Milan Begović 19 Ocak 1876 tarihinde Vrlika’da doğmuş, 13 Mayıs 1948 tarihinde Zagreb’de hayata veda etmiştir. İlköğrenimini doğduğu kasabada, lise eğitimini Split’te tamamladıktan sonra Zagreb’de doğa bilimleri, Viyana’da ise Slav ve Roman dilleri üzerine eğitim almıştır. Mezuniyetinin ardından bir süre Zadar ve Split’te öğretmenlik yapmış, daha sonra Hamburg ve Viyana gibi Avrupa’nın önemli kültür merkezlerinde dramaturg ve yönetmen olarak çalışmıştır. 1920 yılında memleketine dönerek Zagreb Oyunculuk Okulunda profesörlük yapmış, Hırvatistan Ulusal Tiyatrosunda drama direktörlüğü görevini üstlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından haksız siyasi suçlamalara maruz kalarak edebiyat dünyasından dışlanmış, hayatının son yıllarını inzivaya çekilmiş bir şekilde, yoksulluk içinde geçirmiştir. Edebiyat dünyasına ilk adımını şiirle atan yazar, yirminci yüzyılın hemen başında yayımladığı Knjiga Boccadoro adlı eseriyle Hırvat şiirine yepyeni bir soluk getirmiştir. O dönemin geleneksel ve didaktik kalıplarını yıkarak estetiği, bireyselliği ve tensel duyguları edebiyatın merkezine yerleştirmiştir. Nesir alanında da son derece yenilikçi eserler vermiş, insan ruhunun karmaşık yapısını ve bilhassa kadın psikolojisini derinlemesine incelemiştir. Otobiyografik izler taşıyan Dunja u kovčegu ve burjuva toplumunun anatomisini çıkardığı devasa hacimli Giga Barićeva gibi romanlarıyla psikolojik nesrin Hırvat edebiyatındaki en önemli mimarlarından biri olmuştur. Yazarın asıl uluslararası ününü kazandığı ve Avrupa edebiyatında kalıcı bir iz bıraktığı alan ise tiyatrodur. Sahne matematiğini ve dramatik kurguyu ustalıkla kullanan Begoviç, dışavurumcu ve avangart unsurları barındıran Pustolov pred vratima ile büyük yankı uyandırmıştır. Ayrıca Amerikanska jahta u splitskoj luci gibi komedilerle geniş kitlelere ulaşmış, Bez trećeg (Üçüncü Olmadan) adlı o meşhur psikolojik dramıyla da Almanya ve İtalya başta olmak üzere Avrupa sahnelerinde yıllarca kapalı gişe oynanmıştır. Eserleri sadece kendi coğrafyasında değil, New York’tan Paris’e kadar dünyanın pek çok yerinde sahnelenen yazar, Hırvat edebiyatını dar ulusal sınırlardan kurtarıp evrensel ve modern bir yapıya kavuşturan en kıymetli kozmopolit aydınlardan biri olarak tarihe geçmiştir.

Hırvat Modernizminin Kozmopolit Sesi: Milan Begović ve Avrupa Edebiyatındaki Yeri


Avrupa edebiyatının yirminci yüzyılın başlarındaki o fırtınalı, sınırların hem coğrafi hem de zihinsel olarak yeniden çizildiği döneminde, Balkanlar ile Orta Avrupa arasındaki kültürel köprünün en önemli mimarlarından biri şüphesiz Milan Begović’tir. Hırvat edebiyatının modernleşme sürecinde, bilhassa da tiyatro ve psikolojik nesir alanında devrim niteliğinde eserler vermiş olan bu yazar, yalnızca kendi ulusal edebiyatının dar kalıplarına sıkışıp kalmamış, eserleriyle Viyana’dan Hamburg’a, Roma’dan New York’a kadar uzanan evrensel bir yankı uyandırmıştır. Onun yaşamı ve sanatı, ataerkil taşra gelenekleri ile Avrupa metropollerinin çöküş dönemi dekadansının, burjuva ahlakı ile psikanalitik derinliğin amansız bir çatışma alanıdır. Begović’in edebi kimliğini tam olarak kavrayabilmek için, onun dünyaya geldiği coğrafyanın ve yetiştiği entelektüel iklimin ikili doğasını anlamak elzemdir. Dalmaçya’nın iç kesimlerinde, sert ve geleneksel bir taşra kasabası olan Vrlika’da başlayan hayat çizgisi, onu kısa sürede Split’in Akdenizli atmosferine, oradan da Zagreb, Viyana ve Hamburg gibi Avrupa’nın devasa kültür merkezlerine taşımıştır. Taşranın o boğucu, arkaik ve mitolojik dokusunu hiçbir zaman tam manasıyla terk etmeyen yazar, bu dokuyu Avrupa’nın modern, avangart ve psikanalize dayalı yeni sanat anlayışıyla harmanlamış; ortaya, insanın iç dünyasındaki en karanlık dehlizlere inmekten çekinmeyen, erotizmi ve bilinçaltını edebiyatın merkezine oturtan eşsiz bir üslup çıkarmıştır.

Erotizmin ve Bireyciliğin Uyanışı

Edebiyat sahnesine ilk adımını şiirle atan Begović, yirminci yüzyılın hemen başında yayımladığı Boccadoro’nun Kitabı (Knjiga Boccadoro, 1900) ile Hırvat şiirinde âdeta bir deprem yaratmıştır. O döneme kadar büyük ölçüde ulusal uyanış, vatanseverlik ve didaktik temalar etrafında şekillenen Hırvat şiiri, Begović’in bu eseriyle birlikte aniden bireyin mahrem dünyasıyla, bedensel hazlarla ve estetizmin (ästhetizismus) o kışkırtıcı doğasıyla tanışmıştır. Eser, ismini İtalyanca bocca d’oro (altın ağız) ifadesinden alır ve bütünüyle tensel aşka, bedenin kutsanmasına ve erotizme adanmıştır. O yılların muhafazakâr eleştirmenleri tarafından bir skandal olarak nitelendirilen bu kitap, genç kuşak yazarlar ve modernist akımın öncüleri tarafından ise bir kurtuluş manifestosu olarak selamlanmıştır. Begović, bu eseriyle edebiyatı toplumsal bir görev olmaktan çıkarıp bütünüyle estetik ve bireysel bir haz alanına dönüştürmüştür. Şiirlerindeki kadın imgeleri, artık ulusu ya da erdemi temsil eden soyut kavramlar değil; kanı kaynayan, arzulayan ve arzulanan, etten ve kemikten varlıklardır. Yazarın edebiyat hayatı boyunca saplantılı bir şekilde işleyeceği “kadın psikesi” ve “erotizm” temalarının tohumları ilk kez bu kitapla atılmış ve Hırvat edebiyatı, Avrupa’daki sembolist ve dekadan akımlarla tam anlamıyla senkronize hâle gelmiştir.

Burjuva Toplumunun Anatomisi

Begović’in nesir alanındaki eserleri, onun insan ruhunun karmaşıklığına, bilhassa da kadın psikolojisine duyduğu derin ilginin en olgun meyveleridir. Onun romanları ve novellaları, dış dünyadaki olaylardan ziyade karakterlerin içsel çatışmalarına, bilinçaltı dürtülerine ve toplumsal maskelerin ardına gizlenmiş gerçek arzularına odaklanır. Sigmund Freud’un psikanaliz kuramlarının Avrupa entelijansiyasını kasıp kavurduğu bir dönemde yazan Begović, bu kuramların edebi alandaki en mahir uygulayıcılarından biri olmuştur. Biçimsel açıdan son derece yenilikçi olan Sandıktaki Ayva (Dunja u kovčegu, 1921) romanı, yazarın otobiyografik izler taşıyan ve parçalı anlatım tekniğiyle modernizmin sınırlarını zorladığı bir eserdir. Ancak onun nesirdeki asıl başyapıtı, devasa hacmi ve çok sesli yapısıyla Zagreb burjuvazisinin âdeta bir röntgenini çeken Giga Bariç (Giga Bariçeva, 1940) adlı romanıdır. Başlangıçta gazetelerde tefrika edilen bu roman, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kocasının cepheden dönmesini bekleyen, bu süreçte etrafını saran sayısız erkeğin (yedi talibin) arzularına direnen, lakin bir yandan da kendi içsel yalnızlığıyla savaşan genç bir kadının, Giga’nın hikâyesini anlatır. Begović bu eserinde, çökmekte olan bir imparatorluğun ardından yeni kurulan toplumsal düzenin, savaş zenginlerinin, ahlaki çöküntünün ve bireysel yozlaşmanın son derece keskin bir eleştirisini sunar. Giga karakteri, yazarın edebiyat tarihindeki en güçlü, en karmaşık kadın figürlerinden biridir; o, hem ataerkil sadakat beklentilerinin bir kurbanı hem de kendi kaderini eline almaya çalışan modern ve trajik bir kahramandır.

Tiyatroda Yenilikçi Bir Zanaatkâr

Milan Begović’i uluslararası alanda en çok tanıtan ve ona Hırvat edebiyatının sınırlarını aşan bir şöhret kazandıran asıl alanı tiyatrodur. O, salt bir masa başı yazarı değil; Hamburg ve Viyana gibi tiyatronun kalbinin attığı şehirlerde dramaturgluk ve yönetmenlik yapmış, sahne tozunu yutmuş, tiyatronun tüm mekanik ve estetik işleyişine hâkim olan gerçek bir “tiyatro adamı”dır. Bu pratik tecrübe, onun dramalarının sahneye bu denli uygun, diyaloglarının bu denli akıcı ve dramatik kurgusunun bu denli sağlam olmasını sağlamıştır. Yazarın tiyatro serüveni, çok geniş bir yelpazeye yayılır. Bir yanda Kapıdaki Maceracı (Pustolov pred vratima, 1926) gibi tamamen avangart, dışavurumcu ve Luigi Pirandello’nun etkilerinin açıkça hissedildiği, rüya ile gerçeğin, yaşam ile ölümün birbirine karıştığı deneysel başyapıtlar durur. Bu eser, ölüm arzusunu ve hiçliği grotesk bir biçimde işlerken, yirminci yüzyıl başındaki kitle kültürüne, popüler romanlara ve sinemaya yönelik zekice bir eleştiri sunar. Öte yanda ise Split Limanında Amerikan Yatı (Amerikanska jahta u splitskoj luci, 1930) gibi, İtalyan tiyatrosunun commedia dell’arte geleneğinden beslenen, son derece eğlenceli, ironik ve gişe başarısı hedefleyen töre komedileri yer alır. Begović, bir entelektüel kibrine kapılmaksızın, tiyatronun aynı zamanda seyirci için yapılan bir eğlence aracı olduğunun bilincindedir. Bu yüzden, eleştirmenler tarafından zaman zaman salt bir “zanaatkâr” olmakla yahut seyirciye yaranmakla suçlanmış olsa da, o, sahne matematiğini en iyi bilen Hırvat yazar olarak tarihe geçmiştir. Bunun yanı sıra, Tanrının Adamı (Božji čovjek) gibi eserlerinde Dalmaçya taşrasının o ilkel, efsanevi ve bastırılmış erotizmle dolu atmosferine döner. Burada dinin ruhani talepleri ile bedenin tensel arzuları arasındaki o ezeli çatışmayı, son derece trajik bir düzlemde ele alır. Begović’in tiyatrosu, insan doğasının ikiyüzlülüğünü, arzuların yıkıcı gücünü ve modern insanın ontolojik yalnızlığını sahne ışıklarının altına en acımasız şekilde seren bir arenadır.

Milan Begović’in yaşamının son yılları, maalesef onun edebi dehasına yakışmayacak ölçüde karanlık ve trajik geçmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yaşanan siyasi çalkantılar, pek çok aydın gibi onu da girdabına çekmiştir. 1945 yılında Hırvatistan Yazarlar Derneği Onur Kurulu tarafından, savaş dönemindeki bazı tutumları veya yazıları öne sürülerek haksız yere “faşist” ilan edilmiş ve edebiyat dünyasından dışlanmıştır. Hayatının son yıllarını büyük bir yoksulluk, izolasyon ve unutulmuşluk içinde, tamamen inzivaya çekilerek geçirmiş, 1948 yılında Zagreb’de sessizce hayata veda etmiştir. Ancak siyasi konjonktürün yarattığı bu haksız marjinalleşme, onun eserlerinin gücünü gölgelemeye yetmemiştir. Ölümünden yıllar sonra değeri yeniden anlaşılmış, eserleri yeniden basılmış ve tiyatro oyunları Avrupa’nın dört bir yanında sahnelenmeye devam etmiştir. O, Hırvat edebiyatını dar bir ulusalcı çizgiden çıkarıp evrensel, kozmopolit ve modern bir yapıya kavuşturan öncülerden biridir. İnsan ruhunun, bilhassa da kadınların iç dünyasının labirentlerinde dolaşırken gösterdiği cesaret, onu yirminci yüzyıl Avrupa edebiyatının en dikkate değer psikolojik analistlerinden biri yapmaktadır. İşte böylesine zengin, çalkantılı ve derinlikli bir edebi geçmişin zirve noktalarından biri, onun insan psikolojisini mikroskop altına yatırdığı, klostrofobik ve sarsıcı draması Üçüncü Olmadan adlı eseridir. Bir sonraki bölümde, yazarın kendi devasa romanı Giga Bariç’in son bölümünden sahneye uyarladığı; kıskançlığın, şüphenin ve iletişimsizliğin anatomisini çıkaran bu eşsiz eserin derinliklerine, taşıdığı felsefi anlama ve edebiyat tarihindeki yerine odaklanacağız.

Üçüncü Olmadan: Şüphenin Anatomisi ve Klostrofobik Bir Başyapıt

Milan Begović’in edebi mirasının tepe noktalarından biri olan Bez trećega, Türkçedeki en doğru ve felsefi karşılığıyla Üçüncü Olmadan, yalnızca Hırvat edebiyatının değil, iki savaş arası Avrupa tiyatrosunun en sarsıcı, en yoğun psikolojik dramlarından biridir. Eserin adının “Üçüncü Kişi Olmadan” yerine “Üçüncü Olmadan” şeklinde çevrilmesi salt bir kelime tercihi değil, metnin varoluşsal derinliğine inen zorunlu bir edebi karardır. Zira oyunda, aralarındaki yıkıcı çatışmayı yaratan şey fiziksel bir “üçüncü kişi”nin varlığı değil; şüphenin, kıskançlığın ve zehirli bir zihniyetin bizzat kendisidir. Giga’nın oyunda dile getirdiği o çarpıcı tespitte olduğu gibi: “Ljubomor je, dragi, kao i ljubav. Tu ne treba trećeg. Dvoje je dosta.” (Kıskançlık da tıpkı aşk gibidir sevgilim. Bunda üçüncü bir kişiye gerek yoktur. İki kişi yeterlidir.) Üçüncü bir bedene, bir rakibe ihtiyaç yoktur; erkeğin zihnindeki mülkiyet arzusu ve kaybetme korkusu, o “üçüncü”yü hiçlikten var etmeye yetmektedir.

Üçüncü Olmadan, esasen yazarın devasa romanı Giga Bariç’in son bölümünün bizzat Begović tarafından tiyatro sahnesine uyarlanmış hâlidir. Bir romanın finalinden özerk bir şaheser yaratmak, edebiyat tarihinde eşine az rastlanır bir başarıdır. Yazar, romanın o çok sesli, kalabalık ve burjuva teferruatlarıyla dolu dünyasını bir kenara bırakmış, olay örgüsünü tek bir geceye, tek bir odaya ve yalnızca iki karaktere indirgemiştir. Antik Yunan tiyatrosunun yer, zaman ve olay birliği (üç birlik kuralı) bu eserde modern, klostrofobik bir cendereye dönüşür. Dışarıda yağan yağmurun, karanlığın ve kapalı kapıların ardında, sekiz yıl sonra bir araya gelen karı kocanın birbirlerini psikolojik olarak parçalamalarına tanık oluruz.

Modern Bir Odysseus ve Penelope Tragedyası

Begović, bu eserinde Homeros’un İthaka’sını yirminci yüzyılın Zagreb’ine taşır. Ancak bu, antik destanın yüceltilmiş ve mutlu sonla biten bir uyarlaması değil, acımasızca tersyüz edilmiş, sinik ve modern bir yıkım öyküsüdür. Marko Bariç, tıpkı Odysseus gibi yıllarca süren korkunç bir esaretten, savaşlardan, Sibirya’nın buzullarından ve Moğolistan’ın ıssız çöllerinden dönen yorgun ama vahşileşmiş bir savaşçıdır. Giga ise, etrafını saran taliplerin (romandaki yedi talibin) ısrarlarına direnen, sadakatini koruyan, odaya kapanıp kocasını bekleyen modern bir Penelope’dir. Ne var ki modern dünya, antik mitlerin saflığına izin vermeyecek kadar kirlenmiştir. Marko döndüğünde evi işgal eden talipleri kılıçtan geçirip karısıyla saadet dolu bir yatağa uzanmaz; aksine, en büyük savaşı bizzat karısının ruhuna, onun bağımsızlığına ve onuruna karşı vermeye başlar.

Odysseus, karısının sadakatine inanırken; Marko, modern erkeğin o hastalıklı güvensizliğiyle, karısının onca yıl el değmemiş bir şekilde kalmış olabileceğine bir türlü ikna olamaz. Erkeklik egosu, bizzat kendisinin de itiraf ettiği üzere, Galiçya’dan Amur’a kadar bütün dünyayı turlamış, her türlü bayağılığı deneyimlemiştir. Kendi kirlenmişliğini ve travmalarını karısına yansıtan Marko, Giga’nın temizliğini kendi dünyasında mantıksal bir imkânsızlık olarak görür. Begović bu noktada ataerkil zihniyetin anatomisini kusursuzca çıkarır: Erkek, kadının sadakatini arzulasa da içten içe ona inanmaz; çünkü kadını kendi bozuk ahlaki terazisinde, bir mülk, çalınmaya müsait bir eşya olarak tartmaktadır.

Şüphenin Ontolojisi ve İletişimsizliğin Cehennemi

Oyunun temel çatışması, iki farklı travmanın ve iki farklı gerçekliğin aynı odada çarpışmasından doğar. Marko, fiziksel acıların, savaşın, açlığın, bir Moğol kadınına köle olmanın, Gobi çölünün o insanı deliliğe sürükleyen kum fırtınalarının travmasını taşır. Onun dünyasında hayat hayatta kalmaktan, gerçek ise elle tutulabilen, kanıtlanabilen somut verilerden (matematiksel bir kesinlikten) ibarettir. Giga ise tamamen psikolojik, toplumsal ve duygusal bir travma yaşamıştır. Yalnızlığın, toplum baskısının, babasının ölümünün ardından gelen o sağır edici sessizliğin acısını çekmiştir. İki karakter de birbirlerine kendi cehennemlerini anlatmaya çalışır, lakin dil, bu devasa uçurumu kapatmakta yetersiz kalır. Begović’in kelimeleri, karakterlerin birbirlerine ulaşmak için uzattıkları köprüler değil, birbirlerini yaralamak için fırlattıkları mızraklar işlevi görür.

Giga, kocasının kendisine inanması için çırpınır, delilleri (mektupları, silahı) önüne serer, hatta babasının bıraktığı vasiyet niteliğindeki mektubu bile ona sunar. Ancak şüphe, dışsal bir nedene ihtiyaç duymayan otonom bir canavardır. Marko’nun kıskançlığı, kanıt eksikliğinden değil, bizzat inanç eksikliğinden kaynaklanmaktadır. O, Giga’yı bir insan olarak anlamak, onun çektiği acıları kucaklamak yerine, geriye dönük bir dedektifliğe soyunarak kendi hezeyanlarını haklı çıkaracak o minicik açığı aramaktadır. Eserdeki şüphe teması, Shakespeare’in Othello’sunu akıllara getirir lakin Begović’in kurgusu çok daha ürkütücüdür. Burada Othello’nun aklına zehri akıtacak bir Iago yoktur. Marko, kendi Iago’sunu kendi içinde taşıyan modern, nevrotik bir bireydir.

Dramatik gerilimin zirve noktalarından biri, Marko’nun Giga’nın çekmecesinden çıkan o resmî “ölüm belgesini” bulduğu andır. Giga, yıllarca süren yalnızlıktan ve umutsuzluktan sonra, nihayet hayatına devam edebilmek, belki de yeni bir başlangıç yapabilmek adına, hukuken kocasının ölü ilan edilmesini talep etmiştir. Marko, eline aldığı o kâğıt parçasıyla resmen bir “ölü”, bir “kadavra” olduğunu gördüğünde, bu durumu hastalıklı bir sevinç ve sinizmle karşılar. O andan itibaren Marko’nun Giga’ya yaklaşımı tamamen nekrofilik ve tahakküm edici bir hâl alır. Giga’nın sadakatle geçen yıllarını, çektiği acıları hiçe sayarak, onu yalnızca “kadavrasını ısıtacak” sıcak bir yatak, sahip olunması gereken fiziksel bir nesne olarak görmeye başlar. Ruhsal bağın koptuğu yerde, erkek yalnızca bedensel mülkiyet hakkını talep eder. “Ben senin kocanım, benim senin üzerinde hakkım var,” şeklindeki kaba dayatması, ataerkil evlilik kurumunun o soğuk, yasal yüzünün sahnede yankılanmasıdır.

Oyunun sonlarına doğru Giga’nın geçirdiği psikolojik kırılma, Hırvat edebiyatının en çarpıcı sahnelerinden biridir. Yıllarca kocasını bekleyen, ona sadık kalan, döndüğünde onu şefkatle sarmaya çalışan kadın, kocasının iğrenç şüpheleri, bitmek bilmeyen sorgulamaları ve bedensel dayatmaları karşısında duvar köşesine sıkışmış bir kaplana dönüşür. Giga anlar ki, Marko’nun gözünde hiçbir zaman “masum” olamayacaktır. Erkek, gerçeği değil, yalnızca kendi hastalıklı kurgusunun doğrulanmasını arzulamaktadır.

Eserin Avrupa Tiyatrosundaki Yeri ve Etkisi

Milan Begović, Üçüncü Olmadan ile sadece yerel bir başarı kazanmamış, Alman, Avusturya ve İtalyan sahnelerinde aylarca kapalı gişe oynayan bir başyapıta imza atmıştır. Eserin salt iki oyuncuyla, tek bir mekânda bu denli yüksek bir tansiyon yaratabilmesi, yazarın tiyatro matematiğine olan kusursuz hâkimiyetinin bir göstergesidir. Oyun, yönetmenler ve oyuncular için devasa bir meydan okumadır; zira sahnede hiçbir dışsal aksiyon (dekor değişimi, yeni karakterlerin girişi) yoktur. Tüm savaş, kelimelerin, bakışların, sessizliklerin ve mikro-jestlerin cephesinde verilmektedir.

Döneminin pek çok eleştirmeni, eseri Strindberg’in Ölüm Dansı (Dödsdansen) veya Ibsen’in Bebek Evi (Et Dukkehjem) gibi burjuva evliliğini deşifre eden başyapıtlarla aynı kefeye koymuştur. Begović, Ibsen’in Nora’sına kapıyı çarptırarak evi terk ettirirken; kendi karakteri Giga’ya, kaçacak hiçbir yeri kalmadığında, kapalı kapılar ardında kendi “yaratıcısını”, kendisini bir nesneye çeviren adamı yok ettirir.

Üçüncü Olmadan, üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen güncelliğinden, sarsıcılığından ve psikolojik derinliğinden hiçbir şey yitirmemiştir. Bugün bile kadın-erkek ilişkilerindeki mülkiyet arzusu, güven bunalımı, modern insanın iletişimsizliği ve travmaların zihinlerde yarattığı yıkım, Begović’in çizdiği o karanlık odanın içinde bütün canlılığıyla nefes almaya devam etmektedir.

Milan Begović, Hırvat dilinin tüm zenginliğini, ironiyi, şefkati ve nefreti tek bir potada eritmiş; sadece bir edebi metin değil, insan ruhunun karanlık odalarına tutulmuş merhametsiz bir ayna yaratmıştır. Bu kıymetli eserin Türkçeye kazandırılması, okurlarımızın ve tiyatroseverlerimizin, Balkanların bu kozmopolit ustasının evrensel çığlığıyla tanışması adına atılmış muazzam bir adımdır. Çeviride gözetilen o ince ruh, karakterlerin nefes alışverişlerini hissettiren kelime seçimleri ve ritim, hiç şüphesiz eserin o klostrofobik, boğucu lakin bir o kadar da büyüleyici atmosferini kusursuzca yansıtmaktadır.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol