
Nitelikli, bilgi içeriği yüksek, akademik ya da yorum içeren kapsamlı yazılar… Bu başlık altında kıymetli yazarların ve akademisyenlerin özel, kısa ya da uzun, alana özgü metinlerini bir arada bulabileceksiniz. Fihrist olarak idealist bir bakış açısıyla nitelikli metinler ortaya koyma arzusundayız. Dolayısıyla, bu başlık, sizler için geniş bir arşiv oluşturma niyetinin ürünü. Yararlanmanız dileğiyle…
Batı’lı ülkeleri Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlayan NATO örgütünün temellerinin atılması, ve hemen ardından Doğu’nun Varşova Paktı’yla SSCB odaklı dış siyaset yapısı geliştirmesi; Soğuk Savaş dönemi diyebileceğimiz çift kutuplu dünya örgüsünün kurulmasını simgeler. Bu zıt örgünün kurulduğu dönemde dünya devletlerine dış siyaset arenasında sadece iki seçenek sunulur: Özgürlükçü, demokratik ve kapitalist batı birliği; totaliter ve komünist doğu birliği. Aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında gelişen olayların etkisiyle, çekici ve hapsedici olan bu iki seçeneğin yanında kendilerine ayrı bir yol belirlemek isteyen devletlerin kurduğu üçüncü bir birlik göze çarpar; Bağlantısızlar Hareketi olarak adlandırılan bu birlikte aslında temel hedef, diğer iki birliğin etkisinden kurtulabilmek ve kendilerini ifade edebilmekten başka birşey değildir.
Bu yazıdaki amacımız ise Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucularından olan Josip Broz Tito’nun iktidarında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin (YSFC) kurulma sürecinden başlayarak devletin genel bir analizini yapmak ve 90’lı yılların Yugoslavya Krizi’ne yol açan sürecin nasıl geliştiği üzerinde durmaktır. Ve diğer amacımız, aslında tam anlamıyla bir “Eğreti Devlet” olan YSFC’nin, dönemin şartlarına göre kendi sağlam duruşunu nasıl oluşturduğuna bir göz atma imkanı bulabilmektir.
“Eğreti Devlet” kavramını doğrular şekilde, Yugoslavya coğrafyasında önümüze dört temel sorunsal çıkmaktadır. Bu sorunsallardan ilki, coğrafi konumu itibariyledir. Coğrafi konumu sebebiyle gözlerin her zaman Balkan yarımadası üzerinde olması ve dolayısıyle herhangi bir iç sorunun, dış mihraklar tarafından kullanılması ve hızlı bir şekilde dış sorun haline getirilmesi; genelde Balkanların ve özelde de “Güney Slav coğrafyası” diye geçen Yugoslavya bölgesinin birlik halinde hareket edebilmesini zorlaştırmaktadır. Bunun dışında, ikinci olarak, Yugoslav arazisinin belki de en önemli sorunu diyebileceğimiz etnik unsurların çokluğu ve karışıklığu durumu, bölgenin kaderini etkilemektedir. Ayrıca diğer bir sorunsal son yüz elli yıldır göze çarpmaktadır; milliyetçi düşüncelerin bölgede yoğun bir şekilde hissedilmesi bölgede büyük sorunlara yol açmaktadır.
Son olarak bazen sebep, bazen ise sonuç hükmüyle gözümüze çarpan çok önemli diğer bir sorunsal ise bölge ekonomisinin zayıflığıdır. Ekonomiyi zayıf tutan nedenlerin başında arazinin çoğu zaman savaş alanı olarak kullanılması ve yıpratılması neden gösterilebilir. Bu dört sorunsal, Yugoslavya bölgesinin her daim hareketli olmasının temel sebepleridir; ve Tito Yugoslavya’sının kurulması, ardından gelişim süreci, ve 90’ların kanlı iç krizleriyle parçalanması arkasında hep bu dört sorunsal aranabilir.
1. Dünya Savaşı Öncesi Yugoslavya
Birinci Dünya Savaşı’na giren ve kazançlı bir şekilde çıkan Sırp Krallığı, savaş sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun etkisinden kurtulmak isteyen Hırvat ve Slovenleri de yanına alarak Sırp-Hırvat-Sloven Krallığına evrilmiştir. Bu evrilmenin ana sebebi; belki yüzyıldır hararetli bir şekilde tartışılan Slav milliyetçiliği olmasına rağmen, diğer yandan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliğinden kurtulma çabası içinde olan Slovenlerin ve Hırvatların çareyi Sırplarla birleşmekte görmeleri de önemli bir etkendir. Milliyetçi Slav birliği iddiaları 19.yüzyıl boyunca güçlü bir şekilde hissedilmesine rağmen, imkanların da el vermesiyle, kendine uygulama sahası bulması 20.yüzyıl’a rastlar. Fakat, Birinci Dünya Savaşı sonrası hedeflenen bu birleşmenin aslında birçok sorunu birlikte getireceği tahmin edilebilir.
Bütün Slavların bir bütün halinde yaşaması fikrinin, bilinen adıyla Panslavizm, bir ütopyadan ibaret olduğu, 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısına gelindiğinde anlaşılmıştı. Rusların zaman zaman bu slogan ile bölge devletlerini harekete geçirmesi, sadece pragmatist bir uygulama yapısını göstermekteydi. Ancak daha uygulanabilir gözüken Güney Slavlarının birliği düşüncesi bölgede 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren güç kazanmaya başlamış; ve dil birliği-din birliği-ırk birliği gibi sloganların yoğun olarak ifade edildiği Panslav Kongreleri, Ortak Dil Edebiyatı anlaşmaları Slavların gelecekte de görüleceği gibi sadece hayalden ibaret olan ideallere bağlanmalarına sebebiyet vermiştir[i]. Güney Slavlarını aynı çatı altında toplamak fikrinin yanında bu hedefe zıt diğer fikirlerin de ortaya çıktığı görülmektedir. Hırvatlar, tarihten beslenen bir düşünce olan “Büyük Hırvatistan”ı kurma hayalleri içine girerken, aynı şekilde Sırplar da tarihteki en büyük sınırlarına ulaştığı Kral Tvrtko I zamanını coşkuyla anmaya başlamışlardır[ii]. Asıl sorun, bu iki idealin birbiriyle çarpışmasıdır; ve öte taraftan diğer etnik yapıyı görmezden gelerek asimilasyon ihtimallerini arttırmasıdır.
Bütün ideolojik yanlışlara rağmen Güney Slavlarının birleşmesi fikri, zor durumda kalan Sloven ve Hırvat tarafının Sırp Krallığı içine katılıp bir isim değişikliği yoluyla Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı(SHS Krallığı) haline getirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Fakat sorunlar oldukça hızlı patlak verir: Sırp nüfusunun, 12 milyonluk krallıkta çoğunluğu oluşturması ve idari kadroların çoğunda Sırpların bulunması diğer etnik grupların tepkisini çeken ilk sorundur. Diğer yandan, yüzyıllardır ayrı yaşayan bu halkların birbirleri hakkında neredeyse hiçbir şey bilmemeleri ortaya kaotik bir zemin çıkarmıştır. “Biz bir bütünüz” iddiasıyla yola çıkan insanların aslında ne kadar farklı olduklarının gün yüzüne çıkması, sorunların patlak vermesini kaçınılmaz kılıyordu.
Siyasi çatışma ortamının bir süre sonra halklara yayılması ardından 1918 yılında kurulan SHS Krallığı, 1929 yılında yerini Yugoslavya Krallığı’na bıraktı. Kral Aleksander idari sistemdeki aksaklıkların çığrından çıkmasını sebep göstererek bütün yetkileri üzerinde topladı ve kendisi Sırp olması yanında, kaos ortamının en temel sebebi olan etnik ayrılıkların oluşmaması adına – çok geç kalmasına rağmen – adımlar atmaya başladı[iii]. Ülkeye kardeşlik ve Slavların ülkesi anlamını taşıyanYugo-slav ismini koyması Kral Aleksander’ın bu çabasına bir örnektir.

Josip Broz Tito ve Yugoslavya
Yugoslavya Krallığı’nın etnik dengesizlikleri, ekonomik eşitsizlikleri ve sosyal adaletsizlikleri çözme üzerine attığı adımları, İkinci Dünya Savaşı’nda patlak veren ayrılıkçı Hırvat Ustaşa Hareketi’nin güç kazanmasını engelleyemedi. Ama asıl sorun, ayrılıkçı Hırvat hareketi değildi; Yugoslavya Krallığı, İkinci Dünya Savaşı’na girdiğinde topraklarının neredeyse tamamı savaşan ülkeler arasında paylaşılmıştı ve istila hareketi başladığında buna dayanabilecek bir Krallık mevcut değildi. Slovenya’yı Avusturya’nın bir parçası olarak gören Almanya, aynı zamanda Hırvat toprakları ve Bosna-Hersek coğrafyasını içine alan Bağımsız Hırvatistan Devleti’nin (Nezavisna Drzava Hrvatska – NDH) kurulmasına da destek olmuştur. Diğer yandan Bulgaristan, Makedonya ve Sırbistan’ın bir kısmını işgal etmiş; İtalya ise Dalmaçya kıyıları ve Karadağ’a girmişti. Kısacası ülke, anında faşist iktidarların emellerine göre bir paylaşıma maruz kalmıştır. Bu arada Rusya ve diğer müttefik devletler, Krallığın –dolayısıyla Sırp çetniklerin– tarafında idi.
İkinci Dünya Savaşı boyunca Yugoslavya, sınırları içerisinde üç farklı tarafın güç mücadelesine sahne olmuştur. Birincisi, Nazi Almanya’sından destek gören ve etnik bir hareket olan Ustaşa Örgütüdür. Milliyetçi ve daha doğrusu ırkçı ilkelerle hareket eden Ustaşa Örgütü, NDH’nin kurulması fikrinde öncü olmakla birlikte, amaçları asimilasyon çabalarıyla birlikte Sırp ve Boşnak unsurları yok sayan Büyük Hırvatistan’ı oluşturmaktır. Bu hedef doğrultusunda büyük Sırp katliamları yaptıkları bilinmektedir; bazı belgelere göre ikiyüz bin, bazılarına göre ise yediyüz elli binlere ulaşan rakamlardan bahsedilir. Aynı zamanda kendilerini “Boşnak” olarak ifade eden Müslüman Slavlar, Ustaşalar için din değiştirmiş Hırvatlardan başka birşey değildir.
Diğer yandan, ikinci taraf olarak, aşırı Sırp milliyetçisi olan Çetnik birlikleri gösterilebilir. Çetnik birlikleri krallığı sahiplenmelerinin yanında diğer etnik unsurlara hiç sıcak bakmıyorlardı; Boşnakların onlar tarafından da bir etnisite olarak değil, sadece din değiştirmiş Sırplar olduğu düşüncesi hakimdi. Bu arada Çetniklerin, Yugoslav Krallığı artıklarının üzerine inşa edildiği ve bu yüzden Rus ve İngilizler tarafından desteklendiği unutulmamalıdır. Ve son olarak da Josip Broz Tito’nun liderliğinde ilerleyen komunist Partizanlar Yugoslavya coğrafyasında savaş vermektedir. Partizanlar, etnik bir ideale bağlanmadıklarından dolayı, başlangıçta çoğunluğu Hırvatlardan oluşmasının yanında, yavaş yavaş tüm bölge halklarını kapsamaya başlamıştı. Partizanların amaçları ise sosyalist bir düzende Yugoslavya halklarını birleştirmekti[vi].
İkinci Dünya Savaşı’nın ilerleyen zamanlarında kazanan tarafın Partizanlar olacağı açıkça görülmeye başlanmıştır. Bu durumun ana nedeninin Partizanların halkları birleştirici yaklaşımı olduğu görülmektedir; zaman içerisinde aşırı milliyetçi Ustaşa ve Çetnik taraflarının zulmünden kaçan tüm halkların Partizanların kanadına katıldığı bilinmektedir[v]. Partizan birliklerinin sayıca üstünlük sağlamalarının yanında dış unsurların etkisi unutulmamalıdır. Bakıldığında komünist bir ideoloji ile hareket eden Partizanların, Stalin tarafından savaşın son anına kadar desteklenmediği görülmektedir; bunun nedeni, ittifak halinde bulunduğu İngiltere ve diğer müttefikleri ile sorun yaşamamak istemesidir. Fakat zaman geçtikçe Tito yönetimindeki birliklerin güçlü konumda bulunması, ve uluslararası arenada kendisine taraftar bulma arzusuyla hareket eden Tito’nun İngiltere ile temasa geçmesi, müttefiklerin gözünü Çetnik’lerden Partizan’lara çevirtmiştir[vi].
Yugoslavya Krallığı’ndan arta kalan bölgede süregiden iktidar savaşında hakim gücün Partizanlar oluşu ve akabinde Tito önderliğinde sosyalist bir anlayışla kurulan Yugoslavya Cumhuriyeti’nin güçlü duruşunu, beş önemli kritere bağlayabiliriz. Tito dönemi Yugoslavyasının ekonomik, siyasal, ve toplumsal anlamda güçlü duruşunu sağlamasının en temel nedeni savaşın gelişim biçimidir denilebilir. Partizanların doğru bir manevrayla savaşın kazananları tarafından benimsenmesi, ülke içi ve dışında önemli kozlar elde etmesine neden olmuştur. İkinci olarak, II. Dünya Savaşı sırasında yapılan “Yüzdeler Antlaşması” sadece savaşın yönünü değiştirmekle kalmamış, akabinde Soğuk Savaş dönemi boyunca dış ilişkilerde Yugoslavya’nın yörüngesini belirlemiştir. Özellikle toplumsal anlamda etkili olan diğer bir etken ise öncesi pek parlak olmayan Slav kardeşliği iddiasının bir nebze gerçekleşmesine sebebiyet vermiştir: SSCB’nin ve özelde Stalin’in varlığı, Yugoslavya halklarının birbirine tutunmasına sebebiyet verecek potansiyel dış tehdit unsuru olmuştur.
Diğer önemli iki kriter ise Tito’nun karizmatik duruşu ve Tito etrafında şekillenen, Yugoslav coğrafyasına uygun bir hale getirilmiş sosyalist örgüdür: “Titoizm” olarak tanımlanan sistem, savaş sonrası Tito tarafından ulusal ve uluslararası şartlara uygun bir şekilde, pragmatik bir yaklaşımla SSCB komünizminden farklı bir şekilde dizayn edilmiştir.
Yüzdeler Antlaşması
Tito dönemi Yugoslavyasının sağlam duruşunun ilk sebebinin, II. Dünya Savaşı’nın gidişatı içerisinde yapılan başarılı manevralarla, savaşın sonunda güçlü bir devlet olarak ortaya çıkabilmesi olduğunu dile getirmiştik. Diğer yandan, Churchill ve Stalin arasında yapılan “Yüzdeler Antlaşması” uluslararası arenada Yugoslavya’nın durumuna yön çizer. “Yüzdeler Antlaşması”na göre, Yugoslavya yüzde elli SSCB etkisinde yüzde elli Batılı mihrakların etkisi altında olacaktır[vii]. Aynı zamanda bu antlaşmanın Soğuk Savaş stratejilerinde ülkeler için belirleyici unsurlardan biri olduğu da belirtilmelidir. Örneğin, Romanya’da bu antlaşma yüzde doksan Rusya lehine iken, yüzde on diğer müttefikler lehine olmuştur. Aslında Stalin’in savaş sırasında Partizanlara yardım etmemesinin bir nedeni de bu antlaşmadır. Batılı devletlerin tepkisinden çekinen Stalin, Yugoslav Komünist Partisi’nin silah yardımı isteklerini geri çevirmiştir[viii].
Yüzdeler Antlaşması bir yandan Sovyetler Birliği’ni Yugoslavya’dan uzaklaştırırken, diğer yandan Batılı devletlere yakınlaştırmaktaydı. Soğuk Savaş dönemi boyunca Yugoslavya Cumhuriyeti’nin devamlı bir şekilde Batılı kaynaklardan destek gördüğü bilinmektedir. Bunun sebebi, Stalin yönetimi’ne sadakat göstermeyerek ve onun ideolojik örgüsüne katılmayarak kendini başka bir sistem olarak ifade eden Tito Yugoslavyasının tehdide açık hale gelmesidir. Dolayısıyle Batılı devletlerin her fırsatta Yugoslavya Cumhuriyeti’ne yardım etmesi söz konusu olmuştur. Komünist bir ülke olarak kendini tanımlayan cumhuriyet, ideolojik anlamda Doğu Bloğu’na yakın dururken, ekonomik anlamda ise Batı ile ilişkilerini geliştirmiştir.Ülkenin dış siyaset arenasında ise “Bağlantısızlar Hareketi”nin kurucu ülkelerinden olmasını ve uluslararası ilişkilerinde farklı bir perspektifte ilerleyebilmesini yine Yüzdeler Antlaşması’na bağlayabiliriz.

SSCB İle Olan Çekişmeli İlişkiler
Tito, İkinci Dünya Savaşı boyunca yardım konusunda tereddütlerde bulunan Sovyetler Birliği ile ilişkilerin pek iyi gitmeyeceğini anlamıştı. Bu yüzden, olabildiğince dış dünyaya açılmaya gayret etmiştir. Fakat, savaş sırasında bu coğrafyadan uzak duran Sovyetlerin, savaş sonrası Yugoslavya için tehdit unsuru olacağı aşikardı. Sovyet tehdidi, bir yandan batılı desteklerin ülkeye yağmasına neden olmasının yanında, en önemlisi, bütün etnik kimliklerin Yugoslavya ve Tito kimliğinde birleşmesine vesile olmuştur[ix]. Gerçekten, düşünüldüğü zaman birbirleri üzerinde asimilasyon emelleri olan, katliamlar gerçekleştiren ve bakıldığında kültür anlamında farklı yapılara sahip olan halkların Soğuk Savaş’ın ilk dönemlerinde birbirine tutunması için güçlü bir dış tehdide ihtiyacı olduğu aşikardır. Öte yandan, ülkenin iktidarını elinde bulunduran Yugoslav Komünist Partisi yetkililerinin de bu zıtlaşmayı halk nezdinde kendi lehlerine kullandıklarını söyleyebiliriz. Yönetim, abartılı açıklamalar ve haberler ile Titoizmin ilkelerinden birisi olan “Halkların Kardeşliği” ifadesini her fırsatta kullanmaya çalışmıştır[x].
Josip Broz Tito
Yugoslavya halklarının birleşmesi, ekonomik ve siyasal anlamda sağlam bir ülke oluşturabilmesi için, dönemin şartlarında güçlü bir lidere ihtiyaç vardı. Tito, karizmatik bir liderdi, ve ülkedeki bütün etnik unsurların birbirine bağlanmasının en temel nedeni sayılabilirdi. Halkların dini ve kültürel değerleri üzerindeki sert ve baskıcı tavırlarını bir yana koyarsak, ülkenin bütününe hitabetmesi dolayısıyla ülkenin birleştirici unsuruydu. Aslen Hırvat olmasına karşın, I. Dünya Savaşı sırasında Bolşevikler tarafından tutuklanmış ve profesyonel komünist bir devrimci olarak yetiştirilmiş olan Tito, etnik kimliğini olabildiğince geri plana atabilmiş bir kişiydi. Sırpların diğer halklara göre çoğunluğu teşkil ettiği bir ülkede, tasarladığı altı cumhuriyet ve iki özerk yapı içeren sistemiyle etnik gruplar arası dengeyi sağlamaya çalışması, imkansızı başarmaya çalışması anlamına gelebilir. Kosova ve Voyvodina özerk bölgeleri, Sırbistan’ın diğer cumhuriyetler üzerinde üstünlük sağlamaması için kurulduğu iddia edilir; ve bu yüzden Tito sonrası dönemde Sırplar, haklarının yendiği iddiasını ortaya atmıştır.
Devlet İdeolojisi: Titoizm
Tito, Yugoslavya’nın kendine münhasır durumlarını karşılayacak bir komünist sisteme ihtiyacı olduğunu anlamıştır. Stalin’in ilkelerini uygulamanın çare olmadığını bilen Tito, daha sonraları kendi adıyla anılacak, temelde üç ilke üzerine oturtulmuş sistemini geliştirmiştir. Özyönetim anlayışı ile yerel özgürlüklerin sağlanması; kardeşlik ve birlik anlayışı ile tek parti yönetimi içinde etnik uyum sağlanması; dış politikada bağlantısızlık, diye ifade edebileceğimiz üç ilke etrafında ülkenin yönetim biçimi şekillenmiştir[xi].
Bütün etnik unsurları “eritme potası” diye tabir edebileceğimiz bir anlayışla Yugoslav kimliğinde birleştirmeye çalışmak teoride mantıklı durmakla birlikte birlikte gerçekte mümkün olmamıştır. Birkaç yıl öncesine kadar birbirlerini boğazlayan halkların, bu ilkeler ışığında “kardeşlik ve birlik” heveslisi olmayacağı aşikardır. Bu yüzden Tito ve yönetimi, zamanla özyönetim anlayışı ile cumhuriyetlere ve özerk yönetimlere has bazı haklar tanıma taraftarı olmuştur. Durumu izah etmeye çalışırsak, merkeziyetçi bir anlayışla kurulan cunhuriyetler federasyonu, zaman geçtikçe merkezdeki yetkisini cumhuriyetlere aktarmaya başlayarak daha federatif bir yapıya bürünmüştür. Bu durum, baskıcı komünist idari yapının zamanla güç kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Ve son olarak 80’li yıllarda Tito’dan yoksun olan Yugoslavya’nın ekonomik sorunlarla boğuşması, milliyetçi akımların güç kazanmasıyla sonuçlanmıştır denilebilir. Milliyetçi düşüncelerin, daha önce de söylediğimiz gibi, bağları zayıflamış Sosyalist Yugoslavya sisteminde çökmeye neden olması kaçınılmazdır.
Titoizm adıyla anılan sistemin belli bir zaman diliminde, dönemin şartlarına uygun olarak, işlemesi mümkündü. Fakat, Tito’nun duruma göre hareket etme becerisine sahip olamayan ardılları, Tito’nun 1980 yılındaki ölümünden sonra gereken hamleleri yapmakta yetersiz kaldılar. Şüphesiz, liderlerin çözüm için fikirleri ve ilerleyeceği politikalarının olduğu söylenebilir; fakat Tito’nun ülke ve dünya çapında sahip olduğu ün ve yetkiye sahip olmamaları en büyük dezavantajlarıydı. Ayrıca ülkenin dış siyasette yaşanan değişikliklerden etkilenmesi kaçınılmazdı; ideolojik bağlarının bulunduğu Doğu Bloku’nun güç kaybetmesi ve sonucunda dağılması, çatırdamaya başlayan Yugoslavya’nın konfederasyon yapısını yerle bir etmiştir.
Sonuç Yerine
Döneminin belki de en fazla ilgi gören liderlerinden olan Josip Broz Tito’nun varlığında kendini ifade eden Sosyalist Yugoslavya Cumhuriyeti, dış ilişkilerinde doğu ve batı bloğu ülkeleri arasında uyumlu denge kurmasıyla, üçüncü dünya ülkeleri diye tabir edebileceğimiz zayıf ve tarafsız olma arzusundaki devletlerin ilgisini çekmiştir. Yugoslavya Cumhuriyetinin gördüğü bu ilgi ve alakada haklılık payı olduğunu söylememiz gerekir. Bakıldığında, ideolojik bağları olan çoğu doğu ülkesinden çok daha üst bir refah seviyesine sahip olmasının yanında, Sovyetler Birliği’ni göz önünde bulundurmaz isek, hemen hemen her devlet ile de normalin üstünde bir ilişkiler ağına sahip olması gerçekten önemlidir. Bu bağlamda, Bağlantısızlar Hareketi’nin önemli bir temsilcisi olan Yugoslavya Cumhuriyeti’nin, Soğuk Savaş dönemi’nin en önemli figürlerinden olduğunu söylememiz sanırım yanlış olmaz. Fakat diğer taraftan kabul edilmesi gerekir ki, Yugoslavya Cumhuriyeti dönemin anlayışları doğrultusunda kendisine yaşama alanı bulmuş bir “Eğreti Devlet” idi.
Önceden de dile getirdiğimiz gibi, Yugoslavya coğrafyasında daimi olarak ön plana çıkan dört sorunsal vardır. Coğrafi konumu itibariyle dış unsurların tehdidi altında olması; etnik unsurlarının bolluğu nedeniyle karmaşa ihtimalinin fazlalığı; milliyetçi düşüncelerin körüklenmesi; ve son olarak ekonomik sıkıntıların yoğunluğu, bu bölgeyi kaosa götürebilecek dört temel sorunsaldır. Fakat Tito dönemine baktığımız zaman, bu dört tehdit unsurundan üçüne kalıcı çözümlerin bulunduğu görülüyor ; ama etnik unsurların karmaşıklığı sorunsalının, geçici çözümler ile yamalanmaya çalışıldığı anlaşılıyor. SSCB dış tehdidi ve “Birlik ve Kardeşlik” sloganları etrafında komünist tek parti anlayışı, bölgeye gerçek çözüm olamıyor. Buna bahane olarak zaman kısalığı gösterilebilir; bakıldığında kanlı bıçaklı etnik unsurların, otuzbeş sene içerisinde “Yugoslav” kimliği altında toplanabilmeleri mümkün değildi diyebiliriz. Ülkenin bir kimlik oluşturabilmesi ve bir bütün halinde hareket edebilmesi için otuzbeş sene gerçekten kısa bir süredir.
Kırk beş yıllık birlikte yaşama deneyimi ardından birbirleriyle tekrardan kanlı bıçaklı olan Yugoslav halkları için, geçen dönemin “kimlikleri sindirme” diye tabir edebileceğimiz Yugoslavya ismi altında birleşme fikri çözüm yöntemi olmaktan çıkmıştır. Diğer yandan, belki bir daha hiçbir şekilde birleşemeyecek olan Güney Slav ülkelerinin herbiri için etnik unsurlarının çeşitliliği önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bunun bilincinde olarak, Yugoslavya Cumhuriyeti’nin uyguladığı, bir kimlik altında birleşme fikri 21. Yüzyıl’da geçerliliğini tamamen yitirmiş bir çözüm yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden, Güney Slav ülkeleri diye tabir edebileceğimiz bu bölgede çözümün, farklılıkları kabul edebilen ve gücünü kültürlerin kaynaşmasından alabilen bir sistemin gelişmesiyle mümkün olabileceği aşikardır.
[i] Bora, Tanıl, Bosna-Hersek: Yeni Dünya Düzeni’nin Av Sahası, İstanbul, Birikim Yaınları, 1994, s. 87-88.
[ii] Kenar, s. 83-88.
[iii] Selver, Mustafa, Balkanlara Stratejik Yaklaşım ve Bosna, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2003, s. 72.
[iv] A.g.e. s. 60-67.
[v] A.g.e. s. 63-69.
[vi] A.g.e. s. 67-68.
[vii] Sander, Oral, Siyasi Tarih, Cilt II: 1918-1994, Ankara, İmge Kitabevi, 1995, s. 188-189.
[viii] Kenar, s. 68.
[ix] Kenar, Nesrin, Bir Dönemin Perde Arkası Yugoslavya, Ankara, Palme Yayıncılık, 2005, s. 26-39.
[x] Jelavich, Barbara, Balkan Tarihi II, çev. Savan, Zehra, İstanbul, Küre Yayınları, 2009, s. 13-46.
[xi] Kenar, s. 53.
























Nitelikli, bilgi içeriği yüksek, akademik ya da yorum içeren kapsamlı yazılar… Bu başlık altında kıymetli yazarların ve akademisyenlerin özel, kısa ya da uzun, alana özgü metinlerini bir arada bulabileceksiniz. Fihrist olarak idealist bir bakış açısıyla nitelikli metinler ortaya koyma arzusundayız. Dolayısıyla, bu başlık, sizler için geniş bir arşiv oluşturma niyetinin ürünü. Yararlanmanız dileğiyle…