1931 yılında Kaeseong şehrinin yakınlarındaki Gaepung-gun’da doğmuştur. Bu yer, günümüzde Kuzey Kore sınırlarının içinde bulunan Hwanghaebuk olarak geçmektedir. Park Wansuh, Seul Ulusal Üniversitesi Kore Edebiyatı bölümünde okumaya hak kazanmıştır. Fakat okula girmesinden sonra çıkan Kore Savaşı nedeniyle eğitimini durdurmak zorunda kalmıştır. İlk kitabı “Çıplak Ağaç” 40 yaşındayken yayımlanmıştır. 2011 yılının Ocak ayında safra kesesi kanserinden ölünceye kadar durup dinlenmeden yazmaya devam etmiştir. Toplamda 15 roman ve kısa hikâyelerden oluşan 10 antoloji kaleme almıştır. Hikayelerinin çoğu, Park’ın kendi deneyimlerine dayanmaktadır. Yaşamı boyunca çektiği zorlukların, ancak eğer onları yazabilirse bir anlamının olacağını düşünerek yazmıştır.

Kırmızıya Bulanan Her Kimse Artık İnsan Değildi.

Mustafa Çapa

 

“Bunca Şingayı Kim Yedi?” isimli eser, günümüzde Kuzey Kore sınırları içerisinde bulunan Kaesong şehrinin yakınlarındaki Pakcheok Mezrası’nda, 1931 yılında dünyaya gelen yazar Park Wansuh’un özyaşamöyküsüdür. Bu eser, Güney Kore’de yayımlandığında çok satanlar listesine girmiş ve o zamandan beri de bu listede kalma başarısını göstermiştir.

Bu eserde, Park Wansuh’un insan doğasına dair kavrayışının, içinde büyüdüğü muhafazakâr ve ataerkil Konfüçyüsçü çevrenin çok ötesine geçtiğine şahit oluruz. Yazar, çocukluğunu ve ilkgençlik yıllarını anlatırken, dönemin tarihî arka planını çoğunlukla yine kendi hayatına etki ettiği kadarıyla anlatıp özyaşamöyküsünü asla sıkıcı bir tarih kitabına dönüştürmeden, kendini adeta bir roman kahramanı gibi sunar bize. Bu yüzden özyaşamöyküsünün, tıpkı Tolstoy’un Çocukluk, İlkgençlik ve Gençlik eserleri gibi bir roman tadında olduğunu söyleyebiliriz; ki zaten yazarın da ilkgençlik yıllarında dönüp dönüp okuyup etkisinden kurtulamadığı isimlerin başında geliyor Tolstoy. Park Wansuh, hayat hikâyesinde, bizi rahatsız etmeden, bize hiç hissettirmeden, tam yerinde ve kıvamında olacak şekilde yetişkin bir yazar olarak devreye girip açıklamalarda ve yorumlarda bulunuyor. Kore’nin Japonlardan bağımsızlığına kavuşması sürecinin, Amerikan ve Sovyet askerlerinin hâkimiyetinin, Kore Savaşı’nın etkilerini; Park Wansuh’un bizzat yaşadıkları ve gözlemledikleri vasıtasıyla, bizi hikâyeden koparmayacak şekilde hatta bilakis hikâyenin varlığını vurgulayan puslu bir arka fon olarak takip ediyoruz. Yazarın, bu büyük ve nesnel ölçekte didaktik olmaktan kaçınıp bir edebî eser düzeyinde kaleme aldığı özyaşamöyküsü, küçük ve öznel ölçekte de insana dair kanlı canlı ve renkli örnekler sunuyor.

Muhafazakâr ve ataerkil bir büyükbabanın, birtakım bağnaz düşüncelerine rağmen Park Wansuh’un eğitimine ve ufkunun genişlemesine nasıl önemli katkıları olduğuna şahitlik ediyoruz. Bu noktada, yine yazarın romancının kimliğinin, tarihçilerin “gerçek” kişileri anlattıklarından daha gerçek insanlar yarattığını görüyoruz. Tıpkı Dostoyevski’nin uydurup tüm çelişkileriyle var ettiği insanların, tarihçilerin “uydurmadığı” insanlardan daha gerçek olması gibi, Park Wansuh’un annesine bütün çelişkileriyle beraber sempati duyuyoruz. Batı tarzı modern kadını, kızı vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalışan anne, Park Wansuh’u köyden alıp iyi bir eğitim alması için Seul’e götürüyor. Bütün “roman” boyunca çocuklarını “başkaları ne der” referansıyla bencilce sevdiği intibaı bırakan, oğlu da kayıplarda olan bir anne, belki maddi manevi desteğe en çok ihtiyacı olduğu bir anda, savaş zamanında kızına Dostoyevski kahramanı gibi bir dönüşümle şöyle diyor: “Yalnız gitmek pahasına da olsa kaçmalısın. … Biz yaşayamasak bile sen iyi bir hayat yaşa.”

Yazarın kişiliğinin şekillenmesinde en büyük katkıyı sunanlardan biri de ağabeyi. Park Wansuh’un ağabeyi sayesinde özellikle entelektüel açıdan kendisini geliştirdiğini söyleyebiliriz, çünkü ona okuma iştahını doyurması için çokça kitap tedarik eden kişi ağabeyi. Ayrıca ağabeyinin sol görüşlerinden de etkilenmiştir yazar. Ağabeyi sadece teorik olarak bir solcu değildir; bilfiil işin içindedir ve Park Wansuh, ağabeyi kadar aktif olmasa da sol örgütlerin düzenlediği bazı toplantılara katıldığı ve sol kesimle kıyısından köşesinden irtibatlı olduğu için, komünistlerin cadı olarak görüldüğü bir dönemde cadı avından nasibini almıştır. Defalarca sorguya çekilip işkenceden geçirilmiş ve belli bir dönemde kimliksizleştirildiğinden, resmî olarak var olması engellenmiştir. Park Wansuh, bu yaşadıklarının bir kısmını şu sözlerle ifade ediyor:

“Bana ‘Kızıl kaltak,’ dediler. Kızıl piç, kızıl kaltak, önemli değildi; kırmızıya bulanan her kimse artık insan değildi. Ve insanlığımızı kaybettiğimiz için insan olmaktan kaynaklı haklarımızı talep edemezdik. Arama emri belgesi? Unut gitsin. Kurumlar Kızılları ortaya çıkarmak için uğraşıyorlardı ve komşularımız bizden şüphelendiği sürece ben bir avdım. Benimle alay ettiler, beni lanetlediler ve beni tehdit ettiler. Gözlerinden yansıyan hisler dikkate alındığında, yaptıklarını bir haksızlık olarak görmedikleri belli oluyordu.

Bana canavarmışım gibi bakıyorlardı. Bir haşere gibi. Onların oyuncağı oldum. Onların solucanı. Onlar için süründüm. Çocukların iğrenç bir böcekle eğlenmesi gibi benimle eğleniyorlardı. Şükür ki, en azından, bir Kızıl kaltağın vücudu cinsel istismar için fazlasıyla iğrenç ve çirkindi.”

Ve annesi kızına yalnız başına kaçıp hayatını kurtarmasını söylemiş olsa da, kayıp olan oğlun, Park Wansuh’un ağabeyinin aniden çıkagelmesiyle aile yeniden kenetlenir. Birlikte kaçarlar. Park Wansuh nehri aşıp tepeye çıktıklarında geride bıraktıklarına dönüp bakar. Gabriel Garcia Marquez’in Anlatmak İçin Yaşamak’ını hatırlatırcasına şöyle der:

“Ama bakış açımda meydana gelen ani bir değişiklik beni etkiledi. Bir çıkmaz sokağa sürüklendiğimi hissettim ama sonra aniden geri döndüm. Elbette tüm bunların tek tanığı olmamın bir anlamı vardı. Geride kalan tek kişi olmamız için kaç tane tuhaf olay bizim yakamıza yapışmıştı? Tek tanık ben olduğum için, bu yaşananları kaydetme sorumluluğum vardı. Bunu yapabilirsem, bu garip olaylar dizisinden intikam alabilirdim. Yalnızca bu uçsuz bucaksız boşluğa değil, bir solucan olarak acı çektiğim onca saatin de bizzat şahidiydim. Bütün bunları kayıt altına alabilirsem, ancak o zaman solucan olmaktan kurtulabilirdim.

Bütün bu yaşananları bir gün yazacağıma dair bir vizyon gözümün önünde belirdi ve bu önsezi korkumu dağıttı.”

Ve “Bunca Şingayı Kim Yedi?” işte “bu yaşananları” kayıt altına almıştır.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol