
Nitelikli, bilgi içeriği yüksek, akademik ya da yorum içeren kapsamlı yazılar… Bu başlık altında kıymetli yazarların ve akademisyenlerin özel, kısa ya da uzun, alana özgü metinlerini bir arada bulabileceksiniz. Fihrist olarak idealist bir bakış açısıyla nitelikli metinler ortaya koyma arzusundayız. Dolayısıyla, bu başlık, sizler için geniş bir arşiv oluşturma niyetinin ürünü. Yararlanmanız dileğiyle…
“İnsan krepon kâğıdından kanatlar takınca kelebek olduğuna inanır” (Ağaoğlu 2014: 31).
Adalet Ağaoğlu, bir kadına daha doğrusu bir insana olan yönelişini, sevgisini romanlarına taşıyan çok önemli yazarlarımızdan birisidir. Eserleri incelendiğinde daha çok bireylerin psikolojik konumları, hayat şartlarında kendine yer bulamamış veya bulduğunu zanneden umutsuz kadınlar ya da aydın, modern, gelişime açık zihinler konu olarak yer almaktadır. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanı, bulunduğu ortam ve koşulları göz önünde bulundurarak karakterin 1 saat 27 dakikalık süreç içerisinde hem toplumu sorgulamasını hem de karakterin kendi iç hesaplaşmasını anlatmaktadır. Roman, Doğu ile Batı’nın geleneksellik ve modernleşme arasında kalmışlığı, kültürel çatışma, kadın özgürlüğü, kadının toplumdaki yeri gibi birçok konuya değinmektedir.
Ahu Sumbaş’ın makalesinde yer alan bir cümle, aslında karakterin bireyselleşememesi, Cumhuriyet gibi köklü bir yapıya sahip olmanın verdiği cinsiyet özgürlüğüne karşın hiçbir şey yapılamamasını destekler niteliktedir. “Romanın kurgusu ve ana kahramanları açısından bu sorgulamaların, özellikle Cumhuriyet projesinin cinsiyet rejimine bir öz eleştiri niteliğinde olduğu görülür” (Sumbaş 2017: 5). Bu çalışmada romanın yaratmış olduğu aydın cinsiyet özgürlüğünün kısıtlanmasına karşın, ana karakter olan Aysel’in bir otel odasında bağımsız ama bir o kadar da hakikat eşiğinde fikirlerinin nasıl bireyselleştiği noktasında çoksesliliğin doğduğu kısımlar incelenecektir. Romanın inceleme sürecinde çoksesliliğe dair birçok unsur ve karakterler bulunmaktadır. Lâkin bu çalışmada “sadece Aysel’e bir ışık tutularak onun hayat arayışında büründüğü çeşitli rollerin perspektifinde geliştirilecektir”. Sorgulayan ve sorgulanan Aysel’in içindeki yakarışlar çokseslilik ile dışa vurulacaktır.
Karakterin Yazara Göre Konumu ve Çoksesli Karşılıkları
Mihail M. Bahtin, Dostoyevski’nin romanlarında yaratmış olduğu çoksesli dünya içerisinde, karakterlerin son derece bağımsız ve sokak perspektifine yatkın olduklarından bahsetmektedir. Romanda, tamamen soyut veya somut öğeler ile bir zemine oturtulmadan hem anlatıcının nesnel söylemlerini, karakteristik olarak belirleyici etkenlerini hem de karakterin öznel söylemlerini yani iç konuşma, iç hesaplaşma gibi ruh derinliklerini göz önünde bulundurarak salt metin kısmı oluşturulmuştur. Bu açıklamayı destekleyecek olan bir kesit sunmak mümkündür: “Bütün ışıkları söndürdüm. Çarçabuk soyundum. Köşedeki yatağı açtım. Çırılçıplak içine girdim; ölmeye yattım” (Ağaoğlu 2014: 7). Kendisini nihaileştirmiş olan roman karakterinin her şeyi hiçe sayıp bedenini yatağa mahkûm etmesi, aslında özgürlüğünün başlangıç noktasıdır. Kadın, toplumdan uzaklaşarak kendi varlığını sorgulamaktadır ve bireysel statüye ulaştığı anda kendisine dünyada bir yer bulduğunu varsayacaktır. Bir süre sonra boşvermişlik hissiyatından