Janko Leskovar, 12 Aralık 1861’de Hırvatistan’ın kuzeybatısındaki Zagorje bölgesinde, Valentinovo köyünde dünyaya geldi. Ailesinin din adamı olması yönündeki ısrarlarına karşı çıkarak öğretmen okuluna kaydoldu. Hayatı boyunca çeşitli kasabalarda öğretmenlik ile okul müfettişliği yaptı. Slavonya’dan Kordun’a uzanan köy ve kasabalarda görev yaparken, taşra yaşamının içe dönük, kasvetli ve durağan yapısını yakından gözlemleme fırsatı buldu. Mesleki hayatında dönemin baskıcı otoriteleriyle ters düşmesi nedeniyle zaman zaman tayin ve sürgünler yaşadı. Edebiyat dünyasına 1891 yılında Vijenac dergisinde yayımlanan Sonsuzluk Düşüncesi adlı öyküsüyle adım attı. Bu eseriyle Hırvat edebiyatında geleneksel gerçekçilikten modernizme geçişin en önemli köprüsünü kurdu. Toplumsal olaylardan ziyade bireyin iç dünyasına, bilinçaltına ve varoluşsal krizlerine odaklanan yazar, edebiyat tarihinde bizzat kendi adıyla anılan, eylemsiz ve melankolik bir karakter prototipi yarattı. İnsan zihninin karanlık köşelerinde dolaşan metinleri, onu kısa sürede kuşağının en özgün kalemlerinden biri hâline getirdi. Edebi kariyeri yalnızca on dört yıl gibi kısa bir süreyle sınırlı kalan Leskovar, yazarlığının zirvesindeyken edebiyat sahnesinden tamamen çekilmeyi tercih etti. Karlovac’a taşınmasının ve yaşadığı bazı kişisel kayıpların ardından bir daha kalem oynatmadı, ömrünün geri kalan kırk yılı aşkın süresini mutlak bir edebi sessizlik içinde geçirdi. Kendi kurguladığı, dünyevi hırslardan arınmış, içsel yalnızlığı seçen o çilekeş karakterleri gibi yaşamayı benimseyen usta yazar, 1949 yılında seksen sekiz yaşındayken hayata veda etti.

Janko Leskovar ve Hırvat Modernizminin Doğuşu


Sonsuzluk Düşüncesi: Janko Leskovar’ın İç Dünyasına ve Edebi Evrenine Bir Bakış

Hırvat edebiyatının en gizemli, en derinlikli ve edebi yönelimi kökünden değiştiren yazarlarından biri olan Janko Leskovar’ı (1861-1949), Sonsuzluk Düşüncesi başlığı altında nihayet Türkçeye kazandırıyor olmanın haklı gururunu taşıyoruz. Leskovar, yalnızca yaşadığı dönemin edebi kalıplarını kırmakla kalmamış; aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan nesillerin ruhsal manzaralarını da önceden çizmiştir. Onu okumak, yalnızca 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başındaki bir Orta Avrupa taşrasını anlamak değil; insanın kendi içine, zihninin karanlık dehlizlerine ve varoluşsal krizlerine doğru yaptığı evrensel bir yolculuğa tanıklık etmektir. 8 Elinizdeki bu sunuş yazısının ilk bölümünde, “Hırvat Modernizminin Babası” olarak da anılabilecek bu sessiz ve mütevazı öğretmenin fırtınalı iç dünyasına, yaşam öyküsüne ve edebiyat tarihindeki o sarsılmaz, anıtsal konumuna odaklanacağız.

Gölgeli Tepelerin Arasında Bir Taşra Aydını
Janko Leskovar, 12 Aralık 1861’de Hırvatistan’ın kuzeybatısında, sisli tepeleri, verimli bağları ve yavaş yavaş çürümekte olan eski soylu malikâneleriyle ünlü Zagorje bölgesindeki Valentinovo köyünde dünyaya geldi. Bu coğrafya, yazarın edebi evreninin yalnızca bir arka planı değil; aynı zamanda karakterlerinin melankolisini, geçmişe dönük saplantılarını ve içsel çöküşlerini besleyen canlı bir organizmadır. Leskovar, šljivari olarak bilinen ve artık eski güçlerini yitirmiş, taşralılaşmış küçük toprak sahibi bir soylu sınıfının kültürel mirası içinde büyüdü. Ailesining onun bir rahip olması yönündeki şiddetli baskılarına rağmen, o bu dayatmaya direnerek kendi yolunu, yani öğretmenliği seçti. Bu karar, onun hayatı boyunca sürecek olan bir “yerinden edilmişlik” ve “otoriteyle çatışma” hâlinin de ilk kıvılcımıydı. Öğretmen okulu eğitiminin ardından Slavonya’dan Kordun’a, Zagorje’nin ücra köylerinden Krapinske Toplice’ye ve nihayet Karlovac’a kadar uzanan, sürekli bir tayin, sürgün ve yer değiştirme döngüsü içinde yaşadı.

Siyasi ve Toplumsal Baskılar.
Leskovar’ın en verimli olduğu yıllar, Hırvatistan’ın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu hegemonyası altında, bilhassa Ban Khuen-Héderváry’nin baskıcı rejiminde ezildiği bir döneme denk gelir. Sansürün, siyasi sindirmenin ve kültürel yozlaşmanın had safhada olduğu bu dönemde, dürüst bir aydın ve idealist bir öğretmen olarak Leskovar, yöneticilerle sıklıkla ters düştü. Boyun eğmeyen yapısı, onun sürekli oradan oraya sürülmesine neden oldu. Hayatında karşılaştığı bu siyasi çürüme ve toplumsal atalet, eserlerindeki karakterlerin neden dış dünyaya karşı eylemsiz kalıp bütünüyle kendi iç dünyalarına çekildiklerini açıklayan en önemli sosyolojik etkenlerden biridir.

Sessizliğe Gömülen Bir Deha.
Leskovar’ın biyografisindeki en çarpıcı ve belki de en trajik unsurlardan biri, edebiyat sahnesindeki ömrünün kısalığıdır. 1891 yılında yayımladığı ilk eseriyle Hırvat edebiyatında bir deprem yaratan yazar, sadece on dört yıl kadar süren (yaklaşık 1905’e kadar) yoğun bir üretkenlik döneminin ardından kalemini tamamen bırakmıştır. 1949 yılında, seksen sekiz yaşında hayata veda edene dek, kırk yılı aşkın bir süre boyunca edebiyat dünyasına karşı mutlak bir sessizliğe bürünmüştür. Yaşadığı kişisel trajediler (çocuklarının erken yaşta ölümü), siyasi hayal kırıklıkları ve Karlovac’a sürülmesi bu sessizliğin dışsal nedenleri olarak görülse de; asıl neden, tıpkı kendi yarattığı karakterler gibi, Leskovar’ın da dünyevi hırslardan ve edebi şöhretin beyhudeliğinden yüz çevirip mutlak bir içsel inzivaya çekilmiş olmasıdır.

Gerçekçilikten Modernizme Açılan Kapı.
Janko Leskovar’ın Hırvat edebiyatındaki benzersiz önemi, 19. yüzyılın geleneksel Realizm anlayışından Modernizme geçişte oynadığı öncü roldedir. O güne dek Hırvat edebiyatı; toplumsal sorunlara, ulusal uyanışa, köylülerin dertlerine veya soylu sınıfın çöküşüne “dışarıdan” ve olay örgüsü odaklı bakan, didaktik (öğretici) yanı ağır basan metinlerle doluydu. Yazarlar, toplumu dev bir ayna ile yansıtmaya çalışıyordu. 9 10 Leskovar ise o aynayı paramparça edip, kırık parçalardan birini doğrudan bireyin zihnine, psikolojisine ve bilinçaltına çevirdi. 1891 yılında dönemin en prestijli edebiyat dergisi olan Vijenac’ta yayımlanan “Misao na vječnost” (Sonsuzluk Düşüncesi) adlı novellası, Hırvat edebiyatında psikolojik nesrin tam anlamıyla ilk örneği kabul edilir. Leskovar, bu metinle edebiyatın merkezine toplumsal olayları değil, o olaylar karşısında felç olan, varoluşsal sancılar çeken, aşırı duyarlı bir bireyin iç monologlarını yerleştirmiştir. Toplumun ne yöne gittiğiyle veya olayların nasıl sonuçlandığıyla ilgilenmeyen Leskovar, dış dünyanın bireyin ruhunda nasıl yankılandığına odaklanmıştır. Bu, Hırvat edebiyatı için eşi benzeri görülmemiş bir devrimdi.

“Leskovar Tipi” (Leskovarac) Bir Arketip.
Leskovar’ın edebiyata yaptığı en büyük katkı, eleştirmenlerin daha sonra “Leskovar Tipi” (Leskovarac) olarak adlandıracağı, tamamen kendine has bir karakter arketipi yaratmış olmasıdır. Rus edebiyatındaki İvan Turgenyev’in “lüzumsuz adam” (Gudin, Oblomov vb.) karakterleriyle akrabalık taşısa da, Leskovar’ın karakterleri çok daha karanlık, psikanalitik ve Hırvatistan’ın o döneme has taşra kasvetiyle yoğrulmuştur. Nedir bu “Leskovar Tipi”nin özellikleri?

