Yeni Ahit – Eski Ahit – Sümerler İlişkisi

Günümüzde, yaklaşık her üç insandan biri Hıristiyan’dır, yani İncil’i en kutsal kitap saymaktadır. Bununla birlikte İncil’in, Tanrı’nın sözlerini doğrudan ve arı bir biçim yansıttığını öne sürmek güçtür. Bu bulanıklığın oluşmasında “kasıt” ve “art niyet” aranabileceği gibi, bunun “kaçınılmaz” olduğu da söylenebilir. Berraklaştırma çabalarını ele almadan önce, İsa Peygamber’in çağına, yaşamına ve görevli olduğu süreye göz atmak gerekir.

Her ne kadar miladi takvimin başlangıcı genel kanıya göre İsa Peygamber’in doğumu varsayılsa da tam olarak sıfır yılında doğduğu kanıtlanamamaktadır. Roma’nın, Yahudiye Eyaleti’ne atadığı Herodes Arhelas’ın hüküm sürdüğü M.Ö. 4 ile M.S. 6 yılları arasında, Nasıra’da doğduğu kabul edilmektedir. Doğum yeri nedeniyle “Nasıralı İsa” olarak da anılmaktadır. Üvey babası Yusuf gibi marangozluk yapmıştır.

Yahudi topluluğunun bir üyesi olmasına, Roma yönetiminin Yahudilere baskı uygulamasına ve bundan dolayı birçok ayaklanma gerçekleşmiş olmasına karşın, elçiliği süresince “Sezar’ın hakkının (vergi) Sezar’a, Tanrı’nın hakkının Tanrı’ya verilmesi”ni öğütlemiştir. Bu yönüyle, din ve devlet işlerini ayrı tuttuğu ve yönetime başkaldırılmasına karşı olduğu çıkarımı yapılabilir. “Düşmanını (kendin gibi) sev.” ve “Sağ yanağına vurana, sol yanağını çevir.” düsturlarının İseviliğin temel öğretileri olduğu düşünülürse, bu söz ve tutumuyla tutarlı ve -günümüz deyimiyle- pasifist bir anlayışa sahip olduğu yorumu getirilebilir.

Peygamberliği otuz yaşındayken başlamış ve otuz üç yaşında çarmıh olayıyla son bulmuştur. Bu kısa sürede, çok az sayıda takipçi edinebilmiştir. Mesajının büyük kitlelerce benimsenmesini sağlayanlar, 12 havarisidir. 12 havari, İsa Peygamber dünyada bulunduğu sürece, Tanrı tarafından iletilen ve peygamber tarafından söylenenleri yazıya geçirmemiştir. İsa Peygamber’in dünyadan ayrılışının ardından, havarileri dört bir yana dağılıp Hıristiyanlığı yaymıştır.

İznik Konsili’nden beri, yazan havarilerin adıyla anılan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncil’leri kanoniktir, yani genel kabul görmüş olanlardır; ancak ortaya çıkan İncil sürümlerini derleme ve listelemeye dair ilk girişim, İznik Konsili’nden önce gerçekleşmiştir. Ne zaman yazıldıkları kesin olarak bilinmemekle birlikte, M.S. 1. yüzyılda yazıldıkları düşünülen bu dört İncil’i -tam olarak- bir araya getiren ilk kişi, Iustinus’tur. Iustinus (Aziz Justin), kitabında pagan inanç ile Hıristiyanlık arasındaki benzerlikleri göz önüne sermiştir. Dahası, pagan inancın Hıristiyanlık inancı ile çelişmediğini öne sürmüştür. Bu benzerliklerin gerekçesi olarak, ne Hıristiyanlığın pagan inançtan doğduğu ya da onu sürdürdüğünü ne de aslında Hıristiyanlık’ta olmayan pagan ögelerinin dine İsa Peygamber’den sonra, başkaları tarafından katıldığını sunmuştur. Onun bu durum için açıklaması, İsa’nın geleceğini öğrenen şeytanın ondan önce dünyaya gelip bu inançları paganlar arasında yaydığı ve böylece, inanan insanların kafasını karıştırmayı amaçladığıdır.

Iustinus’un çalışmasına karşın İznik Konsili, M.S. 325 yılında, 57. Roma İmparatoru Konstantin tarafından toplanana kadar, yüzlerce İncil çeşidi bulunmaktadır ve kiliseler arasında birlik yoktur. Konsildeki birincil tartışma konusu üçleme (teslis) olmuştur. İsa’nın varlığının durumu ve konumu üzerine yapılan tartışmalarda Arius bir taraf, Gnostikler diğer taraftır. Arius, İsa’nın Tanrı olduğu savına karşı çıkmış, yalnızca Tanrı’nın görevlendirdiği insan bir peygamber olduğunu söylemiştir ancak imparatorun da desteklediği Gnostiklerin -bugün de geçerli olan- üçleme anlayışı onaylanmıştır. Tanrı’nın, İsa’nın bedeninde cisimleştiği (enkarnasyon) kabul edilmiştir. Ayrıca Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri evrensel (ekümenik) ilan edilmiştir. Yani bu kiliseler, uzlaşılamayan konularda son karar merciidir.

Bu tarih, Hıristiyanlığın, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini ilan edilmesi itibarıyla bir dönüm noktasıdır. “Konsil’in belirlediği çerçevede kalan Hıristiyanlar” için baskı sona ermiştir; ancak Ariuscular başta olmak üzere, öteki inanç gruplarına baskı ve cezalar uygulanmıştır. Konsil sonucunda açıklanan bildiri tüm kiliselerin uzlaştığı ilk ve tek metin olduğu için göreceli bir birlik getirdiği söylenebilir ancak aynı zamanda, çerçeveler kesin olarak belirlendiği ve aykırı iddialara kapı kapatıldığı için, tutuculuk ve bağnazlığın resmi başlangıcı olarak da değerlendirilebilir. İmparator Konstantin’in gölgesinde gerçekleştirilen Konsil’de alınan kararlar, dönemin siyasal ve sosyal koşullarından ve gereksinimlerinden tamamen bağımsız değildir. Bir başka ifadeyle; Roma Hıristiyanlaşırken, Hıristiyanlık da Romalılaşmıştır.

Tüm bunlarla beraber, İncil’in kaynağını da Sümer’de aramak, Tevrat’ın kaynağını Sümer’de aramak ya da rastlamak kadar mümkün ve makuldür. Sonucunda İncil, Eski Antlaşma’nın güncellenmiş hali olan bir “Yeni Antlaşma”dır. Eski Antlaşma Sümer ile ilişkilendirilebildiğine göre ve Yeni Antlaşma, eskisini hâlâ sahiplendiğine göre, kendisi de böyle bir bağı reddedemeyecektir. Bu nedenle, önceki yazıda anılan Sümer iddiasına yeniden değinmeğe gerek yoktur.

Siyasal çıkar gütmediği varsayılırsa Konstantin’in çabası iyi niyetlidir ancak nafiledir çünkü yüzyıllardır devletin baskısı altında, saf ve kesin olmayan kaynaklardan, kısıtlı ve yetersiz bir eğitimden geçen ve haliyle, hiçbiri tam bir uzman kabul edilemeyecek papazların toplantısından bir uzlaşı çıkması olanaksızdır. Dahası, herkes tarafsızca -yani, kendi öğrendiği İncil’e göre değil, sağduyusuna ve aklına dayanarak- davransa bile, hangi kitabın ya da ayetlerin Tanrı tarafından İsa Peygamber’e bildirildiği konusunda yalnızca akıl yürütülebilecektir. Gelgelelim, İsa Peygamber’in bildirme olasılığı olan her sözün bildirildiğinden emin olunamaz. Örneğin, İsa Peygamber “6 saat uyku yeterlidir.” demiş olabilir. Bu, yararlı bir bilgi de olabilir ancak o an birden fazla tanık tarafından duyulup ezberlenmediği ve yazıya geçirilmediği sürece, böyle bir sözün kutsal kitapta gerçekten yer alıp almadığı kestirilemeyecektir. Hatta o durumda bile itiraz kapısı açıktır, kesin emin olunamaz ancak inanılabilir –ki bu bir inanç meselesi için doğaldır-.

İsa Peygamber, kutsal görevini ancak 3 yıl kadar sürdürebilmiştir. Peygamberliğini ilanı ile çarmıh olayı arasındaki bu kısa sürede, ne “Bu ayettir, bunu yazın.” demiştir ne de kendi eline kalem alıp Tanrı’nın sözlerini kayda geçirmiştir. Tanrı’nın, geçmiş ve geleceğe ilişkin tüm olasılıkları bildiği ve/ya belirlediğini -ki bu kısaca “kader” diye adlandırılır- varsayılırsa, birkaç insanın yalnızca duyduklarından aklında kalanları, hatta duyan birinden duyduğunu yazdığında, kusursuz biçimde yazıya geçiremeyeceği açıktır. Öyleyse, Tanrı da bu karmaşanın yaşanacağını bilmekte ve istemektedir.

Hem Eski Ahit ve Yeni Ahit’in Sümer dini ile benzerliği, hem de Hıristiyanlık inanç sistemi ve uygulamalarındaki pagan izleri göz önüne getirildiğinde, zihinde bir soru işareti belirmektedir. Yoksa Kral/Peygamber Süleyman’ın dediği gibi “Güneş’in altında yeni hiçbir şey yok” mudur? (Vaiz 1:9)

Bir cevap yazın