Vivek Ramaswamy, pek çok başarılı girişimde bulunmuş, Woke Inc kitabı ile anında New York Times Çoksatan listelerine giren, günümüzün en etkili genç ekonomi, iş dünyası ve politika yazarlarından biridir. Ailesi Hint asıllı, kendisi ise birinci nesil bir Amerikalıdır ve teknolojinin ilaç geliştirmekte kullanılmasına odaklanan yeni bir biyofarmasötik şirketi olan Roivant Sciences’ın kurucusu ve yöneticisidir.

Ohio’lu Ramaswamy, 2007’de Harvard’dan biyoloji alanında üstün başarı derecesiyle mezun oldu ve kariyerine önde gelen bir serbest yatırım fonunda yatırımcı olarak başladı. Ramaswamy, burslu okuduğu Yale’den hukuk diplomasını alırken bir yatırımcı olarak çalışmaya devam etti.Ramaswamy, ilaç geliştirme alanındaki başarıları sebebiyle 2015 yılında Forbes dergisinin kapağında yer aldı.

2020’de ise paydaşlı kapitalizm, ifade özgürlüğü ve woke kültürü konularında önde gelen bir konuşmacı olarak öne çıktı. Wall Street Journal, National Review, Newsweek ve Harvard Business Review’da yayımlanan çok sayıda makale ve köşe yazısı yazdı.

Bay Ramaswamy, Philanthropy Roundtable (Hayırseverler Derneği) ve Foundation for Research on Equal Opportunity (Araştırma ve Eşit Fırsatlar Kurumu) yönetim kurullarında görev yapmaktadır.

Woke'luk Panoraması

Ömer Alkan

Günümüzde Batı’nın en hararetli konularının başında woke’luk gelmektedir. Türkiye gibi daha çok ekonomik sorunlarla boğuşan ve temel insan haklarıyla ilgili yapısal meseleleri bulunan ülkelerde bu başlıklar tali konular olarak görülebilir. Ancak akademinin, iş dünyasının ve medyanın küresel ölçekte ne kadar iç içe geçtiği düşünüldüğünde, bu aşırı aktivizm yüklü politik tavırdan etkilenmeyecek bir ülke olmadığını söylemek abartı olmayacaktır. Düşünce kuruluşları, üniversiteler, büyük medya organları ve küresel şirketler aracılığıyla woke kültürünün hayatımıza etkisini giderek daha belirgin biçimde hissediyoruz.

Peki nedir bu woke’luk? Ya da sıkça anıldığı şekliyle SJW (Social Justice Warrior)? Progresif liberaller, kimlik ideolojileri ve benzeri birçok yeni kavram… Bu terimlerin büyük bölümü oldukça yenidir ve henüz tam anlamıyla şekillenip netlik kazanmadıkları için güncel siyaset içinde sürekli dönüşmektedir. Ancak mesele yalnızca kavramların yeni olması değildir. Günümüz kimlik siyasetinde yeni terimler ve sloganlar üretmek başlı başına arzulanan bir amaçtır. Aktivist mücadelenin doğasında bulunan bu kavram üretimi, bilinçli bir biçimde saldırı aracı olarak kullanılmakta; anlatılar (narrative) hak arayışının dili olmaktan çıkıp karşı tarafa yöneltilmiş bir silaha dönüşmektedir. Aynı zamanda bireyin kendini yeniden tanımlamasının ve yeni bir kimlik üzerinden varlık kazanmasının da önünü açmaktadır.

Dolayısıyla bu kavram bolluğu yalnızca yenilikten kaynaklanmaz. Son kırk–elli yıldır varlığını hissettiren, fakat özellikle son on beş yılda kontrolsüz biçimde genişleyen kimlik ve slogan temelli aktivizmin arkasında bilinçli bir strateji bulunmaktadır: Kimliğini ve sloganını belirle, saldır ve toplumsal alanda güç ve statü kazan. Oyunun yeni kuralı budur.