uzaklaşıp sahip olamadıklarının veya daha sonrasında olduklarının farkına varacaktır. Lâkin bu süreç onun omuzlarına bir yük olmaktadır ve karakterin kırılma noktasında kendisini yeniden inşa ettiği görülmektedir. “İnsanlık tarihi; insanların, sahip olduklarını, sahip olmadıklarına –çoğunlukla üstün tuttuklarına şahittir. Bu anlayış doğrultusunda sahip olmadıklarını ise değersizleştirmek için boş vermişlik çukuruna bırakmış, onları şahsiyetsizleştirmiştir. Bu durum, bir varlığın taşıyamayacağı yükü ona yükleyip onun taşıyabileceğini bile taşıyamaz hale getirmektir” (Deniz 2017: 205). Karakter, karamsar ve mutsuzdur. Mutluluğu yakalaması toplumda da kendini belli edecektir. Bu durum onun mutluluk halkasından uzakta, onun içine girmeden sadece hakikate odaklanarak gerçekçi ve toplumsal bir karakter doğmasını sağlamıştır. Romanda baş karakter olan Aysel, ölümün çabuk gelmediğini ve onunla bir kaos bir savaş bağı kurulması gerektiğini dile getirmiştir. Hatta insan hayatında bir o kadar basit görünen gülme eyleminin dahi onun için zor olduğunu, kendi tebessümünü içinde saklaması gerektiğine de değinmiştir. Burada dikkat çeken en önemli nokta ise hem kendi sesini hem de toplumun sesini dinleyerek büyük diyaloglar hâlinde binlerce sesten oluşan çoksesli bir melodi oluşturmasıdır. Oluşan bu melodi bağlamında Bahtin’in de belirtmiş olduğu gibi farklı bilinçler arasında karşılıklı bağımlılık ve etkileşimden kaynaklandığını belirtmek mümkündür. Dostoyevski’nin romanlarında olduğu gibi Adalet Ağaoğlu’nun bu romanında da önemli olan karakterin yani Aysel’in dünyada nasıl göründüğü değil, Aysel’e dünyanın nasıl göründüğüdür. Dünya kimler için ve hangi amaçlar için var? İnsanlar, Aysel’in gözünde hangi konumda? Mutlak suret ile Aysel’in zihninden geçenler sadece bu sorular ile sınırlı değildir. Kendi şahsiyet arayışını arama konusunda bir dalgayı anımsatan halleri, ona barınmaya ve yer bulmaya çalıştığı toplumda da bir hakikat gelgitleri yaşatmaktadır. Nihayetinde mikro diyaloglar büyüyerek makro diyaloglarla eşdeğer hale gelir, çokseslidir.
Aydın Bir Kadın Olma Yolunda Tutunamayan ve Yurtsuzlaşan Aysel’in Savunma Mekanizması
Dünya ve hayat, karakterin öz-bilincinden yansıtılan görüntü ile yaratılış amacının sorgulanmasını sağlamaktadır. Çimen Günay, Cumhuriyet romanlarında kadın ve erkek arasında milliyetçi, hür, lâik yoldaşlığın inşa edilmeye başlandığını dile getirmektedir. Romanda bu görüşü destekleyecek niteliktedir. Aysel, bireysel özgürlük arayışı aşamasında yakın arkadaşlarına, eşine ve birlikte olduğu öğrencisi Engin’e karşı sorgulayıcı bir tavır sergilemektedir. Onun bu yaklaşımı, içinde yaşamış olduğu ufak birkaç diyalog, milli kimlik oluşturma çabasında ve yoğun bir bilinç karmaşası içinde mücadele ettiğini göstermektedir. Çocukluğundan itibaren hep Atatürk’ün lâik, bilinçli bireyler yetiştirme tarzına uyum sağlamış ve doçentlik görevine kadar başarı ile ilerlemiştir. Birtakım sarsılmaz prensip meselelerini yıkarak bir kırılma noktası veya bir kriz anı yaşamış olması onu bu çıkmaz odaya sürüklemiştir. Toplumsal kuralların birkaç dayatması ile şekillenen kadın yaşamlarının geleneksel zincirleri kırarak modern bir başkaldırı göstermesi tamamen kilitlenmiş, uyumsuz sayılan fikirlerin yıkılması gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Böylece iki yasanın gerçekte ya da görünüşte birbirleri ile uyuşmazlığı söz konusudur. Ölmeye Yatmak romanında hem geleneksel olarak soylu kabul edilen hem de modernleşme yolculuğunda soysuzluğa yüz tutmuş iki farklı kesimden söz edilmektedir. Bunun dışında Aysel’in gözünde Cumhuriyet’in getirmiş olduğu yenilik ve eşitlikten yoksun bireyler dikkat çekmektedir. Çoksesliliğin önemli noktalarından birisi de budur. Bir bakımdan çok düzeylilik yani alt tabaka, üst tabaka sınıflandırılması Aysel’in gözünde oldukça büyük bir problemdir. Dönemin koşullarında böyle bir sınıflandırılma yapılması toplumdaki düzene yöneliktir. Bu sınıfsal orkestrasyon içinde farklı bilinçlerden ve bireylerden ortaya çıkan harmoniler mevcuttur: “Çıplakken bir matbaa işçisini bir öğrenciden, bir efendiyi bir uşaktan, bir zorbayı bir aşıktan nasıl ayırabildiniz?” (Ağaoğlu 2014: 190). Aysel’in, Engin ile beraber olması basit bir aldatma eylemi değildir. Arka planda Aysel’in özgürleşme, ben olma ve intikam alma çabası vardır. Aysel, Engin’i hayatındaki tüm yüzlerin karışımı olarak görmektedir. Bu tavrı ve tutumu ile baş karakter bir kutupta diğer insanlar ise karşıt kutuptadır. Ele alınan aşk, hayat tarzı ve işçi sınıfı gibi konularda bu izler kendini belli etmektedir.
Aysel, toplumun kalıplaşmış değer yargılarına bütünüyle aykırı diyalekt sağlayan bir karakterdir. Yetiştiği çevreye karşı durarak eğitim savaşı vermiş bir kadın ve tek gayesi ülkesine faydalı olmaktır. Kitap boyunca Adalet Ağaoğlu toplumsal yargıların bireyi nasıl yabancılaştırdığına dair ışık tutmaktadır. Edward Said, bu yabancılaşmanın “çatışan kültürlerin arasında kalan kimliksel belirsizlikleri yersiz yurtsuzlaşma” (Göncü 2021: 95) ile özdeştirildiğini söylemektedir. Romanda yabancılaşma metaforu Aysel’in varoluşsal kişiliğinin parçalanması ve daha sonrasında yeni bir kimlik inşasına başlamasından kaynaklı ortaya çıkan psikolojik bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorgulama sürecinin başlaması Aysel’i güçsüz kılarak şimdiye dek savunduğu şeylerin anlamsızlığını fark etmesine neden olmaktadır. “Doğru sandığı ne varsa bir bir çökünce Aysel, çareyi kuralsızlıkta bulur. Öğrencisiyle ilişkiye girerek kuralsızlığın sınırlarını zorlar. Kendi çizgisinden çıkmak, Aysel’i toplumdan uzaklaştırır ve “yabancılığa” doğru sürükler. Otel odasına kendisini kapatması yabancılaşmanın somut görüntüsüdür. İkinci aşama Aysel’in kendine de yabancılaşmasıdır. Bu aşamada “ölmeye yatmak”, toplumsal ve bireysel aidiyetlerin ve sığınışların yok oluşudur” (Göncü 2021: 96). Romanda Dündar öğretmen Aysel’in kimliğinin oluşumuna yönelik önemli bir yere sahiptir. Dündar öğretmen kendisine çağdaş Türk ideolojisini ilke edinmiştir. Aysel’de çocukluk yıllarından itibaren bu ideoloji ile yetiştiği için kendi döneminde baskılanmış ve dışlanmış hissetmektedir. Bunun sebebi de ahlâk, ayıp, kadın için yasak olan kurallardır. O kendini çevresel nedensellik şartlarından uzak tutarak eril kimliğin yaratmış olduğu baskılardan arınma nedeni ile kendisini on altıncı katta bir otel odasına mahkûm etmiştir. Aysel, toplumsal örgütlenmelere, ataerkil fikirlere hür iradesi ile karşı çıkarak bağımsızlık arayışındadır. Karakterin bu denli yabancılaşma hâli insanlardaki fikirler değil; “insandaki insanı” ( Bahtin 2004: 94) dışavurum hâlidir.
İdeolojik Otoritenin Gücü ve Eğitim Sorunlarına Karşın İntihar Motifi ile Çokseslilik
Bahtin’e göre karakter, ideolojik olarak bir otoriteye sahiptir ve bağımsız addedilmektedir. Ölmeye Yatmak romanında eğitim ve eğitim sistemi sınırları içerisinde çocuk ve genç bireylerin yaşadığı sıkıntılar, sıklıkla karşılaşılan evrensel bir durumu temsil etmektedir. Romanda, Cumhuriyet yıllarının ilk safhalarında eğitim politikalarının genç, özellikle kadın bireyin yani Aysel’in üzerindeki etkileri konu olarak ele alınmaktadır. Romanın işleyiş süresi içerisinde aslında olgunlaşamayan, toy bir karakter mevcuttur. Aysel’in ve arkadaşlarının okul yıllarındaki anıları geriye dönüş tekniği ile diğer bir adı olan flashback yöntemi ile aktarılmaktadır. Okul sürecinde dünyaya bakış açıları, algılama biçimleri ve bireysel yaşam şekilleri karakterin psikolojik olarak gelişiminde önemli bir rota oluşturmaktadır. Sonuçta Aysel ve arkadaşları yeni doğmakta olan bir kuşağın temsilcileridir. Böylece geleneksel kuşaktan yavaş yavaş sıyrılarak modern bağlarını oluşturmaya çalışan bireylerin sorgulayıcı halleri yine çoksesliliğin göstergesidir. Romanda farklı düzeylerde ve sistemlerde eğitim veren okullar bulunmaktadır. İlk olarak Aysel’in ve arkadaşlarının okuduğu ilkokul hatıraları kitabın ilk sayfalarında kendini göstermektedir. Bir önceki konu başlığının son satırlarında belirtildiği gibi Dündar öğretmenin döneminde çağdaş, ileri görüşlü bireylerin yetiştirilme gayesinin büyük olduğunu söylemek mümkündür.
Romanda, analitik bir fikir çerçevesi ile “modern” ve “geleneksel” izlerin, önyargıların çarpıcı tutumu Ağaoğlu tarafından eleştirilmiştir. Örneğin; Aysel’in gitmiş olduğu ortaokulda, kızların saçlarını kısa kestirmesi geleneksel bakış açısı ile bir erillik göstergesi iken bir taraftan da kadınların modernleşme sürecinin izlerini taşımaktadır. Yeşim Tükel’e göre “dış dünyanın gözünde “köylü gibi olmak” ise romanda, Cumhuriyet’in idealleri doğrultusunda modern ve çağdaş bir yaşam kurmaya çalışan halkın modernlik ve çağdaşlık konusundaki önyargılarının ve bu ideallere şeklen uymayanlara yönelik farklı düzlemlerde ötekileştirmenin ifadesi olarak karşımıza çıkar” (Tükel 2022: 66). Ağaoğlu’nun bu tutum karşısında eleştirel yaklaştığı hissedilmektedir. Cumhuriyet döneminde benimsenmiş ideolojik ilkelerin olduğu gibi genç bireyler üzerinde uygulanmaya başlanması, onları ruhsal bir çöküntü ve buhran içine sokmaktadır. Nitekim Aysel’in ilk intihara girişim sebebi babasından kaynaklanmaktadır, Aysel’i okula göndermek istememektedir. Karakteristik olarak aydın bir Cumhuriyet kadını olma yolunda birçok engele göğüs germektedir. Aysel’in sadece bu sorun ile karşı karşıya kalmaması ve on altıncı katta bir otel odasında ikinci intihar girişiminde bulunarak kendini şahsiyetsizleştirmeye, bir hiç saymaya çalışması onun baskılanmış şekilde yetiştirilmesinden kaynaklı olduğunu göstermektedir. Yeşim Tükel’in görüşlerine göre Aysel ‘in köhne bir otel odasında ölmeye yatması da geleneksel bir aile yapılanmasına sahip terbiye alması ve modern Türkiye’nin eğitim sisteminde aydın bir Cumhuriyet kadını olarak yetişmesinin bu iki kimliğinin yıllarca çatışmasının, sorgulamasının bir sonucudur. Roman, bu uyumsuzlukları ile birçok bilinç unsurunu, görüşü bünyesinde barındırdığı için çokseslilik çığlıkları arasında kendini net bir şekilde belli etmektedir.
Varlık – Yokluk Meselesi Olarak Otel ve Aysel’in Sesi
Romanda, Aysel’in oluşturduğu literatürde mantıksal düşünceler ön plandadır. Çokseslilik kavramı ile kişiselleşmiş bir dünyanın içerisinde kendisine uygun ortamı bulma arayışına girdiği görülmektedir. Hem romanda hem de bu çalışmada sıklıkla bahsedilen nokta, ana karakterin otel odasındaki 1 saat 27 dakikalık süreci olduğuna değinilmiştir. Hakikatli, bireysel ve sorgulayıcı fikir dünyasına kapanarak somut bir bilinç akışında iç içe geçmekte ve bu doğrultuda eşsiz düşüncelerini soyutluğa doğru sürüklemektedir. Mekân olarak otelin seçilmesi oldukça önemlidir. Aysel’in kırılma noktası ve benliğine sarmalanması bu noktada kendini belli etmektedir. Yaşanmış veya yaşanmamış olaylardan kaçışı Aysel’i sınırların ötesinde bir arınmaya itmektedir. Tarafsızdır, bir yatağa bir odaya ait değildir. Bulunduğu kente, sokaklara yabancılaşarak otel odasında katarsis eşiğindedir. Atça’nın ve Uğurlu’nun belirtmiş olduğu gibi Aysel’in kimliklerini kapının gerisinde bırakarak hem kendisi ile hem de geçmişi ile hesaplaştıktan sonra arınmış halde, zihinsel bir değişim sağlamıştır. Bu durum Aysel’in yeni bir yuvaya doğuşu, 1968 baharına uyanmasıdır. Bahtin, “dışsallaştırıcı yazar” (Bahtin 2004: 57) tanımı yaparken Adalet Ağaoğlu bu kavramı tamamen karakter üzerinde uyarlamayı başarmıştır. Aysel’in çelişkili sınırları onun çocukluk yılları ile bağlantılıdır. Baskılayıcı, tetikleyici olaylar karşısında elde ettiği edinimler sonucunda sorgulamasını yatakta yapmaktadır. İdeolojik politikalar ve dayatmalar onun geçmişinde sıkça yer almaktadır.
Adalet Ağaoğlu’nun romanın işleyiş sürecinde geriye dönüş, iç monolog ve bilinç akışı tekniklerini oldukça fazla kullanması da çoksesli harmoni oluşum sürecinin bir parçası olduğunu göstermektedir. Aslında Aysel, eşanlı varoluşun da yolcusudur. Edinimlerini sorguladığı sırada onun için “şimdi” önemlidir. Lâkin bir taraftan da iç konuşmaları ve diyalogları ile geçmişine doğru bir rota belirlenip başlangıç noktası göz önünde bulundurulmalıdır. Yazarın çoksesli süreç içerisinde karakteri konumlandırdığı noktada şahsi fikirlerin tüm karakterler üzerinde ortak bilinçte bulunmaması ve karşıtlıklar yönünde ilerletildiği görülmektedir. Roman başlı başına farklı bakış açıları ile bütünlüklü bir yapıya sahiptir. Karabulut ve Güneş’e göre geriye dönüş tekniği, ilk olarak Aysel’in çocukluk yıllarında düzenlenen müsameredir. O zamanlar kentli bir kadın memuru canlandırdığı ve bu rolün Ağaoğlu’nun yaşamından bir kesit olduğu düşünülmektedir. Bu sayede hem eşanlı olarak şimdiki zamanı hem de geçmiş arasında bir dokuma yapılmaktadır. Romandaki bu sesler çoksesliliğin yaratılmasını mümkün kılan öğelerdir. Aysel’in bulunduğu durumu en iyi ve en yoğun bir şekilde yansıtan söylem ise iç monolog tekniğidir. Otel odasında bir başına yaptığı bireysel iç çatışma, hesaplaşmadır. Karakterin olumlu veya olumsuz tutumu tamamen okurun yorumuna dayalı olarak arka planda yani zihinde yaratılan olguların hareketlendiği bir süreçtir. Aysel’in kendine olan itiraflarının son safhalarında karnını kontrol edip bebeğinin olup olmadığını kontrol etmesi, gebeliğin belirtilerine karşı kendi kendini yoklaması ve işaretleri anımsamaya çalışması çoksesliliğin bireysel diyaloglar ile vücut bulmasının örneğidir. Aysel, kendi bakış açısını okuyucuya hissettirmektedir. Fikirlerinin, duygularının arasındaki çatışma bir ağacın bağımsız dalları gibi olmaktan çıkmış ve artık bir ağacın bütünlüklü halini alarak yansıtılmaya başlanmıştır. Bunun sebebi ise 1 saat 27 dakikalık sorgulama sonucunda ne istediğinin ve var olma sebebinin farkına varmasıdır. Bir yapıtı okurken aynı yazarın farklı sesleri arasında bazen kıran kırana olabilecek bir mücadele üzerinde, ya da bu mücadelenin bazen başlamadan bastırıldığı üzerine düşünülmesi gerekmektedir. Aysel, sorgulama sürecinin ardından kendine bir ilke belirleyerek otel odasını terk etmiştir: “ Yeterince saygıdeğer değilsem değilim. Her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek” (Ağaoğlu 2014: 398). Aysel’in iç sesini, ideal dünyasını sekteye uğratan toplumsal gerçekliğin sesi midir? Bu bireysel fikirlerin sınırları çerçevesinde karakterin hakikatini kararlaştırarak otel odasından ayrılması artık toplumsal bir karakter kazanmasından kaynaklanmaktadır.
Sonuç
Bu çalışmada sınırların, “kadın” ve “kadının baskılanması” üzerine olduğunu hatırlatmak oldukça önemlidir. “En başında belirtildiği gibi çokseslilik kuramı sınırları içerisinde çok fazla örnek bulunmaktadır. Ancak sadece Aysel’in rolü ve arayışları doğrultusunda bu çalışma yapılmıştır.” Tanzimat dönemi ile birlikte yavaş yavaş modernizmin kendini göstermeye başlaması toplumsal açıdan önemli bir noktadır. Ölmeye Yatmak romanında ilk olarak iki nesil kadın, erkek profillerinde geçişlerin ve kırılmaların olduğunu ve bu sancılı sürecin bünyesinde birçok zıtlıkların, uyumsuz bilinçlerin, farklı ideoloji kapsamında gelişen değer yargılarının derin boyutlarına değinilmiştir. Ana karakter olan Aysel’in kendi benliğinin muhakeme sürecinde oluşan bağımsız unsurların ve diyalogların çoksesliliği nasıl oluşturduğuna dikkat çekilmiştir. Çalışmanın akışı göz önünde bulundurulduğu zaman, “özgürleşme algısı”nın bir aldatma metaforundan kaynaklandığını söylemek mümkündür. Romandaki çokseslilik izlerini realist mekân unsurlarından, karakterin varlık- yokluk arayışından, otoritenin sağlamış olduğu baskılardan ve sonucunda gerçekleşen intihar motifinde görmek oldukça dikkat çekicidir. Adalet Ağaoğlu’nun, karakterin hayat yolculuğunu kendi yaşamı ile bağdaştırdığı üzerine bulunan görüşler gerçekliğin çarpıştığı noktalarda kendini belli etmektedir. Sonuç olarak değinilmesi gereken diğer önemli şey ise; ölmeye yatanın sadece Aysel değil, o dönemin aseksüel kimliği ile var olan, ailesi ve ülkesi için çırpınan ara dönem kadınlarının dikkate alınmasıdır. Bu süreç içerisinde çoksesliliğin sağlamış olduğu bireysellikten toplumsal gerçeğe yönelim oldukça dikkat çekmektedir. Karakterin aldığı kararlar doğrultusunda yaşamına yeniden bağlanıp hakikat eşiğinde dirilmesi onun idealist bir varlığı sergilediğinin de temsilidir. Roman boyunca değişmeye başlayan gelenekten tamamen kopamama ve bu durumun kadınlar üzerinde sağlamış olduğu otoriter baskının sosyal, toplumsal düzeni arasındaki çatışmanın sürdürülmesi de iki farklı yasanın uyuşmazlığından kaynaklı çokseslilik olduğu görülmektedir. Ölmeye Yatmak olduğu gibi gerçekliği teşkil ederek aydınlanmanın halktan farklı düşüncelerle yaymaya çalışarak karşıt fikirleri savunan kişileri ötekileştirmiştir. Değişim ile beraber her şeyin bir anda değişmeyeceğini göstermek için kadının toyluktan olgunluğa geçiş sürecinde “ötekilerin”( Baş 2019: 63) fikirleri ile desteklenerek romanı büyük diyaloglar hâlinde bir bütünlükle kurmuştur.
Kaynakça
Ağaoğlu, Adalet (2014). Ölmeye Yatmak, İstanbul: Everest Yayınları.
Atça, Mülkiye ve Seyit Battal Uğurlu (Nisan 2022). “Ölüm ve Yaşam Mekânı Olarak Otel: Anayurt Oteli veÖlmeye Yatmak’a Karşılaştırmalı Bir Bakış”, Korkut Ata Türkiyat Araştırmaları Dergisi 7, s.275-288.
Bahtin, M. Mihail (2004). Dostoyevski Poetikasının Sorunları, İstanbul: Metis Yayınları.
Baş, Münire Kevser (2019). “Kimlik Arayışından Bireyselleşmeye: Cihan Aktaş’ın Seni Dinleyen Biri Romanında Çiftsesli Söylem”, Erdem 76, s.47-64.
Deniz, Gürbüz (2017). “Boş Vermek”, Eskiyeni 35, s.203-206.
Günay Erkol, Çimen (2011). “Osmanlı -Türk Romanından Çağdaş Türk Romanına Kadınlık: Değişim ve Dönüşüm”, Türkiyat Mecmuası 21, s.147-175.
Göncü, Müge (2021). “Ölmeye Yatmak ya da Yurtsuzluğun Anatomisi”, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları 13/25, s.91-116.
Güneş, Sümeyra ve Mustafa Karabulut (2022). “Adalet Ağaoğlu’nun “Ölmeye Yatmak” Romanında Bakış Açısı ve Anlatıcı Düzlemi”, Littera Turca, Littera Turca Journal of Turkish Language and Literature 8/1, s.145-160.
Tükel Kanra, Yeşim (2022). “Hermann Hesse’nin Çarklar Arasında ve Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye YatmakRomanlarında Eğitim Sorunsalı ve İntihar Motifi”, Diyalog 1, s.55-77.
Sumbaş, Ahu (2017). “ Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak Romanı Üzerinden Türk Modernleşmesi’nin Kadın İmgesinin Eleştirisi”, Mülkiye Dergisi 41 (2), s.3-2



























Nitelikli, bilgi içeriği yüksek, akademik ya da yorum içeren kapsamlı yazılar… Bu başlık altında kıymetli yazarların ve akademisyenlerin özel, kısa ya da uzun, alana özgü metinlerini bir arada bulabileceksiniz. Fihrist olarak idealist bir bakış açısıyla nitelikli metinler ortaya koyma arzusundayız. Dolayısıyla, bu başlık, sizler için geniş bir arşiv oluşturma niyetinin ürünü. Yararlanmanız dileğiyle…