İskoçya’nın Galloway kentinde doğdu. 1996 yılında Strathclyde Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Motor Cycle News dergisinde motosiklet muhabiri olarak çalışmaya başladı. 2001 yılından beri serbest olarak çalışan Barker, çoğu büyük motosiklet dergisinde yazılar yazdı ve sekiz yıl boyunca Isle of Man TT broşürünün editörlüğünü yaptı.

Barry Sheene’in çok satan biyografisi ve Hollywood’da büyük bir filme uyarlanacak olan Evel Knievel’in biyografisi dahil olmak üzere sekiz kitap yazdı. Diğer eserleri arasında Niall Mackenzie, Steve Hislop ve David Jefferies’in biyografileri ve TT yarışlarının tarihi yer alıyor. Hayatını Northamptonshire’daki Kettering’de sürdürüyor.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor


Valentino Rossi gibi bir efsanenin kitabına önsöz yazmak benim için büyük bir onur. Kendisini 1989’dan beri bilsem de şahsen tanışmamız 1990 veya 1991 yılındaydı. Bu tanışma, hepimizin İtalya’nın Livigno kentine kayak ve kar motosikleti yapmak üzere davet edildiği eğlence dolu bir haftada gerçekleşti. Bir grup İtalyan sürücü vardı. Graziano Rossi ve daha çok genç olan Valentino da oradaydı. Onu ilk kez Misano yakınlarındaki bir go-kart pistinde, bir minimoto’nun selesinde gördüğümü hiç unutmam. Bir dayanıklılık yarışıydı ve takım arkadaşı pistteki herkesten fersah fersah hızlıydı ancak Valentino motosiklete bindiğinde, takım arkadaşından bile ne kadar hızlı olduğunu fark ettim. Bu yüzden, onu takip etmemiz gerektiğini düşündüm, çünkü bu kadar genç yaşta bu kadar gelişmiş bir beceriye sahip olması etkileyiciydi. O anda, Grand Prix yarışlarına katılmaya karar verip bu işin peşinden giderse, bu alanda çok başarılı olabileceğinden hiç şüphem yoktu.

Nitekim öyle de oldu. Ben kaskımı astıktan hemen sonra, Valentino 125cc sahnesine çıktı. O dönemler yarışlarla pek alakam yoktu; 1995 sonunda sporu bıraktığımda, aklımı çelmesin diye pistlerden köşe bucak kaçıyordum. Bu yüzden Rossi’nin radarıma takılması 2000 yılını, yani 500cc’ye adım atmasını buldu. O zamana kadar içimdeki yarış ateşi yeniden alevlenmişti ve kendi kendime diyordum ki, “Eğer bu çocuk ilk birkaç yarışta büyük bir sakarlık yapmazsa, daha çaylak sezonunda şampiyonluğu alır götürür.” Ama ilk yarışlarda acemiliğinin kurbanı olup sürekli kaza yaparak kendi işini zora soktu. Kenny Roberts Jr. da bu fırsatı tepe tepe kullandı ve şampiyonluğu kaptı. Ancak ertesi yıl… işte o zaman Valentino bu sınıfa resmen ambargo koydu. Grand Prix dünyasına bir meteor gibi düştü ve her şeyi değiştirdi. Yarattığı etki o kadar ani ve büyüktü ki, sanırım hiçbirimiz o günlerde tam olarak neye şahit olduğumuzu anlamadık. Başardıklarının ne denli devasa olduğunu kavramamız için bugünden geriye bakmamız gerekti.

1996’dan beri adım attığı neredeyse her şampiyonada zirveye oynamayı başardı. Bu kadar uzun süre boyunca aynı yırtıcılıkla yarışmaya devam etmesi ise akıl sır ermeyecek bir şey. Başka hiçbir pilotun bu kadar uzun soluklu bir kariyere imza attığını sanmıyorum. Bu yüzden biri bana sorduğunda, “Tarihin en iyisi o,” demek işten bile değil. Giacomo Agostini’yi, Phil Read’i, rahmetli John Surtees’i tanırım; hepsi efsanedir. Ama Rossi’nin kariyerini eşsiz kılan şey şu: İki zamanlı 125cc’lerden 250 cc’lere, 500cc’lerden 800cc’lere, oradan da 1000cc’ye kadar birbirinden tamamen farklı karakterdeki dört zamanlı MotoGP canavarlarına kadar her tür motosikletle zirvede kalması… İşte bu, onu benim gözümde tartışmasız bir şekilde tarihin en iyisi yapıyor. Belki toplam yarış galibiyeti ve şampiyonluk sayılarında henüz Agostini’yi yakalayamamış olabilir, ama çok daha çeşitli motosikletlerle kazandığı zaferler onu farklı bir kefeye koyuyor, bu kesin. Surtees’in başarısı belki bir nebze daha olağanüstüydü, çünkü o gidip bir de F1 arabasının direksiyonuna geçti ve o şampiyonluğu da kazandı.

Ben Vale ile süpermotodan ralliye, motokrostan kendi çiftliğindeki toprak piste kadar her türlü kulvarda yarıştım. Size şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Altına ne koyarsanız koyun, ister iki teker ister dört teker, ister toprak ister asfalt olsun, o her zaman pistteki en hızlı adamlardan biri olacaktır. Bunu 2006’da Barselona’daki F1 testinde, en iyi pilotlarla aynı tur zamanlarını yaparak kanıtladı zaten. Kim bilir, belki de Surtees gibi pilotların F1’e geçişinin daha kolay olduğu bir devirde yarışsaydı, dört teker üzerinde de tarih yazacaktı.

Valentino’nun çiftliğine ilk gittiğimde yaşadığım bir anıyı unutamam. O gelene kadar yaklaşık yirmi dakika tek başıma turladım. Sonra o da bana katıldı. Beni kovalarken bir ara düştü bile, ki benim tempom öyle ahım şahım değildi. Neyse, çiftlikteki bütün motorlarında kronometre takılı. Benim zamanıma bir baktı ve gözleri fal taşı gibi açılarak, “Ne? İmkânsız! Buraya ilk kez gelen hiç kimse bu zamanı yapamaz!” dedi. İşte o böyle biri. Her anı bir yarış, her şey onun için bir meydan okuma. Bütün hayatı saniyeler ve saliseler üzerine kurulu. Bazen düşünüyorum da, “Bu yaşta bu motivasyonu nereden buluyor da kalkıp 18 yarışlık bir MotoGP sezonuna daha hazırlanıyor?” Sonra jeton düşüyor: Onun damarlarında, yaptığı her işte, ne olursa olsun en iyi olma, herkesi yenme dürtüsü var.

Ben Noel tatilinden sonra kendimi yeniden motive etmekte hep zorlanırdım. Sorun motor sürmek değildi, çünkü o dünyadaki en keyifli şey. Ama o bitmek bilmeyen seyahatler, medyanın baskısı, PR etkinlikleri… Asıl yorucu olan bunlardı. İşte bu yüzden, bunca senedir motivasyonunu bir an bile kaybetmemesi, onun ne kadar safkan bir yarışçı olduğunun kanıtıdır. Onu bu kadar genç, zinde ve odaklanmış tutan şey de şüphesiz akademisindeki o genç yetenekler. Pistlere veda ettiğinde onu izlemek harika olacak. Çünkü emin olabilirsiniz ki, o genç yeteneklerin başında durup onları, kendi kendini zorladığından bile daha fazla zorlayacak!

Yarışlarda Valentino’nun etrafı her zaman ana baba günüdür; scooter’ıyla giderken bile binlercesi peşindedir. Ama beni fark ettiği anda, o kargaşanın ortasında durup halimi hatırımı sormayı ihmal etmez, bu sırada da etrafındaki kalabalığı uzaklaştırmaya çalışır. Demem o ki, şöhret bu adamın başını döndürmeyi başaramadı. Herkese zaman ayırır, imza dağıtmaktan asla gocunmaz. Para da şöhret de onun başını döndürmeyi başaramadı. Valentino bu spor için çok önemli bir figür. Seyircilerin görmek istediği nihai kişi. Marc Márquez şu anda oldukça büyük bir hayran kitlesine sahip, bu yüzden seyirciler arasında çok fazla kırmızı görüyorsunuz, ancak beş, on yıl önce her yer sapsarıydı. Bu sporun kendisinden bile daha büyük bir hayran kitlesine sahip.

Vale emekli olduğunda ne olacağı ise tam bir muamma. Tribünler dolacak mı? MotoGP ekranlardaki popülerliğini koruyabilecek mi? Belki akademisinden çıkan pilotlar, Valentino’dan miras kalan o büyüyü devam ettirir ve taraftar desteği de sürer. Ama özlenecek mi? Hem de nasıl! İnsanların pistlerde o efsanevi 46 numarayı görmemeye alışması yıllar alacak, bu kesin.

Pistlerdeki başarıları bir yana, Valentino’nun nasıl bir insan olduğunu ve şöhretin ona neden zerre dokunamadığını gösteren bir olay hatırlıyorum. Cattolica’da, deniz kenarında bir restorandaydık. Masada babası Graziano, Aldo Drudi, en yakın dostları ve ben vardım. Tam yemeğin en keyifli anında, küçük bir çocuk sessizce yaklaşıp Vale’nin omzuna dokundu: “Valentino, bir imza alabilir miyim lütfen?” Eğer ben olsam, ailem ve dostlarımla o sakin anın tadını çıkarırken, “Tabii ki, seve seve imzalarım ama şu anda değil, arkadaşlarımla akşam yemeğinin tadını çıkarıyorum. Biraz bekle lütfen.” derdim. Bunun yerine Vale, sandalyesinden kalktı, çocuğa imzasını verdi, birlikte fotoğraf çektirdi ve sonra sanki dünyanın en sıradan olayıymış gibi sakince masasına geri döndü. Nereye gitse bu ilgi seli peşindeydi. Ama o, bu durumu gerçek bir şampiyona yakışır bir olgunlukla karşılıyordu. Bu, onun ne kadar mütevazı ve sağlam bir karaktere sahip olduğunun en net resmiydi.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol