İnanç Avadit – Buradan Kurtulmak Bize Kaldı Kitap Eleştirisi

İnanç Avadit - "Buradan Kurtulmak Bize Kaldı" Şiir Kitabı Eleştirisi

anlatılan senin hikayendir diyorlar,

inan bana hiçbir sorumluluğum yok on bin yılla ilgili (…)

hiç sanmıyorum bütün bu anlatılanların bizimle bir ilgisi olduğunu

 

İnanç Avadit’in 2016 yılında Natama Yayıncılık’tan çıkan buradan kurtulmak bize kaldı adlı şiir kitabını ilk okuyuşumun üzerinden üç yıl geçmiş ve bugün tekrar dikkatle okuduğumda ne kadar değerli bir kitap olduğunu daha net bir şekilde görebiliyorum. Kitap Ulus Baker’den “çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz…” alıntısıyla başlıyor ve şiirler bu çölde varolmaya çalışan gerçek bir şairin düşüncelerini yansıtmanın yanında aynı çölde bulunan bizlere de duygudaşlık yaşama fırsatı sunuyor. Gerçek bir şair dememin birkaç nedeni var tabii ki ve bunlardan en önemlisi de Avadit’in tarihi, dünyayı ve bulunduğumuz evreni tümüyle hissedebilmeyi başarması. Hissetmekle kalmayıp bunun yarattığı çaresizliği anlatması ve özgün bir dille kelimelere dökmesi ise asıl üzerinde durulması gereken konu.

İlk birkaç sayfada belirtilen ve yaşanmış bir olaydan alıntılanan “buradan kurtulmak bize kaldı” cümlesi şiirler okundukça çeşitli anlamlara bürünüyor ve bir cevap olmaktan çıkıp bir soru haline geliyor belki de. Çünkü kitap kurtuluşun ne olabileceğini okura bıraktığı gibi bir çıkışsızlık da sunuyor aynı zamanda. Avadit insan kültürünün son on bin yılda geldiği yere bakarken eleştirel bir dille aktarıyor bu gerçeği: Modernite’nin geldiği noktada, şehirde yığınlar halinde ve bir makine gibi yaşayan diğerlerinin yanında, bu varoluşa kendisi de hapsolmuş bir rapor; bu makine ile aynı fikirde olmamasına rağmen (-oysa aynı fikirde bile değilsin sen-) ruhu çoktan ölmüş olanlarla birlikte zoraki bir düğün fotoğrafından düşmüş gibi yaşayan ortak kaygının bir parçası; yıllar içinde yavaş yavaş zarar gören kalbin kocaman bir krizi bu kitap.

Bu krizin belirtilerini açıklamalarıyla birlikte ilk şiirde aldıktan sonra hayalkırıklığının döngüsüne avazımız çıktığı kadar hapsolduğumuzu fark ediyoruz. Bu hayalkırıklığı sıradan bir hayalkırıklığı değil elbette. Tıkır tıkır işleyen evrensel yasaların ışığında gerçek bir değişim yaratmak isteyen, bunun için yanıp tutuşan bir şairin sorunun büyüklüğünü kavramasından, filmin sonunun bu kez de değişmeyeceğini hissetmesinden doğan; olmak istemediği ne varsa olmayı başardığını belirtip geldiğimiz mezbaha ile kendimizi bağdaştırmamızı sağlayan, evimizin kozasında bol bol yiyip içtiğimizi ama bunun insan olmanın hastalığına bir çare üretemediğini yüzümüze vuran aklı başında bir deliliğin hayalkırıklığı. Bulunduğumuz bu çölün nedeni ne peki? Ya da istenilen değişimi yaratamamanın evrensel matematik ile ilgisi tam olarak nedir? Yaşadığımız bu dünya, yani kitapta da belirtildiği gibi dört buçuk milyar yıl önce başlayan her ne idiyse, dört buçuk milyar yıl bir saniye önce başlamadığı için mi böyle gerçekten? Bir saniye önce başlasa her şey daha farklı olabilir ve bizler de şairin belirttiği gibi güneşi zapt edebilir miydik? Ya da bu kaderi olduğu gibi kabullenmeli miyiz? Uçak düştü, kurtarmaya gelen yok, ama buradan kurtulmak da bize kaldı. Bir çıkış var mı?

sevin;

en azından polis değilsin.

en azından tanrı’ya inanmıyorsun,

(…) bir şeydir bu.

Kitapta uzun sürmüş bir doğal felaket olarak insan türünün kurtuluşuna inanmayan bir ses ve bu insan türüne ait olmanın ağır bedeli olan çıkışsızlık hissinin çığlığı mevcut. Yazmaya başlamanın asla anlatamayacak olmayı kabul etmek olduğunu söylüyor şair, ama ellerimi tut diyor aynı zamanda, anlayacak olan birilerinin olabileceğine inanıyor belki de hala, var mı gerçekten?

sana inanıyorum;

kalbindeki çöle, tüm kötülüğüne, tüm kalbimle,

yalancılığına, alçaklığına ve rahat koltukları çok sevmene,

asla yola çıkmadan kurduğun yol düşlerine,

işine gelmediğinde asla açıksözlü olmayacağına

ve sanırım hepsinin biraz parayla ilgili olduğuna tüm bunların

tüm kalbimle inanıyorum.

 

İNANÇ AVADİT İLE SÖYLEŞİ:

 

  • Şiir üretirken amaçladığınız ilkeler nelerdir ve bu kitap özelinde ilkelerinizi gerçekleştirebildiğinizi düşünüyor musunuz?

Zamanımızda pek sevilen bir eğilim olmasa da sanatı bir araç olarak görme eğilimindeyim. Şiir yazarken de bunu ön planda tutmaya çalışıyorum. Yalnızca şiir de değil, genel olarak sanat eserini tüm toplumsal ilişkiler ağından soyutlamak, gökten inmiş aşkın bir varlık olarak görmek 21. Yüzyıl için hem eskimiş hem de zararlı. Bir şeyi yalnızca kendi iç dinamikleriyle değerlendirmeyi hem saçma ve imkansız buluyorum hem de ilkel bir dünya görüşü olduğunu düşünüyorum ama nasıl oluyorsa günümüzde geçerli bir yöntem olabiliyor. Bu bağlamda diretip dünyayla ilgili düşündüğüm, dert edindiğim konuları şiiri kullanarak anlatmaya çalışıyorum. Buradan Kurtulmak Bize Kaldı özelinde bunu başardığımı düşünüyorum.

  • Kitabın dilini inşa ederken, biçimsel olarak neler amaçladınız?

Kitabın dilini inşa etmekten söz etmek biraz zor aslında çünkü kitaptaki şiirlerin çoğu dergilerde, farklı zamanlarda yazılan şiirlerdi. Soruyu şiirlerin dilini inşa ederken diyerek cevaplamam daha doğru olacak bu yüzden.

Eklektik bir şiir yazdığımı düşünüyorum. Lirizmden ya da klişeye düşmekten çekinmeden, bunları günümüzün şiir anlayışına uygun bir biçimde dengelemeye çalışıyorum. Defalarca yapıldıkları halde hâlâ deneysel, yenilikçi, çağdaş, güncel, vs. olduğu söylenen şiirlerden uzak durmaya çalışıyorum. Kapitalizmin ve liberal söylemlerin yarattığı “her şey olur” ilkesizliğinden uzak durmaya çalışıyorum. Karşılığı olmayan imgelerin, gevezeliğin, şizofrenik dilin, anlamsızlığın oldukça fazla kullanıldığı bir yazın ortamında “bir de ben deneyeyim” gibi bir amacım olmadı hiçbir zaman. Yalnızca harfleri kullanarak yazılan şiirin bile üzerinden oldukça zaman geçti çünkü. Sanatçının işlevlerinden biri de karşı durmaksa eğer önce kendine karşı bir karşı-duruş geliştirmeden de bir şey yapılabileceğini sanmıyorum.

  • Şiir yazarken beslendiğiniz kaynaklar (edebiyat tarihinden veya yaşamdan) nelerdir?

Direkt olarak tarihten, sanattan, kurgu dışı kitaplardan, sosyal medyadan, bir de tabii kendi içimdeki sıkıntılardan besleniyorum. Her şey son bulduğunda, yani yazıya son noktayı koyduğumda o noktadan öncesinin bir bütünlük taşımasını, bu bütünlüğün de insanlık tarihini şiir üzerinden okumaya çalışan birinin bütünlüğü olmasını istiyorum. İnsanın karanlık çağlarından günümüze kadar gelmiş olan ve devam eden hikayesi ana izleğim olduğu için bu hikayeyi besleyen, yani onu bizzat yaratan her şey benim diyetimi oluşturuyor diyebilirim kısaca.

  • Şiirin düşünsel veya felsefi anlamda sanat tarihindeki konumunu nerede görüyorsunuz?

Şiiri bu anlamda düşündüğümde yine şiire yakışan bir tuhaflık olduğunu görüyorum: Düşünürleri, tarihsel kişileri, bu bağlamda toplumu bu kadar etkilemiş olmasına rağmen kendine özgü bir uçta olma, marjinal olma durumundan hiçbir şey kaybetmiyor. Az okunuyor ancak etkisi okunma oranının çok çok üzerinde. Adeta “belirleyici” bir etkisi var diyebilirim.

  • Ülkemizdeki şiir üretimine, yeni çıkan şiir kitaplarına, şiire olan bakış açısına dair neler söylemek istersiniz?

Özellikle son birkaç yıldır çok iyi şiirler okuyorum. Sosyal medyanın da etkisi ile şiirin görünürlüğünün arttığını, önümüzdeki dönemde de bu yükselişin süreceğini düşünüyorum.

Bunun yanında bir örnek gevezeliğin oluşturduğu bir “aynı şiiri” yazma durumunun da bir negatiflik olarak ortada durduğunu eklemek gerekiyor tabii. Kendi sesini bulmaya çalışmak yerine öğrenilmiş, öğrenilmesi de gayet kolay bir şiiri yazmayı tercih etmek göze çarpan durumlardan biri. Neo-arabesk şiir diyorum bu şiire. Basit bir duyarlığın parodisini yapmak, bunu da kendine karşı bir özparodi ile yapmak moda bu aralar.