Bu kavram yığınının başka dillere çevrilmesi ciddi sorunlar yaratmaktadır. Güncel siyasetin hızına yetişmek neredeyse imkânsızdır. Öte yandan bu tartışmalar yüksek düzeyde teorik olduğu için akademik ve entelektüel bir ciddiyetle ele alınmayı hak eder. Buna rağmen kavramlar çoğu zaman İngilizce kalmaktadır; çünkü yerelleşme süreci tamamlanmadan yeni terimler eklenmekte ve anlam alanı sürekli genişletilmektedir. “Uyanık” sözcüğü yerine ısrarla “woke” ifadesinin tercih edilmesinin sebebi de budur. Küresel aktivist kültür, özellikle Batı’da, bu kavram üzerinden tanımlanmakta ve çevrilmeden dolaşıma sokulmaktadır.

Aslında bu kitap woke kültürünü tanımlamak için uzun teorik açıklamalara ihtiyaç duymaz. Özellikle Amerika’da aşırı duyarlılık ve mağduriyet diliyle hareket eden aktivistler gündelik hayatın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Marketlerde süt döken veganlar, fast-food zincirlerinde insanlara kırmızı boya dökerek “katilsiniz” diye bağıran gruplar, sanat eserlerine saldıran çevreci aktivistler… Bu tablonun rahatsız edici olduğu kolayca dile getirilebilir, fakat neden sorunlu olduğunun derinlikli bir analizini yapmak oldukça zordur. Son yıllarda bu akımlar, yazarlar, psikologlar, felsefeciler ve siyasal eleştirmenler tarafından farklı açılardan eleştirilmektedir. Vivek Ramaswamy ise eleştirisini, en güçlü ve en ikiyüzlü alana, yani iş dünyasına yöneltmektedir. Büyük şirketlerin woke kültürüne teslim olurken ortaya çıkardığı ikiyüzlü sömürü düzeni, kitabın temel odağını oluşturmaktadır.

Ramaswamy kendisini “içeriden biri” olarak tanımlar. Önemli bir biyoteknoloji şirketinin kurucusu ve CEO’su olarak, duyarlılık gösterisi yapan şirketlerin PR stratejilerini ifşa etmeyi amaçlar. Kendi ifadesiyle hedefi “sis perdesini kaldırmak”tır. Bununla yetinmeyip, wokenomics adını verdiği yeni ekonomik modelin teorik çerçevesini de kurmaya çalışır. Ona göre woke kapitalizmi, klasik kapitalizmden daha çirkindir; çünkü bu sistemde ideoloji, duygu ve mağduriyet, daha fazla kâr elde etmek için rahatlıkla araçsallaştırılmaktadır.

Bu tür kitapların önemi küçümsenemez. Güncel ve henüz şekillenmekte olan bir konuyu, somut örnekler üzerinden yalın bir dille ele alan Woke A.Ş. gibi çalışmalar, yeni bir eleştirel literatürün oluşmasına katkı sağlamaktadır.

Bu noktada, kitaba başlamadan önce bazı temel tespitlerde bulunmak gerekir. Yazar, woke kültürünün kültürel kodlarını ayrıntılı biçimde çözümlemeye girişmeden, bu yapının politik ekonomideki karşılığını analiz etmektedir. Bu boşluğu doldurmak adına, kavramlar üzerinden ilerleyen genel bir woke panoraması çizmek faydalı olacaktır.

Ramaswamy’ye göre woke olmak, temel olarak ırk, cinsiyet ve cinsel yönelim konularına takıntılı olmaktır; buna çoğu zaman iklim değişikliği de eklenir. Ona göre nesiller boyunca insan hakları savunucuları, insanlara ırk ve cinsiyet farklarını aşmayı öğretmeye çalışmışken, bugün giderek daha fazla insan bu kimliklere sıkı sıkıya tutunmaktadır.

Bu çerçevede kimlik ideolojileri woke kültürünün merkezinde yer alır. Cinsiyet, ırk, cinsel yönelim, din ve sosyal köken gibi büyük ölçüde değiştirilemez unsurlar, bu ideolojilerin temelini oluşturur. Böylece sınıf temelli mücadeleden kimlik temelli mücadeleye geçilmiş olur.

Woke kültürü doğuştancıdır. Bireyi doğumla edindiği kimliklere hapseder ve tüm toplumsal yükü bu kimlikler üzerinden tanımlar. Bu yaklaşım kolaycıdır; hak talebi, yalnızca kadın ya da azınlık olmak üzerinden meşrulaştırılır. Bu nedenle kimlik ideolojileri, insanları aktivizme sevk etmede son derece etkilidir.

Bu doğuştancı yaklaşım, değişim ve bireysel dönüşüm fikrine alan tanımaz. Translık ya da veganlık gibi başlıklar dahi biyolojik temellendirmelerle savunulmak zorunda kalır. Böylece “ben zaten doğuştan böyleydim” söylemi kimliğin garantisi hâline gelir.

Dışarıdan bakıldığında bireyci ve özgün görünen bu yapı, aslında son derece toplumcudur. Kimlikler kolektif tanımlar üzerinden meşruiyet kazanır. “Kadın değilsen anlayamazsın” gibi söylemler, bir yandan öznel deneyimi yüceltirken diğer yandan kolektif dayanışmayı pekiştirir. Bu mantık, giderek artan cinsiyet tanımlarını da açıklar. Kimlik ve karakterin en güçlü ifade aracı olarak cinsiyet öne çıkar; çünkü yeni bir ırk yaratmak mümkün değildir.

Bu yapı, sürekli bölünerek yeni alt kimlikler üretir. Birey olarak varlık ikinci plandadır; asıl önemli olan ait olunan kimlik grubudur. Bu nedenle woke kültürü, bireyci bir çağın içinde, kolektif kimlikler üzerinden var olur.

Neo-Marksist gelenek bu yapının düşünsel arka planını oluşturur. Klasik Marksizm sınıf merkezliyken, yeni sol kültürel alana yönelmiştir. Kimlik ideolojileri, Marksist pratiğin kültürel alandaki devamı gibidir. Aktivizm, çatışma ve dayatma bu geleneğin mirasıdır.

Bu çerçevede akıl ve diyalog geri plana itilir. Hakikat fikri reddedilir, nesnel gerçeklik yerine öznel anlatılar öne çıkar. Bu durum iptal kültürünü doğurur. Akademide, sanatta ve kamusal alanda karşı görüşlerin susturulması, bu zihniyetin doğal sonucudur.

Woke kültürü sorunları sistemik olarak tanımlar. Sistem daima suçludur. Bu yaklaşım sorumluluktan kaçmayı kolaylaştırır ve narsisist bir ilerleme söylemi üretir. Gerçeklikle uyuşmayan anlatılar, “gerçeklik özneldir” denilerek savunulur.

Bu yapı popülizmi besler. Mağduriyet, güç kazanmanın aracı hâline gelir. Sayıca çok olmak ya da azınlık olup görünürlük sağlamak, politik kazancın temel ölçütü olur.

Tüm bu tartışmaların merkezinde eşitlik kavramı yer alır. Eşitlik kutsallaştırılırken liyakat geri plana itilir. Oysa fırsatta eşitlik ile sonuçta eşitlik arasındaki fark göz ardı edildiğinde, pozitif ayrımcılık popülist ve verimsiz uygulamalara dönüşür. Sonuçta mağdur olmak kazançlı hâle gelir.

Bu zeminde narsisizm de önemli bir rol oynar. Sorumluluktan kaçan, sürekli suçlayıcı, benmerkezci tutumlar, woke kültürünün psikolojik arka planını oluşturur. Sürekli uzayan bir ergenlik hâli, bu politik tavrı besler.

Kitap boyunca Amerika merkezli bir dil kullanılsa da, anlatılanlar küresel ölçekte geçerlidir. Global şirketlerin etkisine açık olan tüm ülkeler bu tartışmanın muhatabıdır.

Amerikan siyasetindeki liberal–muhafazakâr ayrımı, Avrupa’dakinden farklıdır. Bu bağlamda Ramaswamy’i doğrudan muhafazakâr olarak tanımlamak doğru değildir; o daha çok liberteryen bir çizgiye yakındır. Ulusal kimlik vurgusu ise onu Cumhuriyetçi çizgiye yaklaştırır.

Sonuç olarak yazar, büyük kurtarıcı anlatıların bir aldatmaca olduğunu savunur ve bireysel sorumluluğu merkeze alır. Jordan Peterson’ın ifadesiyle, önce kendi odanı temizlemek gerekir.

Bu eser, editör ve çevirmenlerin titiz çalışmasıyla okura sunulmuştur. Amacı, entelektüel alanda nitelikli düşünce üretimine katkı sağlamak ve çalışmanın, emeğin ve fayda üretmenin değerini hatırlatmaktır.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol