26. Amerika Birleşik Devletleri başkanı olan Theodore Roosevelt (1858-1919), tıpkı akrabası olan bir başka Amerikan başkanı Franklin Roosevelt gibi gerek Amerikan siyasetinde gerekse de dünya siyasetinde önemli bir iz bırakmıştır. En önemli katkıları ise hızla serpilip gürbüz bir ülkeye dönüşen Amerika’nın sosyal ve ekonomik reformları gerçekleştirmesi yönündedir. Özellikle, işçi hakları, tröst karşıtı yasalar ve doğal kaynakların korunması konularına eğilmiştir. Enerjik kişiliği ve reformist yaklaşımıyla tanınan Roosevelt, hem Amerika’nın deniz gücünün geliştirilmesini hem de bugün bile dünya ticaretinde önemli pay sahibi olan Panama Kanalı’nın inşasını desteklemiştir. Cumhuriyetçi Parti’den başkan seçildiği 1901 yılında henüz 42 yaşında olan Roosevelt, bu yönüyle en genç Amerikan başkanı unvanını taşımaktadır. İkinci kez başkan seçildiği Cumhuriyetçi Parti’den ayrılarak İlerici Parti’yi kurması, Cumhuriyetçi Parti’nin oylarını bölmesi nedeniyle Amerikan tarihinde özel bir yeri olan Woodrow Wilson’ın önünü açmıştır. Görev süresi boyunca çeşitli başkaldırılar ve ülke içinde ciddi zorluklarla karşı karşıya kalan Roosevelt, uluslararası sorunlara kayıtsız kalmamış ve bu girişimlerinin sonucu olarak 1906 yılında Nobel Barış ödülü almıştır. Başkan olmadığı dönemlerde de hem iç hem de dış politikada etkinliğini ve çalışmalarını sürdüren
Roosevelt, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden kısa bir süre sonra, 60 yaşında New York’ta gözlerini yummuştur.

Yeni Ulusçuluk ve Yeni Özgürlük: Yeni Düzen'e Giden Yol

New Nationalism ve New Freedom, 20. yüzyılın başlarında Amerikan siyasetinde öne çıkan iki önemli politik felsefeyi temsil eder. Bu iki yaklaşım, dönemin iki önemli siyasi figürü tarafından savunulmuştur: New Nationalism (Yeni Ulusçuluk) Theodore Roosevelt tarafından, New Freedom (Yeni Özgürlük) ise Woodrow Wilson tarafından ortaya atılmıştır. Modern Amerikan Siyaseti’nin temel düşünceleri olan bu siyasi fikirler, geleceğin ABD siyasetine yön vermiştir ve Franklin Roosevelt’in “New Deal” tutumu çerçevesinde entegre bir formüle kavuştuğunu da düşünürsek, ABD’nin temel siyaset tartışmaları hep bu ana teorik eksenlerden beslenmiştir diyebiliriz. Diğer yandan, ikili politik tutumun partileri olan Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ayrılığı, günümüzdeki ana formuna bu şekilde kavuşmuştur demek de mümkün.

Öncelikle bu iki önemli figürün yaşam öykülerine kısaca bakmakta fayda var. Kişilikleri ve tarih içindeki konumları, siyasi düşüncelerini ve programlarını önemli ölçüde belirlediği bariz olan bu iki siyasi lider, ABD’nin süper güç olmadan önceki “güçlü devlet” sürecini inşa ederken kişilikleriyle de var oldular.

GİRİŞ
Theodore Roosevelt: Amerikan Siyasetinin Dönüştürücü Figürü

Theodore Roosevelt, 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi ve sosyal manzarasını şekillendiren en etkili figürlerden biri olarak tarihe geçmiştir. 1858’de New York’ta varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Roosevelt, çocukluğunda sağlık sorunlarıyla mücadele etmiş, ancak bu zorlukları aşma azmi, ileriki yıllarda onun karakterinin belirleyici bir özelliği haline gelmiştir.

Roosevelt’in siyasi kariyeri, New York Eyalet Meclisi’nde başladı ve hızla yükseldi. 1897’de ABD Donanma Bakan Yardımcılığı görevine atandı ve İspanya-Amerika Savaşı sırasında “Rough Riders” adlı gönüllü süvari birliğini kurarak savaş kahramanı olarak ün kazandı. Bu ünü, onu New York valiliğine ve ardından 1900 yılında ABD Başkan Yardımcılığına taşıdı.

1901’de Başkan William McKinley’nin suikasta uğraması sonucu, Roosevelt 42 yaşında ABD’nin en genç başkanı olarak göreve geldi. Başkanlığı döneminde, iç ve dış politikada cesur adımlar attı. “Square Deal” (Adil Anlaşma) politikasıyla iş dünyası ve işçiler arasında denge kurmaya çalıştı. Büyük şirketlere karşı antitröst yasalarını uyguladı ve “tröst avcısı” olarak anıldı. Northern Securities Company davasıyla büyük şirket birleşmelerine karşı mücadele etti.

Roosevelt’in en büyük miraslarından biri de doğa koruma alanındaki çalışmalarıydı. Tutkulu bir doğa sever olan Roosevelt, milli parklar sistemini genişletti ve gelecek nesiller için doğal kaynakların korunması gerektiğini savundu. Bu çabaları, modern çevre hareketinin öncüsü olarak kabul edilmesini sağladı.

Dış politikada “Büyük Sopa Diplomasisi”ni benimsedi. Panama Kanalı’nın inşası için diplomatik manevralar yaptı ve projenin tamamlanmasını sağladı. 1906’da Rus-Japon Savaşı’nın sona erdirilmesindeki arabuluculuk rolüyle Nobel Barış Ödülü’nü kazanan ilk Amerikalı oldu.

1909’da başkanlığı bıraktıktan sonra bile siyasette aktif kalmaya devam etti. 1912’de Progresif Parti’yi kurarak başkanlığa yeniden aday oldu, ancak seçimi kaybetti. Buna rağmen, fikirleri ve politikaları Amerikan siyasetini derinden etkilemeye devam etti.

Theodore Roosevelt, enerjisi, reformcu ruhu ve güçlü kişiliğiyle tanınan bir liderdi. “Nazik konuş ve büyük bir sopa taşı“ sözüyle özetlenen dış politika anlayışı, “Square Deal“ ile simgeleşen iç politika yaklaşımı ve doğa koruma konusundaki öncü çalışmaları, onun mirasının temel taşları oldu. Roosevelt, modern başkanlık kurumunun şekillenmesinde, Amerikan dış politikasının yönlendirilmesinde ve ülkenin sosyal ve ekonomik reformlarında belirleyici bir rol oynadı.

Bugün, Mount Rushmore’daki dört başkandan biri olarak yontulmuş yüzü, Theodore Roosevelt’in Amerikan tarihindeki kalıcı yerini sembolize etmektedir. Onun liderliği ve vizyonu, 20. yüzyıl Amerika’sının şekillenmesinde kritik bir rol oynamış ve etkileri günümüze kadar ulaşmıştır.

Woodrow Wilson: İdealizm ve Pragmatizm Arasında Bir Başkan

Woodrow Wilson, 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri’ni şekillendiren en etkili figürlerden biri olarak tarihte yerini almıştır. 1856’da Virginia’da doğan Wilson, entelektüel bir ailenin çocuğu olarak yetişti ve bu ortam, onun ilerideki akademik ve siyasi kariyerini derinden etkiledi.

Wilson’ın siyasete girişi, çoğu Amerikan başkanından farklı bir yol izledi. Önce akademik bir kariyer seçti ve siyaset bilimi alanında saygın bir akademisyen oldu. Princeton Üniversitesi’nde profesörlük ve rektörlük yapan Wilson, bu dönemde Amerikan hükümeti ve siyaseti üzerine önemli eserler yazdı. Bu akademik geçmişi, onun siyasete ve yönetime yaklaşımını şekillendirdi ve “bilimsel yönetim” anlayışını benimsemesine yol açtı.

1910’da New Jersey valisi seçilen Wilson, iki yıl sonra Demokrat Parti’nin başkan adayı oldu ve 1912 seçimlerini kazandı. Başkanlığı döneminde iç politikada “New Freedom” (Yeni Özgürlük) programını uygulamaya koydu. Bu program, büyük şirketlerin gücünü sınırlamayı, rekabeti artırmayı ve ekonomik fırsat eşitliğini sağlamayı amaçlıyordu. Federal Rezerv Sistemi’nin kurulması, Clayton Antitröst Yasası’nın çıkarılması ve gelir vergisi uygulamasının başlatılması gibi önemli ekonomik reformlar bu dönemde gerçekleşti.

Wilson’ın başkanlığının ilk yılları, iç politika reformlarıyla geçse de I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi onun odağını dış politikaya kaydırdı. Başlangıçta tarafsızlık politikası izleyen Wilson, 1917’de ABD’nin savaşa girmesine karar verdi. Savaşın sonlarına doğru, Wilson İlkeleri olarak anılan ünlü “On Dört Nokta” planını açıkladı. Bu plan, savaş sonrası dünya düzeninin nasıl olması gerektiğine dair Wilson’ın vizyonunu yansıtıyordu ve Milletler Cemiyeti’nin kurulması fikrini içeriyordu.

Savaşın ardından Wilson, Paris Barış Konferansı’na katıldı ve Versailles Antlaşması’nın şekillenmesinde önemli rol oynadı. Milletler Cemiyeti’nin kurulmasındaki ısrarcı tutumu, onun uluslararası barışı koruma vizyonunun somut bir ifadesi oldu. Ancak kendi ülkesinde Cumhuriyetçilerin muhalefeti nedeniyle ABD, Milletler Cemiyeti’ne katılmadı. Bu, Wilson için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Wilson’ın başkanlığı, iç politikada ilerici reformlar ve dış politikada idealist bir yaklaşımla karakterize edildi. Fakat onun başkanlığının aynı zamanda tartışmalı yönleri de vardı. Irk ilişkileri konusundaki tutucu yaklaşımı ve I. Dünya Savaşı sırasında sivil özgürlükleri kısıtlayan politikaları eleştirilere neden oldu.

1919’da yaşadığı felç, Wilson’ın başkanlığının son dönemini etkiledi ve 1921’de görevi bıraktı. 1924’te hayatını kaybeden Wilson, karmaşık bir miras bıraktı. Bir yandan ilerici iç politika reformları ve uluslararası barış için çabaları takdir edilirken, diğer yandan ırkçı politikaları ve savaş zamanı uygulamaları eleştirildi.

Woodrow Wilson’ın mirası, günümüzde hâlâ tartışılmaya ve yeniden değerlendirilmeye devam etmektedir. Onun uluslararası ilişkilere yaklaşımı, özellikle Milletler Cemiyeti fikri, Birleşmiş Milletler’in kurulmasına giden yolda önemli bir adım olarak görülür. İç politikadaki reformları ise modern Amerikan liberal geleneğinin temellerini atmıştır.

Sonuç olarak, Woodrow Wilson, idealizm ve pragmatizm arasında gidip gelen, hem övgü hem de eleştiri alan karmaşık bir figür olarak Amerikan tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Onun başkanlığı, Amerika’nın 20. yüzyılda küresel bir güç olarak yükselişinin ve modern liberal demokrasinin şekillenmesinin kritik bir dönemini temsil etmektedir.

FELSEFELERİN KARŞILAŞTIRILMASI
Yeni Ulusçuluk ve Yeni Özgürlük felsefelerinin genel ilkeler üzerinden matematiksel karşılaştırmasını yapmak, tabloyu daha rahat kavrayabilme olanağı sunacaktır. Bu doğrultuda şöyle bir kıyas yapmak mümkündür:

New Nationalism (Yeni Ulusçuluk):
Theodore Roosevelt tarafından 1910 yılında ortaya atılan bu felsefe, güçlü bir federal hükümet ve aktif bir yürütme organı fikrini savunur. Yeni Ulusçuluk’un temel özellikleri şunlardır:

Güçlü Federal Hükümet: Roosevelt, ulusal sorunların çözümü için güçlü bir merkezi hükümetin gerekliliğine inanıyordu.

Büyük İşletmelerin Düzenlenmesi: Tröstlerin ve büyük şirketlerin sıkı bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini savunuyordu.

Sosyal Refah Programları: İşçi hakları, asgari ücret, işsizlik sigortası gibi sosyal refah programlarının uygulanmasını destekliyordu.

Doğal Kaynakların Korunması: Çevre koruma ve doğal kaynakların akılcı kullanımı konularında federal hükümetin aktif rol alması gerektiğini savunuyordu.

Güçlü Ordu: Uluslararası arenada güçlü bir Amerika için güçlü bir orduyu savunuyordu.

New Freedom (Yeni Özgürlük):
Woodrow Wilson tarafından 1912 başkanlık kampanyası sırasında ortaya atılan bu felsefe, daha sınırlı bir federal hükümet ve serbest piyasa ekonomisi fikrini savunur. New Freedom’ın temel özellikleri şunlardır:

Sınırlı Federal Hükümet: Wilson, federal hükümetin gücünün sınırlandırılması gerektiğine inanıyordu.

Tröst Karşıtlığı: Büyük şirketlerin parçalanması ve rekabetin teşvik edilmesi gerektiğini savunuyordu.

Tarife Reformu: Korumacı tarifelerin düşürülmesi ve serbest ticaretin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Bankacılık Reformu: Federal Reserve Sistemi’nin kurulmasını destekledi, bu sayede merkezi bir bankacılık sistemi oluşturuldu.

Bireysel Özgürlükler: Bireylerin ekonomik özgürlüklerinin korunması gerektiğini savunuyordu.

Karşılaştırma Noktaları:

Hükümetin Rolü: Yeni Ulusçuluk güçlü bir federal hükümeti savunurken, Yeni Özgürlük daha sınırlı bir federal hükümet anlayışını benimsiyordu.

Ekonomik Düzenleme: Yeni Ulusçuluk büyük işletmelerin sıkı bir şekilde düzenlenmesini savunurken, Yeni Özgürlük bu işletmelerin parçalanmasını ve rekabetin artırılmasını öneriyordu.

Sosyal Programlar: Yeni Ulusçuluk kapsamlı sosyal refah programlarını desteklerken, New Freedom daha çok bireysel özgürlüklere ve fırsat eşitliğine odaklanıyordu.

Dış Politika: Yeni Ulusçuluk daha müdahaleci bir dış politikayı savunurken, Yeni Özgürlük daha çok iç meselelere odaklanıyordu.

Kısacası, her iki yaklaşım da Amerikan siyasetinde önemli izler bırakmış ve ilerleyen yıllarda uygulanacak politikalara temel oluşturmuştur. Yeni Ulusçuluk’un bazı fikirleri daha sonra Franklin D. Roosevelt’in New Deal programında hayat bulurken, Yeni Özgürlük’ün fikirleri ise modern liberal ekonomi politikalarına temel oluşturmuştur.

ANTİ-TRÖST DÖNEM
John D. Rockefeller ve diğer tröstlerin pozisyonunu, ayrıca Theodore Roosevelt ve Woodrow Wilson’ın onlara karşı tutumlarını detaylıca açıklamak oldukça önemli; zira, dönemin siyasetini ve ekonomisini etkileyecek kadar güçlü olan bu Tröstler, önceki zayıf devlet döneminin kodlarıyla hareket eden ABD’nin içinde devletten daha güçlü idiler.

Bu noktada, Northern Securities Company örneği, anti-tröst tutumunu yansıtan ilk önemli karşı duruşu temsil ettiği için önemlidir. Northern Securities Company, 20. yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri’nde önemli bir antitröst davasına konu olan bir şirkettir. Bu şirket ve ilgili dava hakkında kısa bir açıklama yapmak değerli olacaktır. Northern Securities Company, 1901 yılında J.P. Morgan ve James J. Hill tarafından kuruldu. Bu şirket, aslında bir holding şirketiydi ve amacı, Kuzey Pasifik Demiryolu, Great Northern Demiryolu ve Chicago, Burlington and Quincy Demiryolu gibi büyük demiryolu şirketlerini tek bir çatı altında birleştirmekti.

