sosyolojik rolü hem de Verdi’nin dramatik orkestrasyonunda ve karakter gelişiminde attığı cüretkar adımlar, Attila’yı sadece klasik bir opera olmaktan çıkarıp, İtalya’nın ve Avrupa müzik tarihinin en önemli köşe taşlarından biri haline getirir.

Attila’nın Müzikal Anatomisi, İnce Detayları ve Tarihsel Mirası

Giuseppe Verdi’nin Attila operası, yalnızca politik bir başkaldırı metni değil; aynı zamanda bestecinin orkestrasyon yeteneğini, vokal sınırları zorlama cesaretini ve kendine has “müzikal rengini” (tinta musicale) inşa ettiği muazzam bir laboratuvardır. Attila’nın notalarını okumak, genç ve öfkeli bir dâhinin, operanın geleneksel kalıplarını içeriden nasıl çatlattığına şahit olmaktır.

1. “Tinta Musicale” (Müzikal Renk) ve Orkestrasyonun Yükselişi

Verdi, her operası için o eserin ruhunu yansıtan özel bir atmosfer, bir “müzikal renk” (tinta) yaratırdı. Attila’nın rengi; karanlık, metalik, savaşıl ve doğanın vahşi güçleriyle harmanlanmış bir tondur. Eserde bakır nefeslilerin (özellikle trombon, cimbasso ve trompetlerin) yoğun kullanımı, Hun ordularının o durdurulamaz, barbarik gücünü temsil eder. Ancak Verdi, bu kaba gücü salt bir gürültü olarak bırakmaz; onu doğa olaylarıyla ve ilahi müdahalelerle dengeler.

Eserin en çarpıcı orkestral başarılarından biri, Prolog’da yer alan “Venedik’in Doğuşu” (Rio-Alto) sahnesidir. Fırtınalı bir gecenin ardından sığınmacıların lagünlere ulaştığı bu an, müzik tarihinde eşine az rastlanır bir “şafak vakti” tasviridir. Verdi, sadece birkaç ölçü içinde karanlıktan aydınlığa, fırtınadan dinginliğe geçişi çizer. Yaylıların yavaş yavaş yükselen tremoloları, arpların ışıltılı arpejleri ve flütlerin sabah rüzgârını andıran süzülüşü, doğan güneşin suların üzerindeki yansımasını adeta görselleştirir. Bu sahne, Verdi’nin orkestrayı sadece şarkıcılara eşlik eden dev bir gitar olarak değil, bizzat dramanın ve doğanın kendisi olarak kullanmaya başladığının en büyük kanıtıdır.

Aynı şekilde İkinci Perde’deki ziyafet sahnesinde ansızın kopan fırtına, rüzgârın alevleri söndürmesi ve kalabalığın dehşeti, koro ve orkestranın inanılmaz bir senkronizasyonuyla, adeta işitsel bir sinema perdesi gibi kurgulanmıştır.

2. Vokal Yazım: Sınırları Zorlayan Karakterler

Attila, ses telleri için tam anlamıyla bir mayın tarlasıdır. Verdi, karakterlerin psikolojik uçurumlarını, onların vokal sınırlarını zorlayarak ifade eder.

Odabella (Soprano drammatico d’agilità): Odabella, opera tarihinin en zorlu ve en korkutucu soprano rollerinden biridir. Verdi, bu karakteri sıradan bir kurban olarak değil, bir “intikam meleği” olarak tasarlamıştır. İlk sahnesinde söylediği kavatina (“Santo di patria”), iki oktavlık ani sıçramalar, göğüs sesinden tepe notalarına acımasız geçişler ve inanılmaz bir çeviklik (coloratura) gerektirir. Savaşçı bir Amazon edasıyla sahneye giren Odabella, gırtlağından fışkıran bu agresif müzikle Attila’yı bile şaşkına çevirir. Ancak Birinci Perde’deki romansı (“Oh! nel fuggente nuvolo”), bu savaşçı kadının içindeki kırılgan kızı, babasına duyduğu özlemi ortaya çıkarır. Flüt, İngiliz kornosu ve arpın eşlik ettiği bu büyüleyici arya, Odabella’nın ruhundaki “chiaroscuro” (ışık-gölge) zıtlığını mükemmelen yansıtır.

Attila (Basso cantante): Verdi, Attila karakterini derin, karanlık ama bir o kadar da asil bir bas sesiyle donatmıştır. O, kana susamış bir canavar değil; inançları, korkuları ve kendine has bir onuru olan bir liderdir. Attila’nın asıl müzikal ve psikolojik kırılması, rüyasını anlattığı aryada (“Mentre gonfiarsi l’anima”) gerçekleşir. Romalılardan, ordulardan veya kılıçlardan korkmayan bu yenilmez komutan, doğaüstü bir gücün (Papa I. Leo’nun hayaletinin) karşısında dehşete kapılır. Verdi, Attila’nın içindeki bu doğaüstü korkuyu, yaylıların tekinsiz ritimleri ve bas sesin o sarsılmaz çizgisinin aniden titreyen, kırılgan bir hal almasıyla notalara döker.

Ezio (Verdi Baritonunun Doğuşu): Ezio, ileride Rigoletto, Nabucco, Macbeth veya Iago ile zirveye ulaşacak olan “Verdi Baritonu” kavramının erken ve çok sağlam bir örneğidir. Soylu, kibirli, politik ve gururlu bir Romalı komutanı temsil eden Ezio’nun aryası (“Dagl’immortali vertici”), Roma’nın eski şanlı günlerine yakılmış melankolik bir ağıt olduğu kadar, yaklaşan savaşın da ayak sesidir. Onun sesi, Attila’nın karanlık bas tonuna karşı baritonun o parlak, delici ve otoriter tınısıyla dengelenir.

Foresto (Spinto Tenor): Foresto, sürgündeki bir halkın lideri ve ihanete uğradığını düşünen kıskanç bir aşıktır. Verdi, Foresto’ya İtalyan bel canto geleneğinin o tatlı lirik tenorluğundan ziyade, daha dramatik, öfkeli ve köşeli bir vokal çizgisi (tenore spinto) vermiştir. Venedik’in kuruluşunu müjdelediği aryası, umudun ve yeniden dirilişin müzikal formudur.

3. Dramatik Zıtlıklar ve Libretto Çatışması

Attila’nın librettosunun iki farklı yazar (Temistocle Solera ve Francesco Maria Piave) tarafından yazılmış olması, eserin dramatik yapısında ilginç bir ikilik (düalizm) yaratır. Solera’nın yazdığı kısımlar (özellikle Prolog); kalabalıkları, orduları, görkemli koroları ve ulusal kahramanlığı ön plana çıkaran geniş açılı bir fresk gibidir. Solera, tarihsel olayları birer epik tablo olarak sunmayı sever.

Ancak Piave’nin devreye girdiği son perdelere doğru eser, geniş meydanlardan dar çadırlara, kalabalıklardan bireylerin iç dünyasına doğru daralır. Aşk, kıskançlık, ihanet ve vicdan azabı gibi insani duygular, Piave’nin o daha samimi ve psikolojik diliyle müziğe yön verir. Verdi, bu iki farklı libretto tarzını müzikal bir kusur olmaktan çıkarıp, eserin dramatik tansiyonunu artıran bir zıtlık olarak kullanmayı başarmıştır. Dış dünyanın (savaşın) gürültüsü ile iç dünyanın (kalbin) fırtınası, partisyon boyunca birbirine çarparak ilerler.

4. Tarih İçindeki Önemi ve Mirası

Attila, prömiyerinin yapıldığı 1846 yılından, İtalya’nın siyasi birliğini tamamladığı 1870’lere kadar Avrupa’nın ve dünyanın dört bir yanındaki sahnelerde fırtınalar estirmiştir. O dönemde eser, sanatsal bir deneyimden çok, yurtsever bir ritüel olarak algılanmıştır.

Ancak İtalya bağımsızlığını kazandıktan ve “Risorgimento” ateşi söndükten sonra Attila, tıpkı Verdi’nin diğer erken dönem politik operaları gibi yavaş yavaş sahnelerden çekilmeye başlamıştır. İzleyici artık politik sloganlar değil; Rigoletto, La Traviata veya Aida gibi daha evrensel, daha derinlikli insan hikâyeleri talep ediyordu. Eserin zorlu vokal gereksinimleri de (özellikle Odabella rolünü söyleyebilecek sopranoların azlığı), Attila’nın uzun süre unutulmaya yüz tutmasına neden oldu.

Eserin küllerinden doğuşu, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Özellikle 1980’lerde, efsanevi Amerikan bas Samuel Ramey’in Attila rolünü üstlenmesi, eserin bir şaheser olarak yeniden keşfedilmesini sağlamıştır. Riccardo Muti gibi maestro’ların yönetiminde La Scala’da sahnelenen versiyonlar, Attila’nın salt bir “sokak eylemi müziği” olmadığını; orkestrasyonu, vokal hatları ve dramatik gerilimiyle muazzam bir sanat eseri olduğunu modern dinleyiciye kanıtlamıştır.

Sonuç: Şaheserlere Giden Yoldaki Kutlu Köprü

Attila, Giuseppe Verdi’nin kariyerinde bir dönüm noktasıdır. O, gençlik enerjisinin, kaba ve ilkel gücün, vatanseverliğin ve sansürle bitmek bilmeyen savaşın en somut kanıtıdır. Müzikolog Julian Budden’ın dediği gibi: “Attila’nın müziği, sanki bir kılıç darbesiyle oyulmuş gibidir; kaba ama kesinlikle sarsıcı.”

Bugün Attila’yı dinlediğimizde, sadece 5. yüzyılda Roma kapılarına dayanan bir Hun İmparatorunun hikayesini değil; 19. yüzyılda özgürlük ateşiyle yanan bir ulusun çığlığını ve dünyanın en büyük opera dehasının kendi ustalığına doğru attığı o cesur, devasa adımları duyarız. Venedik’in o sisli lagünlerinden doğan sabah güneşi, aslında Giuseppe Verdi’nin İtalyan operasına getireceği o parlak aydınlığın bizzat kendisidir.

Attila Sinopsis

Prolog (Öndeyiş)

1. Sahne: Yıkılmış Aquileia Meydanı: Opera, Hunların alevler içindeki Aquileia şehrini yerle bir etmesinin ardından başlar. Gecenin karanlığı, vahşi bir yıkımın ateşleriyle aydınlanmaktadır. Muzaffer Attila, askerlerinin yüceltici tezahüratları eşliğinde sahneye girer. Yıkım tanrısı Wodan’ın elçisi olarak görülmektedir. Bu sırada Uldino, esir alınmış Aquileialı savaşçı kadınları getirir. Kadınların lideri Odabella, Attila’nın karşısına büyük bir cesaretle çıkar ve vatanseverliğini ilan eder (Kavatina: Santo di patria indefinito amor! – Vatanın kutsal ve uçsuz bucaksız aşkı!). Odabella’nın bu dizginlenemez ruhundan etkilenen Attila, bir lütuf olarak kendi kılıcını ona hediye eder. Odabella, içten içe bu kılıcın babasının intikamını almak için ilahi bir işaret olduğuna ant içer. Sahnenin devamında Romalı komutan Ezio gelir ve Attila’ya tarihi bir ittifak teklif eder: Evren Attila’nın olsun, ancak İtalya Roma’ya (Ezio’ya) kalsın (Düet: Avrai tu l’universo, Resti l’Italia a me). Attila, bu “haince” teklifi büyük bir kibirle reddeder ve İtalya’yı kendi kırbacıyla yola getireceğine yemin eder.

2. Sahne: Adriyatik Lagünlerinde Rio-Alto: Fırtınalı bir gecenin ardından sabahın ilk ışıklarıyla deniz dinginleşir. Keşişler ve mülteciler, Hunların katliamından kaçarak lagünlere sığınmışlardır. Aralarında Aquileialı şövalye Foresto da vardır. Foresto, sevdiği kadın Odabella’nın Attila’ya esir düştüğünü sanarak büyük bir acı çeker. Ancak umutsuzluğa kapılmaz; bu bataklıkların ve yosunların arasından, küllerinden doğan bir anka kuşu misali yeni ve şanlı bir şehrin (gelecekteki Venedik) yükseleceğini müjdeler (Kavatina/Arya: Cara patria, già madre e reina).

Birinci Perde

1. Sahne: Attila’nın Ordugâhı Yakınlarında Bir Orman: Gece vaktidir. Attila’nın esiri (ve onun gözdesi) olan Odabella, mehtaplı bir gecede babasının ruhuna ve kaybettiğini sandığı sevgilisi Foresto’ya ağlamaktadır (Romans: Oh! nel fuggente nuvolo). Ansızın Foresto, barbar kılığında karşısına çıkar. Odabella’yı Attila’nın tarafına geçmekle ve ihanetle suçlar. Odabella, İsrail’i düşman komutanının çadırında kurtaran İncil kahramanı Giuditta (Judith) efsanesini hatırlatarak Foresto’yu yatıştırır. Attila’nın kılıcını göstererek doğru anı beklediğini söyler. İki aşık, intikam yeminleriyle yeniden kucaklaşır.

2. Sahne: Attila’nın Çadırı ve Ordugâh: Attila, çadırında uykusundan dehşet içinde uyanır. Sadık kölesi Uldino’ya gördüğü korkunç rüyayı anlatır: Roma kapılarına dayandığında devasa, yaşlı bir adam (San Leone) karşısına çıkmış ve onu “Burası Tanrıların toprağıdır!” diyerek durdurmuştur (Arya: Mentre gonfiarsi l’anima). Kısa süreliğine de olsa korkuya kapılan Attila, ardından cesaretini toplar ve ordularına yürüyüş emri verir. Tam o sırada ordugâha rahipler, çocuklar ve beyazlar içinde genç kızlardan oluşan bir tören alayı yaklaşır. Alayın başındaki kişi, Attila’nın rüyasında gördüğü yaşlı adamın (Leone) ta kendisidir. Leone, rüyadaki o aynı ilahi uyarıyı tekrarladığında Attila dehşete düşer. Yenilmez kral, göklerin gücü karşısında ilk kez diz çöker.

İkinci Perde

1. Sahne: Ezio’nun Ordugâhı, Uzakta Roma: Ezio, imparatoru Valentinianus’un Attila ile bir ateşkes imzaladığını ve kendisini geri çağırdığını okurken büyük bir öfke içindedir. Roma’nın eski şanlı günlerini, atalarının onurunu yâd eder ve vatanı bu zayıf düşmüş halinden kurtaracağına yemin eder (Arya: Dagl’immortali vertici). O sırada kılık değiştirmiş olan Foresto kampa gelir. Ezio’ya, Attila’nın o günkü şölende öldürüleceğini haber verir ve tepede bir ateş gördüğünde Roma ordularıyla saldırıya geçmesini söyler. Ezio, vatanı için canını vermeye hazırdır.

2. Sahne: Attila’nın Ordugâhında Ziyafet: Attila, Romalı konuklarını (Ezio dahil) görkemli bir şölenle ağırlar. Rahiplerin kötü alametler gördükleri uyarılarına aldırış etmez. Ziyafet sırasında aniden kopan fırtına ateşi söndürür ve kalabalığa korku salar. Bu karmaşa anında Foresto, Odabella’ya Uldino’nun Attila’nın kadehini zehirlediğini fısıldar. İntikamın bir zehirle değil, kendi elleriyle, babasının kılıcıyla olmasını isteyen Odabella, öne fırlar og Attila’yı zehirli kadeh konusunda uyarır. Foresto suçu üstlenir. Attila, hayatını kurtaran Odabella’ya minnettarlıkla Foresto’nun cezasını onun vermesini söyler ve ertesi gün Odabella’yı kraliçesi yapacağını ilan eder. Odabella, gizlice Foresto’ya kaçmasını söylerken, Foresto onun güce boyun eğdiğini sanarak büyük bir nefretle oradan ayrılır.

Üçüncü Perde

Tek Sahne: İki Ordugâh Arasındaki Orman: Sabahın ilk ışıklarıdır. Foresto, Attila ile Odabella’nın düğün hazırlıkları sürerken kalbi kırıktır ve sevdiği kadının ihanetine yanmaktadır (Romans: Che non avrebbe il misero). Ezio gelir ve ordularının saldırı işareti için hazır olduğunu söyler. Uzaktan düğün marşları duyulurken, Odabella gelinliğiyle, babasının gölgesinden kaçarcasına ormana, Foresto’nun yanına sığınır. Foresto’ya aşkının ve kalbinin saflığını ispat etmeye çalışır. Bu sırada gelini arayan Attila sahneye gelir; Foresto’yu, Ezio’yu ve Odabella’yı bir arada görünce üçünün de kendisine ihanet ettiğini anlar. Roma ordularının baskın sesleri yükselirken Foresto, Attila’ya saldırmak ister. Ancak Odabella ondan önce davranır; Prolog sahnesinde Attila’nın ona verdiği kılıcı çeker ve babasının intikamını alarak Kral’ın göğsüne saplar. Attila, “Sen de mi, Odabella?” diyerek can verir. Tanrı’nın ve halkların intikamı alınmıştır.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol