
Nitelikli, bilgi içeriği yüksek, akademik ya da yorum içeren kapsamlı yazılar… Bu başlık altında kıymetli yazarların ve akademisyenlerin özel, kısa ya da uzun, alana özgü metinlerini bir arada bulabileceksiniz. Fihrist olarak idealist bir bakış açısıyla nitelikli metinler ortaya koyma arzusundayız. Dolayısıyla, bu başlık, sizler için geniş bir arşiv oluşturma niyetinin ürünü. Yararlanmanız dileğiyle…

Edebiyat nedir? Sorusu çok bilinen arama motorlarına tıklandığında; olay, düşünce, duygu ve imgelerin, insanlarda estetik duygular uyandıracak bir biçimde, dil aracılığıyla, söz ve yazıyla anlatımını amaç edinen sanat, duygu ve hayalleri dil aracılığı ile estetik bir şekilde ifade etme sanatı, şiir, öykü, roman, oyun, deneme, eleştiri gibi yazınsal türleri içeren genel kavram, bir ulusun yaşamı boyunca ortaya koymuş olduğu yazın sanatı ve yazınsal yapıtların tümü, gibi cevaplar ile karşılaşıyoruz. Daha kısıtlı bir tanımla, edebiyatın; bir sanat formu olarak oluşturulan yazılar olduğunun düşünüldüğünü görebiliyoruz. Bu düşüncenin temelini, tarihler boyunca insanların her kavrama bir sınır çizme gereksinimi duyduğu gerçeğine dayayabiliriz. Ancak insanların genelde edebiyat başlığı altında kabul ettikleri yazılar üzerine kısaca düşünmek bile bu tanımların salt bir şekilde işe yaramayacağını ortaya çıkaracaktır.
Berna Moran’ın da dediği gibi edebiyat sözcüğünün anlamını bilmek, onu tanımlamak ile mümkün olmaz. Edebiyatın tanımını yapmaya çalışmak, bütün edebiyat eserlerinin ortak iddiasını bularak kanıtlamaya çalışmaktır. Tüm edebiyat eserlerinin arasında ortak bir özellik vardır diyemeyiz, ancak eserlerin bazıları arasında benzerlikler vardır, diyebiliriz. Gerçek, salt bir edebiyat tanımı yapmak mümkün değildir. Genel geçer doğru bilgiye ulaşmak kaygısı gütmemiz gerekir. Bu da bize edebiyat ve felsefe ilişkisinin kapısını çaldırır.
Edebiyat teorilerinin büyük bir çoğunlukla felsefi bir damarı vardır. Kendimizi “Ne edebi bir metin olarak okunabilir? “Diye sorarken “Hangi metin edebi metin olarak okunabilir? “Sorusuna doğru, felsefi bir tabirle yolculuk yapmış vaziyette bulabiliriz. Edebiyat eserleri okunurken belli özellikleri benimseyerek şart koşanlar hemen hemen her dönemde gözlemlenebilirler. Ancak öyle yeni ve değişik eserlerle karşılaşabiliriz ki yine Moran’ın dediği gibi bunların taşıdığı özellikler tanımda da değişiklik yapmamızı gerektirir. Yani sanat eserleri ne tek bir amaç ile meydana getiriliyor ne tek bir işe yarıyor ne de yerinde kullanış diye tek bir kullanış var. Herkesçe kabul görecek nesnel yargılara kavuşmak mümkün gözükmüyor. Sonuç olarak tüm bu bağlamlarda edebiyat nedir sorusunun karşısında değişkenliğin varlığını savunabiliriz.
Eagleton’a göre edebiyat, sıradan dili değiştirir ve dönüştürür. Sistematik olarak günlük konuşmadan uzaklaştırır. Eserler sadece nesnelerden veya duygulardan değil kelimelerden oluşmuştur. Edebiyat diline özgü olan onu diğer söylem biçimlerinden ayıran şey, günlük dili çeşitli yollarla deforme etmesidir. Edebiyat her zaman kullandığımız “sıradan “dilden farklı olarak “özel “bir dildir. Ama bir sapmayı belirlemek, onun saptığı normu da belirleyebilmeyi içerir. Anlatılan şeyin gerçekliği üzerinde değil de anlatma biçimi üzerinde odaklanmak, edebiyatın kendine gönderme yapan, kendinden bahseden bir tür dil olduğunun işareti olarak kabul edilir. Edebiyat diğer bilimlerle ilişki halinde olmuş, yer yer bazı ortaklıklar tespit edilmiş ve yeni inceleme alanları ortaya çıkmıştır.
Örneğin kimi zaman edebiyat tarihsel açıdan sosyolojinin yardımına koşmuş işini kolaylaştırmış, kimi zaman da sosyoloji edebiyat eserinin toplumsal yönünü belirlemede yardımcı olmuş, edebiyata katkı sağlamıştır (Aydın, 2009: 359). Toplumun bilinçlenmesi adına aydınlar arası rekabet gereklidir. Çünkü rekabet kalite getirir. Rekabetçi olan ihtilalci zihniyet özel bir dil yaratır, yeni duygu ve düşünceler meydana çıkarırdı. Örneğin Rousseau peşin hükümlerden ve monarşik iktidarlardan sıyrıldı, Montesqiue gerektiği zaman fikirlerini cesaretle söyledi (Staél, 1989: 323). Yazdıkları ve söyledikleri dikkate alınan yazarların toplumun görüşlerini etkilediği kabul edilen bir gerçektir.
Toplumun görüşlerini etkilemek ise ancak üslubun birkaç aşamasından geçerek kendi dilini oluşturabilen sanatçıların başarabildiği bir şeydir. Anlam da üsluba dahildir. Sanat eserinde oluşturulabilmiş bir üslup yoksa anlam da yok demektir, yani iç dışa dahildir. Anlamın kökü okura bağlıdır. Anlamın iletiminin ortaya çıkarılmasında okuyucu esas alınır. Bağlamı çözmenin en iyi yolu dilin edebiyatta nasıl kullanılmakta olduğunu açıkça belirtmektir. Dil cansız bir madde değildir. Mekanizması sürekli gelişir. İnsanın yarattığı bir şeydir ve bunun için de bir grubun kültür mirasının içindedir. Bilim dili ile edebiyat dilini ayırt etmek gerekir. Edebiyatı yalnız düşüncenin veya yalnız hissiyatın ürünü olarak kategorize edemeyiz. Diğer yandan ideal bilim dili de sadece açıklayıcı ya da sadece işaret edicidir. Amacı işaret edenle edilen arasında tam bağ kurmaktır, diyebiliriz.
Edebi dil fazla anlam yüklüdür, kelimeler yalnızca dış alemdeki eşyayı göstermekle yetinmezler. Yazarın ruhunu ve iç dünyasını da yansıtırlar. Bu yansıtma bizi edebi eserler ile edebi olmayan eserleri birbirinden ayırma noktasına götürebilir. Bu farklardan kısaca söz edecek olursak; çoklukta birlik, tarafsız düşünme, estetik mesafe, konunun sınırlandırılması, sanatçının eserinde yeni buluşlarla karşımıza çıkması, hayal gücü ve yaratıcılık gibi eskiden beri kabul edilmiş estetik deyimlerin, başka kelimelerle tekrarlanmasından ibarettir. Stilistik güç yazarları her zaman A noktasından B noktasına götürür. Önemli olan o yolculuktan duyulan estetik zevktir. Bu bağlamda edebiyat insanların yazıyla kurduğu iletişim biçimi olarak da nitelendirilebilir.
Bizler, okuyup yazanlar, yazmayıp okuyanlar, okuyup eleştirenler. Sayısız sanatın ne’liğini tartışmışızdır. Bence gerçek edebi eser, onu yazanın değil, ona ihtiyacı olanındır. Bir şiiri, bir romanı, bir yazarı benimsediğimizde, kendi edebiyatımızın sınırlarını çizmiş oluruz. On iki yaşımızda edebiyatın tanımı farklı iken yirmi iki yaşımızda bambaşka bir tanım ile karşılaşabiliriz. Kendi sevincimizi, hüznümüzü, sorunumuzu, eleştirimizi hatta dilimizi yazarların eserlerinde görüp bulabildiğimiz zaman o eseri hazine hükmünde görerek belleğimize ekleriz. Neyin edebiyat sayılıp sayılmadığı, edebiyatın niteliği, iç yüzü, faydası ve zararı ancak eleştiri ile açık bir üslupta açıklanabilir. Ancak kabul görülüp görülmemesi yine tartışmalıdır.
Bir yazının edebi olması için ille de herkes tarafından kabul edilen bir nesnellikle güzel olması gerekmez. Güzel olarak değerlendirilebilecek türden olması gerekir. Edebi güzeli kabul görmek ancak kişisel veri tabanlı olabilir. İyiyi görebilmek herkesin kendi ‘edebiyat’ anlayışına mahsus bir eylemdir. İstikrarsızdır. Eagleton’ın da dediği gibi nasıl ki edebiyatı “nesnel “betimleyici bir kategori olarak görmek işe yaramayacaksa, “edebiyat, insanların akıllarına estiği gibi edebiyat olarak adlandırmayı seçtiği şeydir “demek de yaramayacaktır. Çünkü bu tür değer yargılarının akla esmeyle ilgili hiçbir yönü yoktur.
Sonuç olarak; edebiyatın ne’liğini sorgulamak, çağları aşan bir felsefeye dönüşecekse de bunu herkesin kabul görebilmesi zaman alacaktır. Nitelikli okuyucuların hepsinin kendi kabul gördüğü biçimcilik anlayışı, yargılarından doğan ritim, ses, ahenk, üslup, müzikalite vb. zevkleri vardır. Bir yaklaşımı öbür bir yaklaşım türünden hareketle taşlamak, kötülemek etik çerçevenin dışında kalacaktır. Edebiyat yazar merkezli de olsa, okur merkezli de olsa sanat için sanatın içinde, toplumun öğretisindedir, zihnindedir, diyebiliriz. Bana göre edebiyatın maksadı çağları aşan bir ses olurken edebilik kavramının içinde kalmayı başarabilmektir. Edebilik; gerçek, özgün bir edebiyata dair olabilmekten geçer. Edebiliğin tanımı yine edebiyatın tanımı gibi biraz şaibelidir de diyebiliriz. Ancak kendi amacını bulabilen edebiyat eserleri varoluşunu tamamlayabilir. Aksi taktirde adeta Sisifos’un döngüsündeki gibi boş bir çaba ile karşılaşmak kaçınılmazdır.
Eleştiri, teoriler, tahliller tüm türler kendi iç haznesinde bir mekanizma oluşturmuştur. Dil bu mekanizmanın sac ayaklarından biriyken, üslup ise diğeridir. Her yazar diğer iki sac ayağını seçmeyi okuyucunun sırtına bırakmalıdır. Okuyucular ise birbirlerinin sanat anlayışlarına muhalif olmamalıdırlar. Edebiyatın her dalının başka bir edebiyat türüne kaynaklık ettiğini biliyoruz. Bu sebep ile tabir caizse; herkesin edebiyatına kimse karışamaz.
KAYNAKÇA
1. René Wellek, Austin Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1983
2. Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı, Ayrıntı, İstanbul, 2017
3. De Staël, Madame, Edebiyata Dair, Çev. Safiye-Vahdi Hatay, MEB Yayınları, İstanbul, 1989.
4. Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018










Nitelikli, bilgi içeriği yüksek, akademik ya da yorum içeren kapsamlı yazılar… Bu başlık altında kıymetli yazarların ve akademisyenlerin özel, kısa ya da uzun, alana özgü metinlerini bir arada bulabileceksiniz. Fihrist olarak idealist bir bakış açısıyla nitelikli metinler ortaya koyma arzusundayız. Dolayısıyla, bu başlık, sizler için geniş bir arşiv oluşturma niyetinin ürünü. Yararlanmanız dileğiyle…