Bu birleşme, dönemin ABD Başkanı Theodore Roosevelt’in dikkatini çekti. Roosevelt, bu tür büyük şirket birleşmelerinin rekabeti azalttığını ve tekelleşmeye yol açtığını düşünüyordu. Bu nedenle, 1902 yılında hükümet, Northern Securities Company’ye karşı Sherman Antitröst Yasası kapsamında dava açtı. 1904 yılında, ABD Yüksek Mahkemesi, Northern Securities Company v. United States davasında hükümet lehine karar verdi. Mahkeme, şirketin Sherman Antitröst Yasası’nı ihlal ettiğine ve dağıtılması gerektiğine hükmetti.

Bu dava, birkaç açıdan önemlidir:

Theodore Roosevelt’in “tröst avcısı” olarak anılmasına katkıda bulundu.

Federal hükümetin büyük şirketleri düzenleme ve denetleme gücünü pekiştirdi.

Antitröst yasalarının uygulanmasında bir dönüm noktası oldu.

İş dünyası ve hükümet ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcını işaret etti.

Bu dava, Amerikan iş dünyası ve hukuk tarihinde önemli bir yere sahiptir ve modern antitröst uygulamalarının temelini oluşturmuştur. Bu dava sonrasında anti-tröst dönemi “resmi” olarak açılmıştır diyebiliriz. Genel olarak tröstlerin konumunu ve Roosevelt/Wilson ikilisinin tutumlarını ise şu şekilde inceleyebiliriz:

Tröstlerin Pozisyonu ve Tutumları:

Ekonomik Güç: 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, Rockefeller’ın Standard Oil gibi tröstler muazzam bir ekonomik güç elde etmişlerdi. Bu şirketler, endüstrilerinde neredeyse tekel konumuna gelmişlerdi.

Dikey ve Yatay Entegrasyon: Tröstler, hem dikey (üretimden dağıtıma kadar tüm aşamaları kontrol etme) hem de yatay (rakip şirketleri satın alma veya birleşme) entegrasyonla büyüdüler.

Verimlilik Argümanı: Tröstler, büyük ölçekli operasyonların ekonomik verimliliği artırdığını ve bu sayede tüketicilere daha düşük fiyatlar sunabildiğini iddia ediyorlardı.

Siyasi Etki: Ekonomik güçlerini kullanarak siyasi karar alma süreçlerini etkilemeye çalışıyorlardı. Lobi faaliyetleri ve kampanya bağışları yoluyla politikacıları etkiliyorlardı.

Sosyal Darwinizm: Birçok tröst lideri, başarılarını “en uygun olanın hayatta kalması” ilkesiyle açıklıyor ve devlet müdahalesine karşı çıkıyordu.

Theodore Roosevelt’in Tröstlere Karşı Tutumu:

“Trust Buster” (Tröst Avcısı) İmajı: Roosevelt, büyük şirketlerin gücünü kırmak için aktif bir politika izledi ve bu nedenle “Trust Buster” olarak anıldı.

“İyi” ve “Kötü” Tröstler Ayrımı: Roosevelt, tüm tröstlerin aynı olmadığını, bazılarının ekonomiye faydalı olabileceğini düşünüyordu. “İyi” tröstlerin düzenlenmesi, “kötü” tröstlerin ise dağıtılması gerektiğini savunuyordu.

Sherman Antitrust Yasası’nın Uygulanması: Bu yasayı aktif bir şekilde kullanarak Northern Securities Company gibi büyük tröstlere karşı davalar açtı.

Federal Düzenleme: Tröstlerin tamamen ortadan kaldırılması yerine federal hükümet tarafından sıkı bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini savunuyordu.

Halkla İlişkiler: “Square Deal” (Adil Anlaşma) politikasıyla büyük şirketler, işçiler ve tüketiciler arasında bir denge kurmaya çalıştı.

Woodrow Wilson’ın Tröstlere Karşı Tutumu:

“New Freedom” Politikası: Wilson, tröstlerin ekonomik özgürlüğü ve rekabeti engellediğini düşünüyordu. Bu nedenle, tröstlerin parçalanması gerektiğini savunuyordu.

Rekabeti Teşvik: Wilson, küçük işletmelerin ve girişimciliğin desteklenmesi gerektiğini savunuyordu. Büyük şirketlerin hakimiyetinin sona ermesiyle rekabetin artacağına inanıyordu.

Clayton Antitrust Act (1914): Bu yasa ile Sherman Antitrust Yasası güçlendirildi ve tröstlere karşı daha etkili yasal araçlar sağlandı.

Federal Trade Commission (FTC): Wilson döneminde kurulan FTC, haksız rekabet uygulamalarını araştırmak ve engellemek için yetkilendirildi.

Tarife Reformu: Korumacı tarifelerin düşürülmesiyle yabancı rekabetin artırılmasını ve böylece yerli tröstlerin gücünün azaltılmasını amaçladı.

Roosevelt ve Wilson’ın Yaklaşımlarının Karşılaştırılması:

Düzenleme vs. Parçalama: Roosevelt tröstlerin düzenlenmesini savunurken, Wilson onların parçalanmasını tercih ediyordu.

Federal Hükümetin Rolü: Roosevelt daha aktif bir federal hükümet rolünü savunurken, Wilson daha sınırlı bir hükümet müdahalesini öngörüyordu.

Ekonomik Vizyon: Roosevelt büyük şirketlerin bazı avantajlarını kabul ederken, Wilson daha çok küçük işletmelere ve rekabete odaklanıyordu.

Uygulama Yöntemleri: Roosevelt daha çok yürütme gücünü kullanırken, Wilson yasal reformlara ağırlık verdi.

Sonuç olarak, hem Roosevelt hem de Wilson, tröstlerin aşırı güçlenmesine karşı mücadele ettiler, ancak bunu farklı yaklaşımlarla yaptılar. Bu politikalar, Amerikan ekonomisinin şekillenmesinde ve modern antitröst yasalarının gelişiminde önemli rol oynadı. Tröstlere karşı mücadele, günümüzde de devam eden bir tartışma konusu olarak varlığını sürdürmektedir.

NEW DEAL (YENİ DÜZEN)
New Deal (Yeni Düzen), 1930’ların başında ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt tarafından Büyük Buhran’a yanıt olarak uygulanan kapsamlı bir ekonomik ve sosyal reform programıdır. Yeni Düzen, hem Yeni Ulusçuluk hem de Yeni Özgürlük’ten unsurlar içermekle birlikte kendi özgün yaklaşımını da ortaya koymuştur.

“New Deal” terimi, Franklin D. Roosevelt’in siyasi programı ve ekonomik reformları için resmi olarak ilk kez 1932 yılında kullanıldı. Bu terimin ortaya çıkışı ve yaygınlaşması şu şekilde gerçekleşti:

İlk Kullanım: Roosevelt, 2 Temmuz 1932’de Demokrat Parti’nin başkan adaylığını kabul ederken yaptığı konuşmada “new deal” ifadesini kullandı. Bu konuşmada şöyle dedi: “I pledge you, I pledge myself, to a new deal for the American people.” (Amerikan halkına yeni bir anlaşma için söz veriyorum, kendimi adıyorum.)

Kampanya Sloganı: Bu konuşmadan sonra “New Deal” terimi hızla 1932 başkanlık seçim kampanyasının ana sloganı haline geldi.

Programın İsmi: Roosevelt başkan seçildikten sonra, 1933’ten itibaren uygulamaya koyduğu geniş çaplı ekonomik ve sosyal reform programlarının tümü “New Deal” olarak anılmaya başlandı.

Yaygınlaşması: 1933-1939 yılları arasında uygulanan politikalar ve programlar, tarihçiler ve siyaset bilimciler tarafından “New Deal” başlığı altında incelenmeye başlandı.

Önemli bir not olarak, “New Deal” terimi başlangıçta çok spesifik bir program veya ideoloji setini tanımlamıyordu. Daha çok, Büyük Buhran’ın etkilerini hafifletmek ve ekonomiyi canlandırmak için tasarlanan çeşitli politika ve programların genel bir adı haline geldi. Zaman içinde, bu terim Roosevelt’in tüm başkanlık dönemini ve onun hem sosyal hem de ekonomik reform vizyonunu kapsayan daha geniş bir anlam kazandı. Franklin D. Roosevelt’in Theodore Roosevelt’in “New Nationalism” veya Woodrow Wilson’ın “New Liberalism” kitaplarına benzer şekilde kendi siyasi ideolojisini özel olarak sunduğu tek bir kitabı yoktur. Ancak Franklin D. Roosevelt’in siyasi felsefesini ve programını yansıtan önemli kaynaklar vardır. “Looking Forward” (1933), Franklin D. Roosevelt’in başkanlık seçimlerinden kısa bir süre önce yayınlanan bir kitaptır. Bu kitapta, ekonomik kriz ve çözüm önerileri hakkındaki düşüncelerini paylaşmıştır. Diğer yandan, “On Our Way” (1934) kitabı, Roosevelt’in ilk başkanlık yılında uyguladığı New Deal politikalarını açıklar ve savunur.

New Deal’ın 3 R Politikaları: Büyük Buhran’dan Çıkış Stratejisi

1929’da başlayan Büyük Buhran, Amerika Birleşik Devletleri’ni derin bir ekonomik ve sosyal krize sürükledi. Bu krizden çıkış yolu arayan ülke, 1932 seçimlerinde Franklin D. Roosevelt’i Başkan seçti. Roosevelt’in “New Deal” (Yeni Düzen) adını verdiği geniş kapsamlı program, Amerikan tarihinin en önemli ekonomik ve sosyal reform hamlelerinden biri oldu. Bu programın temelini oluşturan 3 R politikaları – Relief (Yardım), Recovery (İyileşme) ve Reform – ülkenin krizden çıkış stratejisini şekillendirdi.

Relief (Yardım): Acil İhtiyaçlara Cevap
New Deal’ın ilk ve en acil hedefi, krizden en çok etkilenen kesimlere hızlı yardım sağlamaktı. Bu amaçla oluşturulan Federal Acil Yardım İdaresi (FERA), milyonlarca işsize doğrudan maddi destek sağladı. Genç işsizlere yönelik Sivil Koruma Birliği (CCC) ve daha geniş bir kesime hitap eden Çalışma İlerleme İdaresi (WPA) gibi programlar, insanlara iş imkanı sunarak hem geçim kaynağı sağladı hem de ülkenin altyapısını geliştirdi.

Recovery (İyileşme): Ekonomiyi Canlandırma Çabaları
Yardım programları acil ihtiyaçları karşılarken, Roosevelt yönetimi aynı zamanda ekonomiyi canlandırmaya ve üretimi artırmaya odaklandı. Ulusal Sanayi İyileştirme Yasası (NIRA) ile iş dünyası ve işçiler arasında işbirliği teşvik edildi. Tarım sektörünü desteklemek için kurulan Tarımsal Uyum İdaresi (AAA), çiftçilere destek sağlayarak tarım ürünlerinin fiyatlarını dengelemeye çalıştı. Tennessee Vadisi İdaresi (TVA) gibi bölgesel kalkınma projeleri ise hem istihdam yarattı hem de ülkenin enerji altyapısını güçlendirdi.

Reform: Sistemin Yeniden Yapılandırılması
New Deal’ın belki de en kalıcı etkisi, Amerikan ekonomik ve sosyal sisteminde yaptığı köklü reformlar oldu. Bu reformlar, gelecekte benzer krizlerin yaşanmasını önlemeyi ve daha adil bir toplum yapısı oluşturmayı hedefliyordu. Sosyal Güvenlik Yasası ile emeklilik ve işsizlik sigortası sistemi kuruldu. Wagner Yasası, işçilerin sendikalaşma ve toplu pazarlık haklarını güvence altına aldı. Finansal piyasaları düzenlemek için Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) kuruldu. Glass-Steagall Yasası ise ticari ve yatırım bankacılığını ayırarak finansal sistemi daha istikrarlı hale getirmeyi amaçladı.

Yeni Düzen’in Mirası
Yeni Düzen’in 3 R politikaları, sadece Büyük Buhran’den çıkış stratejisi olmakla kalmadı, aynı zamanda modern Amerikan devlet yapısının temellerini de attı. Federal hükümetin ekonomi ve sosyal refah üzerindeki rolü genişledi, işçi hakları güçlendi ve sosyal güvenlik sistemi kuruldu. Bu politikalar, eleştirilere ve tartışmalara rağmen, Amerikan siyasi ve ekonomik hayatında derin izler bıraktı ve sonraki nesilleri etkilemeye devam etti.

Yeni Düzen, Amerika’nın en zorlu dönemlerinden birinde uygulamaya konulan cesur bir deneydi. 3 R politikaları çerçevesinde şekillenen bu program, ülkenin ekonomik toparlanmasına katkıda bulunurken, aynı zamanda Amerikan toplumunun sosyal dokusunu da yeniden şekillendirdi. Bugün hâlâ tartışılan ve incelenen Yeni Düzen, kriz dönemlerinde devletin rolü ve ekonomik müdahale politikaları konusundaki tartışmalara ışık tutmaya devam etmektedir.

SON KARŞILAŞTIRMA
Yeni Düzen’i, Yeni Ulusçuluk ve Yeni Özgürlük bağlamında inceleyerek bir devamlılık içinde açıklamak gerekirse;

Yeni Düzen’in Temelleri ve Öncülleriyle İlişkisi:

Yeni Ulusçuluk ile Benzerlikler:

Güçlü Federal Hükümet: Yeni Düzen, Theodore Roosevelt’in savunduğu güçlü federal hükümet fikrini benimsedi ve genişletti.

Sosyal Refah Programları: Yeni Ulusçuluk’un önerdiği işsizlik sigortası, asgari ücret gibi programlar, Yeni Düzen döneminde hayata geçirildi.

Doğal Kaynakların Korunması: Yeni Düzen, Civilian Conservation Corps gibi programlarla çevre koruma çalışmalarını destekledi.

Yeni Özgürlük ile Benzerlikler:

Bankacılık Reformu: Wilson’ın başlattığı bankacılık reformları, Yeni Düzen döneminde Glass-Steagall Yasası ile daha da genişletildi.

Tröst Karşıtlığı: Yeni Düzen, büyük şirketlerin gücünü sınırlandırmaya yönelik politikalar izledi.

Yeni Düzen’in Özgün Yaklaşımı:

Keynesyen Ekonomi Politikaları: Yeni Düzen, John Maynard Keynes’in fikirlerinden etkilenerek ekonomik durgunluk dönemlerinde devlet harcamalarının artırılması gerektiğini savundu.

Geniş Kapsamlı Kamu İşleri Projeleri: Works Progress Administration (WPA) gibi programlarla milyonlarca işsize iş sağlandı.

Sosyal Güvenlik Sistemi: 1935’te Sosyal Güvenlik Yasası ile emeklilik ve işsizlik sigortası sistemi kuruldu.

İşçi Hakları: National Labor Relations Act (Wagner Act) ile işçilerin sendikalaşma hakları güvence altına alındı.

Tarım Reformu: Agricultural Adjustment Act ile çiftçilere destek sağlandı.

Finansal Düzenlemeler: Securities and Exchange Commission (SEC) kurularak menkul kıymetler piyasası düzenlendi.

Yeni Düzen’in Etkileri ve Mirası:

Genişleyen Federal Hükümet: Yeni Düzen, federal hükümetin rolü ve yetkilerinin önemli ölçüde genişlemesi.

Sosyal Devlet Anlayışı: ABD’de modern sosyal devlet anlayışının temellerinin atılması.

Ekonomide Devlet Müdahalesi: Serbest piyasa ekonomisine devlet müdahalesinin meşrulaştırılması.

İşçi Hakları ve Sendikalaşma: İşçi hareketinin güçlenmesi ve sendikaların yaygınlaşması.

Altyapı Yatırımları: Büyük ölçekli kamu projeleri ile ülke altyapısının geliştirilmesi.

Yeni Düzen’in Yeni Ulusçuluk ve Yeni Özgürlük ile Karşılaştırılması:

Hükümetin Rolü: Yeni Düzen, Yeni Ulusçuluk’un güçlü federal hükümet anlayışını benimsedi ve genişletti.

Ekonomik Düzenleme: Yeni Özgürlük’ün tröst karşıtı yaklaşımını benimsemekle birlikte, Yeni Ulusçuluk’un düzenleme anlayışını da uyguladı.

Sosyal Programlar: Yeni Ulusçuluk’un önerdiği kapsamlı sosyal programları hayata geçirdi ve genişletti.

Bireysel Özgürlükler: Yeni Özgürlük’ün bireysel özgürlüklere vurgusu, Yeni Düzen’de ekonomik güvence ve fırsat eşitliği anlayışıyla dengelendi.

Sonuç olarak, Yeni Düzen, hem Yeni Ulusçuluk hem de Yeni Özgürlük’ten unsurlar içeren, ancak kendi özgün yaklaşımını da ortaya koyan kapsamlı bir reform programı olarak Amerikan siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu program, modern Amerikan sosyal devlet anlayışının temellerini atmış ve ilerleyen yıllarda ABD’nin ekonomik ve sosyal politikalarını derinden etkilemiştir.

CUMHURİYETÇİ PARTİ & DEMOKRAT PARTİ
Theodore Roosevelt, Woodrow Wilson ve son olarak Franklin D. Roosevelt’in siyasi tarih içindeki pozisyonlarını daha iyi anlamak için iki önemli siyasi partinin tarihsel dönüşümlerini analiz etmek yararlı olacaktır.

Cumhuriyetçi Parti’nin Dönüşümü

Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi tarihinde derin izler bırakan Cumhuriyetçi Parti, kuruluşundan bu yana çarpıcı bir evrim geçirdi. 1854 yılında, kölelik karşıtı bir platform üzerine kurulan parti, zaman içinde Amerika’nın değişen sosyal, ekonomik ve politik manzarasına paralel olarak dönüşüm yaşadı.

Partinin ilk yılları, “özgür toprak, özgür işgücü, özgür insanlar” sloganıyla özetlenebilecek bir vizyonla şekillendi. Parti, köleliğin yayılmasına karşı çıkan, yerli sanayiyi korumak için yüksek gümrük tarifelerini savunan ve federal hükümetin altyapı projelerine yatırım yapmasını destekleyen bir politika izledi. Abraham Lincoln’ün başkanlığı ve sonrasındaki Yeniden Yapılanma dönemi, bu ilkeleri pekiştirdi ve Cumhuriyetçileri uzun süre iktidarda tuttu.

yüzyılın başlarında, partinin tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Theodore Roosevelt’in liderliğindeki ilerici hareket, partinin geleneksel ilkelerini yeni koşullara uyarladı. Roosevelt’in 1910’da ortaya attığı “Yeni Ulusçuluk” (New Nationalism) yaklaşımı, Cumhuriyetçi Parti’nin evriminde kritik bir dönüm noktası oldu. Bu yaklaşım, güçlü bir federal hükümet fikrini savunuyor, ekonomik ve sosyal sorunları çözmek için devletin rolünün genişletilmesi gerektiğini öne sürüyordu.

Roosevelt’in vizyonu, büyük şirketlerin gücünün sınırlandırılmasını, adil rekabetin sağlanmasını ve işçi hakları, gıda güvenliği, doğal kaynakların korunması gibi konularda federal düzenlemelerin yapılmasını içeriyordu. Ayrıca farklı sınıf ve grupların çıkarlarının uzlaştırılması ve ulusal birliğin güçlendirilmesi de bu yaklaşımın temel unsurlarıydı. Roosevelt’in başkanlığı döneminde çevre koruma politikaları önem kazandı ve “Büyük Sopa Politikası” ile ABD’nin küresel etkisinin artırılması hedeflendi.

Ancak 1920’lerden itibaren parti, daha muhafazakar bir çizgiye kaymaya başladı. İş dünyası yanlısı politikalar, devlet müdahalesinin azaltılması ve serbest piyasa ekonomisinin desteklenmesi ön plana çıktı. Soğuk Savaş döneminde, güçlü ulusal savunma ve komünizme karşı sert duruş partinin temel politikaları haline geldi. Aile, din ve bireysel sorumluluk gibi geleneksel değerlere yapılan vurgu arttı.

Ronald Reagan’ın başkanlığıyla birlikte 1980’lerde başlayan dönem, partinin ideolojisinde yeni bir dönüşümü beraberinde getirdi. “Modern muhafazakarlık” olarak adlandırılan bu yaklaşım, küçük hükümet, serbest piyasa ekonomisi, güçlü ulusal savunma ve sosyal muhafazakarlık ilkelerini benimsedi. Federal hükümetin rolünün sınırlandırılması, vergi indirimleri, deregülasyon ve özelleştirme politikaları bu dönemin öne çıkan özellikleri oldu.

Son yıllarda, özellikle Donald Trump’ın başkanlığı döneminde, Cumhuriyetçi Parti içinde yeni eğilimler ortaya çıktı. Ekonomik milliyetçilik, sıkı göçmen politikaları ve popülist söylemler partinin gündeminde daha fazla yer almaya başladı. Serbest ticaret anlaşmalarına karşı çıkış, korumacı politikalar ve “unutulmuş Amerikalılar” vurgusu, partinin geleneksel serbest piyasa yaklaşımından bir sapma olarak değerlendirildi.

Bugün, Cumhuriyetçi Parti, kuruluş ilkelerinden ve Theodore Roosevelt’in Yeni Ulusçuluk vizyonundan oldukça farklı bir noktada durmaktadır. Bununla birlikte, parti içinde hâlâ farklı görüşler ve fraksiyonlar mevcuttur. Partinin geleceği, bu farklı eğilimlerin nasıl uzlaştırılacağına ve değişen toplumsal koşullara nasıl uyum sağlayacağına bağlı olacaktır. Cumhuriyetçi Parti’nin kuruluşundan günümüze kadar geçirdiği bu evrim, Amerika’nın değişen yüzünü ve karşılaştığı zorlukları yansıtmaktadır. Parti, bir yandan kölelik karşıtlığından doğan köklerine sadık kalmaya çalışırken, diğer yandan modern çağın getirdiği yeni sorunlara çözüm aramaktadır. Bu süreçte, Theodore Roosevelt’in Yeni Ulusçuluk yaklaşımı gibi dönüm noktaları, partinin ideolojik yörüngesini derinden etkilemiş, ancak zamanla bu fikirlerden uzaklaşılarak daha muhafazakar bir çizgiye kayılmıştır.

Sonuç olarak, Cumhuriyetçi Parti’nin tarihi, Amerika’nın siyasi, ekonomik ve sosyal dönüşümünün bir aynası gibidir. Partinin gelecekteki yönü, hem kendi içindeki tartışmaların sonucuna hem de Amerikan toplumunun değişen dinamiklerine bağlı olarak şekillenecektir. Bu evrim süreci, Amerikan demokrasisinin canlılığını ve siyasi partilerin değişen koşullara uyum sağlama kabiliyetini göstermesi açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Demokrat Parti’nin Dönüşümü

Demokrat Parti, 1828’de Andrew Jackson’ın liderliğinde kurulduğunda, temel ilkeleri şunlardı:

Sınırlı Federal Hükümet: Parti, güçlü bir merkezi hükümete karşıydı ve eyaletlerin haklarını savunuyordu.

Tarım Çıkarları: Parti, çoğunlukla güney eyaletlerindeki çiftçilerin ve kırsal kesimlerin çıkarlarını temsil ediyordu.

Popülizm: Demokrat Parti, “Sıradan insanın” çıkarlarını savunma iddiasındaydı.

Banka Karşıtlığı: Demokratlar, özellikle ulusal bir bankaya karşı çıkıyordu.

Genişlemeci Dış Politika: “Manifest Destiny” fikrini destekliyordu.

Woodrow Wilson’dan Günümüze: Demokrat Parti’nin Evrimi

Woodrow Wilson’ın başkanlık dönemi, şüphesiz Demokrat Parti’nin ideolojik temellerinin şekillenmeye başladığı önemli bir dönemdir. Ancak “günümüzdeki Demokrat Parti tutumu bu dönemde şekillenmiştir” demek, tarihsel süreci basite indirgemek olur. Bununla birlikte, Wilson döneminin modern Demokrat Parti üzerindeki etkilerini ve bu etkinin zaman içinde nasıl evrildiğini incelemek önemlidir.

Woodrow Wilson’ın “New Freedom” programı, büyük şirketlerin gücünü sınırlama, ekonomik fırsat eşitliği sağlama ve federal hükümetin rolünü genişletme gibi ilkeler içeriyordu. Bu ilkeler, günümüz Demokrat Partisi’nin de benimsediği temel değerlerle uyumludur. Wilson’ın ilerici reformları, modern liberalizmin temellerini atmıştır. Dış politikada Wilson’ın idealist yaklaşımı, uluslararası işbirliği ve çok taraflılık vurgusu, günümüz Demokrat Partisi’nin dış politika anlayışında hâlâ yankılanmaktadır.

Yine de Demokrat Parti 20. yüzyıl boyunca önemli değişimler geçirmiştir. Günümüzdeki sosyal demokrat liberalizmine ulaşması, Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programı çerçevesinde tam kimliğini bulmuştur. Ardından Sivil Haklar Hareketi, 1960’lar boyunca yaşanan aktivizm dalgası, ırklara yaklaşım konusunda eski Demokrat Parti algılayışını da tamamen yıkmış, ilericilik’i adeta eşitlik’e ulaşma hedefi olarak görmeye başlanmıştır. Son dalga ise 1970 sonrası neoliberalizm ve soğuk savaş dönemi küresel ekonomiye ve siyasete bakış çerçevesindedir. Bu dönüşüm ile birlikte, idealist ve “ilkeli” uluslararası liberal tutum, ekonomik olarak globalist bir perspektif Demokrat Parti’nin yaklaşımı olmuştur.

Büyük global şirketlerin yoğun bir şekilde Demokrat Parti’ye bağlılığı diyebileceğimiz son dönem ise 2008 ekonomik krizi sonrası şekillenmeye başlamış ve günümüzün Demokrat Parti kimliği son halini almıştır. Günümüzde Demokrat Parti, sosyal liberalizm ilkesiyle, sol ideolojik yaklaşımları benimsemesiyle, çeşitliliği ve kapsayıcılığı ana ilkeleri olarak özümsemesiyle büyük bir evrim geçirilmiştir. Bu yüzden, tarih boyu Demokrat Parti’yi bir bütün olarak düşünmek hata olacaktır. Dahası, günümüzde Demokrat Parti, kuruluş ilkelerinin tam zıttı bir istikamet belirlemiştir, işte bu dönüşümün ana merkezi Wilson dönemi “Yeni Özgürlük” politikalarıdır (ve devamında Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen politikalarıdır) diyebiliriz.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol