Yayıncılık Kazanında Baloncuk Patlatmak

ömer alkan

Dergimizin ilk sayısını çıkardığımız günün ertesi. Okulda kimsenin beklemediği bir işle, profesyonel bir ürünle karşılarındayız ve övgü yağmuruna tutuluyoruz. Yüklü miktardaki burslarımızdan birleştirerek kaliteli bir dergi ortaya koyduk, gururluyuz. Serhat, ekip arkadaşımız, “Gel Ömer, Beşir Ayvazoğlu ile görüşelim.” dedi ve Edebiyat bölümü başkanı odasına birazdan gireceğiz. İlk sayı tazeliğinin getirdiği heyecan dışında bir ilave heyecan yok üzerimde. Hatta, görüşmemizin ne gibi yararı olacağı konusunda kafamda soru işaretleri var. Kısacası, yeni yetmelik gururu üzerimde.

Beşir Ayvazoğlu, ilk tepkisini, beklediğim bir şekilde, “Güzel iş çıkarmışsınız arkadaşlar ama ‘bizden bir şeyler’ görmek isterdim, göremedim.” diyerek ortaya koyuyor. Ufak birkaç gülümseme ve sevimlilik hali ile geçiştiriyorum durumu çünkü beklenen yorumdu. Divanyolu yolcusu, Türk-İslam kültür diyarına gönülden bağlı Beşir Hoca için gayet samimi bir ifade. Benim zihnimde yankılanarak tekrar eden kısım, ikinci cümlesiydi ve ayrıca bunu iltifat etmek için söylediğine de adım gibi eminim: “Güzel… Belki bir gün, bizim dergide bile yazarsınız.” Bizim dergi ile kastettiği, elbet, yayın yönetmeni olduğu Türk Edebiyatı dergisi. Bu cümleyi duyduğumda, o “bile” vurgusu gözüme parmak gibi girdi ve kapıya baktım. Elbet çıkmadım kapıdan çünkü biz “uslu” çocuklarız. Sabrettim ve konuşma bitti, çıktık…

Ana fikir: Eşitim değilsin!

Bu fikir zihnime neden böyle vurgulu ve ani bir irkilmeyle düştü diye sorarsanız, yörüngeyi Beşir Ayvazoğlu’nun yanındaki Edebiyat Bölüm Başkanı hocamıza kıracağım. Hocamız tam bir ay öncesinde bize samimi bir ifadeyle şunları aktarıyordu: “Akademik camiada üst ünvanlı bir hocanın alt ünvanlı kişiyi, hele öğrenci güruhunu böcek olarak gördüğü bir gerçek. İşin ‘realitesi’ bu arkadaşlar. Şimdi siz yayıncılık dünyasında da göreceksiniz bunların aynısını.”

Yıllar boyunca başı dik bir ifadeyle ürünler ortaya koymanın çabasını verip her seferinde ağır zaiyatla savaş meydanını terk ettim. Tonlarca dergiye yazı gönderdim, okunmadılar; kitap dosyaları sundum, geri dönüşe bile lüzum görmediler. Şimdilerde yayın hayatına giren Vapur Edebiyat dergisi için çabalayan Adnan Özer zamanında bana şöyle anlatıyordu: “Ben bu camianın her konumunda bulundum. Her hamallığı yaptım ve tüm ağır sözleri işittim. Sürüne sürüne buraya geldim.” Gözlerinde acı ve çekingenlik ama bir o kadar hırçınlık vardı. Bana vermek istediği mesaj ise belliydi: hehheh, daha dur yahu, pişeceksin. Ama benim altımda, eteğime sığınarak büyüyeceksin. Tıpkı Beşir Ayvazoğlu’nun bizi kendi dergahına mürid olarak çağırması gibi. Tıpkı Ali Ural’ın yazı atölyesinde elini öptürdüğü müritlerine icazet verip kitap bastırması gibi. Şiir az satardı hep, ama bir düşünün, şimdilerde niye hiç satmıyor?

Sanırım bu kadar büyük sözü aktarmak yeter. Aktarıyorum ama bunca yıldır dinlememekte diretiyorum. Dün söylüyordum, bugün de kelimesi kelimesine aynı şeyi dile getiriyorum. Yalan! Dikkat edin, kelimenin ikinci hecesinde vurgu. Bir daha deneyelim: Yalan! evet, şimdi oldu. Gerçek bu olmamalı. Etek öpmenin tek çare olduğu bir yayın dünyası tasavvuru “realite”yi yansıtmamalı. Gerçek, Adnan Özer’in genç kuşak işlerin arasında kendi çıkardığı ürününü yaşlı hissetmesinde saklı. “Satmıyor dergi kardeşim, yaşlandık sanırım.”

Eski kuşağın dar alanda birbirlerine attığı paslar gerçeği yansıtmıyor. Bu yüzden her genç yeni bir yayınevi kurmak için çabalıyor ve bunu gırtlağı sarkmış ve sesini sigaraya satmış yaşlı yayıncılarla uğraşmaktan daha kolay görüyor. Dergi konusu ayrı bir nokta, ona yazımın sonunda değineceğim ama yazarlar kendi başına kitap çıkarmak için çabalıyor ve çıkarıyor. Resmi koşturmacalar dışında pek bir zor yanı yok. Fakat yayıncılar neden genç kuşağı yanlarına çekemiyor? Dört köşeli masalarında okeyi birbirlerine paslayan bu ağır ve ego göbeği yapmış kuşak, neden bu kadar niteliksiz ürünler çıkartırken karşılarındaki yeniyi tokatlamak için an kolluyor?

Sebebi belli: Eskiyle yeninin arası bu çağda fersah fersah açıldı. Eskinin ne denli gerçeklerden ve güncelden uzak olduğunu görmenin en keyifli yolu, onları sosyal medyada izlemek olacaktır. Bu tarifi imkansız izleti keyfini ben sizin yerinizde olsam kaçırmazdım. Bu yazı iki üç ay öncesinde yazılacak olsaydı, şiir dünyasının ünlü editörü üzerinden dile getirmek isterdim tabloyu. Fakat vefatı sebebiyle, kötü bir yorum yapmamış olayım. Anlamlı bir sessizlik bu satırları kaplamış olsun.

Evet, eski nesli fazlasıyla biliyoruz. Bunca sene ortadaydılar, meydanın tüm köşe başlarını kapmış durumdalar. Kısacası ense kökümüzde seslerini her daim duyuyoruz, duymak zorunda kalıyoruz. Bu yüzden yeni nesli tanıtayım istiyorum. Yeni nesil kendini gösterme ve hedefi doğrultusunda işler yapma hevesinde. Kendini sunabilecek yetileri, eskinin adabı muaşeret sillesiyle yetişmiş büyüklerinden çok daha gelişmiş ve bireysel doğrultularını koruma noktasında özgüven sahibi. Bugünün gençlerinin sıkıntılı tarafları üzerine dil döken insan sayısı oldukça fazla, söylediklerinin bir çoğu da doğru olabilir. Fakat eskiyle yeninin yayıncılık dünyasındaki temel ayrışması bu eksende: Bir taraf etek öpmeyi tokat yiye yiye öğrenmiş, şimdikiler ise etek öpmeyi bilirse piyasada yer edinebiliyor; yani etek öpmeyi “tercih” eden kazanıyor. Özgür ve demokratik bir ülkede yaşıyoruz.

Son bir söz olarak ise dergicilik üzerinden dağıtımcılık konusuna değinmek istiyorum. Bu yıllarda dağıtımcıların varlığı dergi çıkarmak isteyen ve hali hazırda dergileriyle standlarda boy gösteren dergi ekiplerini boğan ana unsur. Bunun sebebi oldukça yüksek fiyatlar istemeleri. Ben bu noktada dağıtımcıların günah keçisi ilan edilmelerini doğru bulmayan taraftayım. Sebebi, dağıtımcı para kazanmak için işini yapıyor. Matbaa da aynı şekilde para için dergi üretiyor. Kitap satışı yapan bayiler için de aynı durum söz konusu.

Sorun bu noktada yazar ve dergiyi sırtlayanlarda. Yazarlık para kazandırmalı. Ne olursa olsun ürünüm görünsün diyerek bedavadan yazı gönderenlerden tutalım, dergiyi yok pahasına satmak isteyen dergi yönetimlerine kadar, suçlu sanat üretimi yapan sanatçıda. Bu kadar ucuz olmamalı yaptığın iş. Okuyan talebini arttırmanın yolu başka, hiçbir düzenli okuyucu derginin ücretini bahane ederek dergi almaktan vazgeçmez. Ama arz kısmı olan sanat üreticisi yazar ve dergicilerin kendilerine ve işlerine saygı duyup bir duruşa sahip olmaları gerekiyor. Tüm bu gerçekler, kitap üretimi için de geçerli. Karın tokluğuna sanat yapmak düşüncesi tüm sanatçıların ve fikir üretimi yapan kişilerin başının belası oluyor.

ömer alkan

Bir cevap yazın