  • Eylemsizlik ve Pasiflik: Hayatın pratiğine, ticaretin veya siyasetin kaba gerçekliğine uyum sağlayamazlar. Harekete geçmek yerine, düşünmeyi ve analiz etmeyi tercih ederler. Bu aşırı düşünme hâli, onları nihayetinde felç eder.
  • Geçmişin Ağırlığı ve Determinizm: Karakterler çoğu zaman, kendi kontrolleri dışında gelişen geçmiş olayların veya küçük travmaların esiridir. Geçmiş, bir hayalet gibi bugünlerinin üzerine çöker.
  • Aşırı Duyarlılık ve Melankoli: Çevrelerindeki adaletsizliklere, kabalıklara veya dünyanın faniliğine karşı derileri soyulmuşçasına hassastırlar. Güzellik, uyum ve saf aşk idealleri ile gerçek hayatın çamuru arasında sıkışıp kalırlar.
  • Ölüm ve Sonsuzluk Saplantısı: Yaşamın geçiciliği, sonsuzluğun o dondurucu ve ezici kavramı karşısında duyulan ontolojik korku, karakterlerin zihnini kemiren en temel unsurdur.
Leskovar, karakterlerinin zihinsel çöküşlerini tasvir ederken, bir psikiyatrist titizliğiyle çalışır. Onun metinleri, Hırvatistan’da henüz Sigmund Freud’un psikanaliz kuramlarının yaygınlaşmadığı bir dönemde, bilinçaltının karanlık sularına atılmış edebi sondalardır. Yazarın üslubu, Hırvatçanın tüm inceliklerini kullanarak, okuru karakterin boğucu ama bir o kadar da büyüleyici melankolisinin içine çeker. Janko Leskovar; İvo Andrić, Miroslav Krleža ve Antun Gustav Matoš gibi yirminci yüzyılın edebiyat devlerinin yürüyeceği yolu açan, onlara psikolojik derinliğin anahtarını veren o sessiz, bilge rehberdir. Şimdi, bu eşsiz yazarın yaşamından ve edebiyat tarihindeki yerinden süzülerek eserlerinin iç dünyasına doğru bir adım atalım. İkinci bölümde, Leskovar’ın öykülerini sürprizbozan (spoiler) vermeden, taşıdıkları temalar, motifler ve derin semboller üzerinden inceleyeceğiz.

Leskovar’ın Edebi Evrenine Dair
Janko Leskovar’ın eserlerini okumak, yalnızca bir dönemin veya bir coğrafyanın panoramasını izlemek anlamına gelmez. Bu öyküler, insan zihninin en kuytu köşelerine, saklanmış korkulara, dile getirilememiş arzulara ve varoluşun o ezici ağırlığına doğru yapılmış, eşine az rastlanır türden psikolojik kazılardır. Yazarın kelimelerle inşa ettiği dünya, dışsal eylemlerin gürültüsünden ziyade, içsel buhranların sağır edici sessizliğiyle yankılanır. Bu ikinci bölümde, Hırvat edebiyatının bu büyük ustasının kurgusal dünyasını şekillendiren temel temalara, motiflere ve o emsalsiz melankolik atmosfere, sürprizleri ele vermeden, derinlemesine bir bakış atacağız.

Dış Dünyanın Hükümsüzlüğü ve İçsel Monologların Gücü
Leskovar’ın öykü kurgusu, okuru olayların nasıl gelişeceğinden çok, karakterlerin bu olaylar karşısında ruhsal olarak nasıl çözüleceğine odaklanmaya zorlar. Onun karakterleri, eyleme geçmek yerine durmayı, müdahale etmek yerine izlemeyi, yaşamın kaba gerçekliğine 11 karışmak yerine kendi içlerindeki sonsuz girdaplarda kaybolmayı seçerler. Yazar, geleneksel edebiyatın çatışma unsurlarını bütünüyle içselleştirmiştir. En büyük savaşlar savaş meydanlarında, bürolarda veya sokaklarda değil; uykusuz geçirilmiş gecelerin karanlığında, sobaların çıtırtısı eşliğinde dalıp gidilen derin düşüncelerde, zihnin kendi kendisine kurduğu tuzaklarda verilir. Karakterlerin zihninden geçen her bir düşünce, adeta cerrahi bir titizlikle tahlil edilir. Acı, pişmanlık, umut veya umutsuzluk, Leskovar’ın kaleminde birer duygu olmaktan çıkarak, insanın kanına karışan ve onu yavaş yavaş felç eden somut birer zehre dönüşür. Yazarın metinlerindeki bu yoğun içebakış yöntemi, onu çağdaşlarından kesin bir çizgiyle ayırır, edebiyatı adeta erken dönem bir psikanaliz seansına dönüştürür. 12

Sonsuzluk Fikri ve Ontolojik Dehşet
Kitabımıza da adını veren Sonsuzluk Düşüncesi kavramı, Leskovar’ın edebi evreninin en sağlam temel direklerinden biridir. Onun karakterleri için zaman, akıp giden ve insanı olgunlaştıran doğal bir süreç değildir. Aksine zaman, insanı yutan, her türlü çabayı, sevinci ve acıyı anlamsız kılan devasa, dipsiz bir uçurumdur. Karakterler, günlük hayatın sıradan dertleriyle uğraşırken ansızın evrenin sonsuzluğu, ölümün mutlaklığı ve insan ömrünün o trajik kısalığı gerçeğiyle yüzleşirler. Bu yüzleşme, onlarda derin bir ontolojik dehşet yaratır. Bu dehşet öylesine büyüktür ki, insanı günlük işlerini yapmaktan, sevmekten, hatta nefes almaktan bile alıkoyabilir. Sonsuzluğun o dondurucu soğuğu karşısında, dünyevi her türlü hırs, makam, mevki veya mülkiyet koca bir hiçliğe indirgenir. Leskovar, ölüm korkusundan ziyade, yaşamın anlamsızlığı korkusunu işler. Onun kahramanları öbür dünyadan değil, bu dünyada tutunamamaktan, bu anlamsızlığın içinde bir sığınak bulamamaktan korkarlar.

Taşra Sıkıntısı, Çürüyen Konaklar ve Atmosfer Yaratıcılığı
Leskovar’ın metinlerinde mekân, hiçbir zaman sıradan bir arka plan işlevi görmez; karakterin ruh halinin somutlaşmış bir tezahürü, adeta nefes alan bir diğer karakterdir. Zagorje bölgesinin o sisli tepeleri, sürekli yağan yağmurları, ıssızlaşmış vadileri ve çamurlu yolları, yazarın melankolik vizyonunu kusursuz bir biçimde tamamlar. Dahası, yazarın sıklıkla başvurduğu çürüyen konak motifi son derece semboliktir. Eski Hırvat soylularının yavaş yavaş tarih sahnesinden silinişini, o zarif, incelikli ve aristokratik geçmişin yerini tüccarların, çıkarcıların ve kaba gerçekliğin almasını temsil eder. Leskovar’ın kahramanları genellikle bu eski, rutubet kokan, duvarlarında atalarının kararmış portrelerinin asılı olduğu, devasa ama artık yaşam belirtisi göstermeyen ahşap konaklara sığınırlar. Bu konaklar, hem geçmişin hayaletleriyle dolu birer hapishane hem de modern dünyanın kabalığından kaçıp sığınılacak son kalelerdir. Dışarıdaki dünyanın amansız değişimi karşısında, kahramanlar bu eski odaların loş ışığında anılarına tutunarak hayatta kalmaya çalışırlar. Lakin bu sığınak da nihayetinde çürümeye ve çökmeye mahkûmdur.

İdealizm ile Katı Gerçekliğin Ölümcül Çarpışması
Kitapta yer alan öykülerde, karakterlerin dünyayla olan uyumsuzluğunun temelinde tavizsiz bir idealizm yatar. Ahlaki, estetik veya duygusal bir ideale öylesine sıkı sıkıya bağlıdırlar ki, bu uğurda kendi hayatlarını, statülerini, hatta sevdiklerini bile feda etmekten çekinmezler. Leskovar, inandığı doğrular uğruna toplumun kaba kurallarına boyun eğmeyi reddeden karakterlerin, o sistemin dişlileri arasında nasıl acımasızca ezildiğini gösterir. Onur, haysiyet ve prensipler, bu karakterler için nefes almak kadar yaşamsaldır. Ne var ki etraflarındaki dünya, pragmatizmin, çıkarcılığın ve ikiyüzlülüğün hüküm sürdüğü bir arenadır. Bu arenada, saf bir ruhun barınabilmesi imkânsızdır. Yazar, bu çatışmayı işlerken taraf tutmaz gibi görünse de, okurun kalbini daima o ezilen, yenilen, lakin ruhunun saflığını koruyan çilekeş karakterin yanına yerleştirir. Onların yenilgisi, aslında insanlığın ahlaki bir zaferidir. Dünyevi anlamda kaybeden bu karakterler, okurun zihninde manevi birer kahramana dönüşürler.

Susturulmuş Tutkular ve Aşka Dair Marazi Bir Yaklaşım
Janko Leskovar’ın kurgusunda aşk, insanı neşelendiren, hayat veren, coşkulu bir duygu olarak karşımıza çıkmaz. Aşk, daha ziyade melankolik, marazi, ulaşılmaz ve çoğunlukla itiraf edilemeyen ağır bir yüktür. Karakterler, sevdikleri kişiye kavuşmaktan ziyade, o sevginin idealize edilmiş haliyle, acısıyla yaşamayı tercih ederler. Aşkın 13 bedensel bir birleşmeden veya sıradan bir evlilik kurumundan çok daha yüce, neredeyse uhrevi bir kavram olduğuna inanırlar. Toplumsal ahlak kuralları, kişinin kendi kendine koyduğu sınırlar, onur duygusu veya yalnızca reddedilme korkusu, bu tutkuların sürekli olarak bastırılmasına neden olur. Kelimelere dökülemeyen, göz ucuyla atılan bakışlarda, hafif bir el titremesinde veya sadece bir rüyada kendine yer bulabilen bu bastırılmış tutkular, karakterlerin iç dünyasında devasa yıkımlara yol açar. Yazar, tutkunun yaşanamayışını, yaşanmasından çok daha güçlü ve sarsıcı bir edebi malzemeye dönüştürmeyi ustalıkla başarır. Vuslat, Leskovar’ın evreninde her zaman bir hayal kırıklığı potansiyeli taşır; asıl edebi yoğunluk, o imkânsız bekleyişin ta kendisindedir.

Köklerinden Koparılmış Ruhların Ebedi Sürgünü
14 Bir yuvaya ait olma arzusu, insanın en temel içgüdülerinden biridir. Gelgelelim Leskovar’ın dünyasında bu arzu, kalıcı bir yara, asla tatmin edilemeyecek bir özlem olarak kalmaya mahkûmdur. Karakterler, ister kendi doğdukları köylerde olsunlar isterse uzak diyarlarda yollara düşsünler, kendilerini daima yabancı, daima köksüz hissederler. Dünya, onlar için bir misafirhaneden ibarettir. Kalplerini açabilecekleri, sığınabilecekleri sıcak bir yuvanın hayalini kurarlar, ancak gerçeklik onlara daima soğuk yüzünü gösterir. İnsanların bencilliği, ilgisizliği ve acımasızlığı karşısında kendi içlerine kapanan bu yolcular, sonunda yabancılaşmayı bir kader olarak kabullenirler. Yazar, bu köksüzlük temasını işlerken, evrensel bir yalnızlık hissini öylesine güçlü bir dille aktarır ki, okur metni okurken adeta kendi aidiyetlerini, kendi yuvasını sorgularken bulur kendini. Yalnızlık, sadece fiziksel bir durum değil, ruhun ebedi bir sürgün halidir.

Sonuç: Melankolinin Estetiği
Janko Leskovar, insan ruhunun zayıflıklarını, takıntılarını ve çıkmazlarını yargılamadan, sonsuz bir şefkat ve edebi bir zarafetle kaleme almış benzersiz bir yazardır. Onun karakterleri her ne kadar hayatta tökezleyen, eylemsiz, nevrotik ve yenik kimseler olsalar da, onların taşıdığı içsel derinlik, modern insanın kendi varoluşsal krizlerinin bir yansımasıdır. Bu kitaptaki öyküleri okurken, acele etmenizi, yazarın o ağır, puslu ve melankolik ritmine kendinizi bırakmanızı tavsiye ederiz. Zira Leskovar’ın metinleri, gürültülü bir caddede ayaküstü tüketilecek eserler değildir. Onlar, yağmurlu bir sonbahar akşamında, usulca yanan bir ateşin başında, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmeye hazır olduğu o sessiz saatlerde okunmayı bekleyen, ruha dokunan fısıltılardır. Hırvat modernizminin bu öncü kaleminin, Türkçede de kendi ruh kardeşlerini, kendi çilekeşlerini bulacağına inancımız tamdır. İnsan zihninin labirentlerine hoş geldiniz.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol