Fiziksel Acıdan Ruhsal Acıya

Acı denilince aklımıza gelen ilk şey fiziksel acıdır. Biraz daha düşünecek olursak duygusal veya ruhsal acı aklımıza gelecektir. Tarihsel olarak da insanlar, öncelikle fiziksel acıyı anlamaya çalıştı. Antik dönemlerde acının gizemli bir lanet olduğuna inanılırken Yunan ve Roma uygarlıklarıyla birlikte bir his, duyum olarak tanımlandı. Daha sonra acının algılanmasında beyin ve sinir sisteminin önemli bir rol oynadığı sonucuna varıldı. Bunlar içerisinde etkisi en çok görülen Descartes’in özgüllük teorisi (specificity theory) oldu. Bu teoriye göre, vücuttaki hasar, omurgadaki acı yolundan beyindeki acı merkezine acı dürtüleri yönelten spesifik acı alıcılarını ve liflerini aktive eder. Böylece acının ruhsal deneyimi hemen hemen dışsal bir yaralanma ve hasarla aynı anlama gelir oldu.

1950’lerde acı konusunda, algı, geçmiş deneyimler ve içinde bulunulan durumun anlamı gibi psikolojik açıklamalara yer yoktu. Herhangi bir organik hastalık göstermeden ağrı veya acı çeken kişiler, “çatlak” olarak etiketlenir ve psikiyatriye gönderilirdi. Alternatif olarak, Wall ve Melzack (1965) kapı kontrol teorisini ortaya attı. Özetle, omurdaki sırt boynuzları (spinal dorsal horn), beyinsel süreçlerin dinamik hareketleri sayesinde vücuttan beyine geçişi engelleyen veya sağlayan bir kapı gibi davranır. Bu sırt boynuzlarındaki girdilerin düzenlenmesi ve beynin acı sürecindeki dinamik rolü üzerine yapılan vurgu klinik ve bilimsel bir etkiye sahipti. Sonuç olarak bu teoriyle, geçmiş deneyimler, algı ve diğer bilişsel faaliyetler gibi psikolojik değişkenler de algı süreçleri üzerine yapılan araştırmalarda dikkate alınmaya başladı.

Bazı araştırmalarda ise ön singulat korteks, amigdala ve beyinciğin duygu süreçlerinde rol oynadığına dair kanıtlar bulundu. Omurilikten beyin sapı ve limbik alanlara çıkan nosiseptif (ağrı iletici) girdilerin acının duygusal boyutunu ortaya çıkardığı varsayıldı. Price (2002)’a göre düşük beyin sapı ve limbik sistem, acı esnasında uyarılma, otonomik ve somatomotor aktivasyonu kadar katkıda bulunurken ağrı iletici (nociceptive) girdiyi etkileyen ilk şey ön singulat korteks düzeyindeydi. Ön singulat korteks duyusal ve duygusal girdileri işleyen bir alan olarak tanımlanır. Ayrıca dikkat ve motivasyon ağlarında yer alır ve prefrontal ve parietal korteks ile önemli bağlantıları vardır. Ön singulat korteks ve bağlantıları üzerine yapılan çalışmalar acı ve duyguyu korteks seviyesinde birleştirmede özellikle anlamlı olabilir.

Mollet ve Harrison (2006)’a göre duygu ve acı kavramları nöropsikolojik çalışmalarda fazlasıyla dikkat çekiyor olsa da nöropsikolojik modeller beyindeki bölgelerin duygu süreçlerinde nasıl bir etkileşimde bulunduğunu açıklamada daha fazla ilerleme kaydetti. Bu nedenle acı ve duygular arasındaki benzerlikten yola çıkarak duygular ile ilgili modellerin acıya uygulanabileceği sonucuna vardılar.

Peki duygular ve acı arasında nasıl bir benzerlik var?

Yapılan araştırmalarda depresif hastaların yorgunluk, acı ve ağrı ile birlikte görülen değersizlik, suçluluk ve kaygı gibi negatif duygular yaşadıkları gözlendi. Ayrıca negatif duyguların acının şiddetini arttırdığı, acı eşiğini ve toleransını düşürdüğü, pozitif duyguların ise acının şiddetini azalttığı, acı eşiği ve toleransını arttırdığı bulundu. Buna ek olarak acının da kişide negatif duygular uyandırdığı ya da negatif duygu hafızasını arttırdığı görüldü. Kısacası ruh hali ve duygular acı sonucunda değişirken, duygular da acı sürecinin birçok yönünü etkileyebilir.

Bahsedilen negatif duygular depresyon, kaygı, korku, düşmanlık, agresiflik veya öfke gibi duygular olabilir. Fakat yapılan çalışmalar göstermiştir ki akut acı daha çok öfkeyle ilişkiliyken, kronik acı depresyonla ilişkilidir. Buradan hareketle ruhsal acıyla fiziksel acının ilişkili olduğunu ve bir adım daha giderek kaçınılmaz bir şekilde fiziksel acının psikolojik ve duygusal unsurları olduğunu söyleyebiliriz.

Psikanalitik literatürde, ruhsal (zihinsel) acı, Freud’un erken dönem çalışmalarında ele alındı. Öncelikle, Freud acının ve psişik acı, hoşnutsuzluk ve çaresizlik gibi acıyla alakalı kavramların doğru tanımını yapmaya çalıştı. Çaresizliği insan ırkının ilk şartı olarak tanımladı. İlkel acının, insan bebeğinin çaresiz koşullarında -tüm ahlaki gerekçelerin ilkel kaynağında- bulunabileceğini söyledi. Hoşnutsuzluk ve ruhsal acı arasındaki farka gelince, her ikisi de niceliksel olarak gerginliğin artmasından kaynaklansa da acı hoşnutsuzluğa paralel olarak ortaya çıkan özel bir niteliğe sahipti. Freud’a göre bu özel nitelik şuydu; hoşnutsuzluk acı ile ilgili anılara (düşmancıl nesnenin anıdaki imgelerine) yapılan yatırıma bağlıyken, acı, zihinsel temsillerin nesnesine değil zihnin korunma aygıtlarından kopma deneyimine tekabül etmekteydi.

Freud ve Acı Kavramı

Basitçe, Freud acıyı nesnenin kaybı olarak açıkladı. Bu acıyı fiziksel yaralanma sonucu oluşan acıya benzetti. Örneğin histeri teorisinde, fiziksel bir semptom bir duygusal travmanın (çözülmemiş ve bilinçdışı) tezahürüdür. Acı, kişinin hayatının başlangıcından (doğumdan ve rahmin kaybedilmesinden) ölümüne (yaşamın kaybedilmesine) kadar insan gelişiminin bir parçasıdır. Böylece ruhsal acı, kişinin yaşamında kaybetme deneyiminin ilk anından itibaren gelişim aşamaları boyunca gelişen bir varlık haline geldi.

Freud’a göre ilişkiler kişilerin büyük travmatik deneyimlerinin kaynağı ve ruhsal acının temeliydi. İlişkisel varlıklar olarak kendimizi ve varlığımızın amacını başkalarıyla olan etkileşimlerimizden tanımlarız. Bu nedenle de kişileri kaybetme korkumuz ve gerçekten kaybetmiş olmamız acımızın merkezini oluşturur. Yunan tragedyası Oedipus tam da bu nedenle Freud tarafından ruhsal acıyı açıklamak için kullanılmıştır. Tragedyalarda acı, tanrıların iradesinin gücünü anlatan, acı çekeni kontrolsüz ve acıyı sahiplenmeye mecbur bırakan önemli bir parçadır. Oedipus örneği üzerinden düşünecek olursak acısı tamamen insan ilişkilerinin karmaşıklığına dayanır. Acı en kötü şekliyle acı çekeni zapt eder, kişi hastalıklı bir hayvan gibi olur, kıvranır ve çığlıklar atar. Bu tanım sanki fiziksel bir acının tanımı gibi gelir kulağa. Oedipus’un ruhsal acısını, gözlerini kör ederek (fiziksel acıyla) dindirmeye çalışmasını da bu bağlamda düşünürsek daha anlamlı gelebilir.

Ruhsal acıyı konu edinen bir diğer psikanalist gözlemleri daha çok klinik pratiklere dayanan Bion’dur. Bion’a (1970) göre yoğun bir zihinsel acı yoksunluk (frustration) ile eşitti.

Ayrıca ruhsal acı ve ıstırap arasında belirgin bir fark vardı. Ruhsal acı, hasta ıstırap kapasitesine sahip değilse ortaya çıkarken, ıstırap daha çok toleransın, kapsamanın ve zihinsel detaylandırmanın yüksek olmasıyla ilişkilidir. Bion, ruhsal acıyı zihnin bir niteliği olarak gördü ve asıl problemin bu acının nasıl kapsandığı ile ilgili olduğunu söyledi. Kapsama (containment) teorisine göre bebek için ilk kapsayan nesne anne veya anne rolünde olan kimsedir. İdeal olan bu kişinin ruhsal olarak kendine sunulan içeriği kabul etmeye, kapsamaya ve dönüştürmeye açık olmasıdır. Ve annenin zihninde sindirildikten sonra bu içerik tekrar bebeğe geri döner. Annenin zihni, bebekten gelen acı dolu duyguları da tolere etme kapasitesine sahip olmalıdır. Bu zihinsel işleve Bion kapsama işlevi dedi.

Bir örnekle anlatacak olursak, bebek dayanılmaz olduğu için kurtulmak istediği acı dolu bir duyguyu (ölüm korkusu gibi) anneye iletir. (projective identification-yansıtmalı özdeşleşim) Anne, kendi acıyı tolere etme kapasitesine bağlı olarak, bu acıyı alıp dönüştürmeyi ve tölere edilebilir bir halde bebeğe geri vermeyi başarabilir veya başaramaz. Eğer bu etkileşim olumlu bir şekilde olduysa, bebek bu acıyı tekrar içine alabilir. Acı tanımlanmış ve bebek tarafından da sindirilmiş olur. Eğer olumsuz bir etkileşim olduysa bu acı “isimsiz bir duygu, isimsiz bir terör ve tarif edilemez bir korku” olarak bebeğe geri döner. Benzer bir durumu (terapist-kapsayan, hasta-kapsanan) kendi klinik pratiğinde gören Bion, hastalarının acıya toleranslarının artmasıyla (acı konuşulabilir hale geldikçe) ilerleme kaydettikleri belirtti.

Hem fiziksel hem ruhsal acı çok yönlü olduğu için üzerine birçok teori üretildi ve tartışıldı. Ama her ikisi için de kesin olan insan varlığının kaçınılmaz parçası olmaları. Bu durum nöropsikolojide beyin çeşitli bölgeleri ve aralarındaki etkileşimle açıklanırken, psikanalizde insanın ilişkisel bir varlık olması ve her ilişkinin aslında acıyı beraberinde getirmesiyle açıklandı. Bu ilişkiler arzu nesnesi ve arzu eden kişi arasında olduğu sürece de acı her hazzın ölçütü olarak görülebilir.

Acının dönüştürücü, olgunlaştırıcı etkisi ise doğuştan itibaren başlar. Bebek “cennet” gibi deneyimlediği anne rahmini, ilk nesnesi memeyi, tüm güçlülüğünü kaybetme acısıyla büyür ve yaşamını kaybedene kadar da acıyla hemhal olmaya devam eder.

çağla apaydın

Bir cevap yazın