Clément Philibert Léo Delibes, 21 Şubat 1836’da Fransa’da müziksever bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Yeteneği erken yaşta fark edilen Delibes, henüz 11 yaşındayken prestijli Paris Konservatuvarı’na kabul edildi ve burada ünlü Giselle balesinin bestecisi Adolphe Adam’ın öğrencisi oldu. Kariyerinin ilk yıllarında kiliselerde org çalarak, Paris Operası’nda koro şefliği ve piyanistlik yaparak sahne sanatlarının mutfağını derinlemesine öğrendi. İlk bestecilik denemelerini ise dönemin popüler eğlencesi olan hafif, eğlenceli ve tek perdelik operetler yazarak gerçekleştirdi. Delibes’nin müzik tarihinde gerçek bir devrim yaratması ve adını ölümsüzleştirmesi, opera sahnesinden önce bale müziğine getirdiği yapısal yeniliklerle oldu. 1870 yılında sahnelenen Coppélia ve ardından 1876’da gelen Sylvia baleleriyle, o güne dek sahnede sadece dansa eşlik eden basit ritimlerden ibaret görülen bale müziğine senfonik bir ağırlık, renk ve karakter kazandırdı. Öyle ki, bu yenilikçi yaklaşımıyla efsanevi besteci Çaykovski’yi derinden etkilemiş ve büyük Rus ustaya kendi bale eserlerini yazması için en büyük ilham kaynağı olmuştur. Bale dünyasındaki bu büyük zaferinin ardından asıl tutkusu olan operaya yönelen Delibes, Fransız lirik estetiğinin zirvesi kabul edilen Lakmé (1883) ile kariyerini taçlandırdı. O dönemde Avrupa’da esen Oryantalizm rüzgârını eşsiz melodileri, incelikli orkestrasyonu ve üstün vokal yazımıyla harmanlayan besteci, Fransız müziğinin o şeffaf ve akıcı yapısını bütünüyle kanıtladı. 1891 yılındaki vefatına dek zarafeti ve melodik dehasıyla parlayan Delibes, günümüzde hâlâ romantik dönemin en seçkin ve ilham verici Fransız bestecilerinden biri olarak saygıyla anılmaktadır.

Egzotik Bir Düşün Peşinde: Léo Delibes ve Lakmé’nin Doğuşu


19. yüzyılın son çeyreğinde Paris, yalnızca Avrupa’nın kültürel başkenti değil, aynı zamanda bilinmeyene, uzağa ve “egzotik” olana duyulan doymak bilmez bir merakın da merkeziydi. Sanayi Devrimi’nin getirdiği mekanikleşme ve şehirleşme, sanatçıları ve entelektüelleri gerçeklikten kaçabilecekleri düşsel coğrafyalara, özellikle de Doğu’ya yöneltmişti. Resimde Eugène Delacroix ve Jean-Léon Gérôme’un fırça darbeleriyle, edebiyatta Pierre Loti’nin melankolik satırlarıyla şekillenen bu “Oryantalizm” furyası, müzik sahnesinde de yankısını bulmakta gecikmedi. Georges Bizet’nin İnci Avcıları (Les Pêcheurs de Perles), Giacomo Meyerbeer’in Afrikalı Kadın (L’Africaine) ve Jules Massenet’nin Lahor Kralı (Le Roi de Lahore) gibi eserleri, sahneleri uzak diyarların mistik atmosferiyle dolduruyordu.

Ancak bu egzotizm rüzgârını Fransız müziğinin o eşsiz melodik zarafeti, incelikli orkestrasyonu ve ritmik kıvraklığıyla harmanlayıp, oryantalist operanın mutlak zirvesini yaratacak olan isim Clément Philibert Léo Delibes’den başkası değildi. Onun Lakmé’si, sadece uzak bir coğrafyanın dekoratif bir taklidi değil; iki farklı dünyanın, iki farklı inancın ve iki farklı sevme biçiminin ölümcül çarpışmasının müzikal bir anıtı olacaktı.

Kökler ve Müzikal Bir Kimliğin İnşası (1836 – 1853)

Léo Delibes, 21 Şubat 1836’da Fransa’nın Saint-Germain-du-Val (La Flèche) kasabasında, müziğe aşina bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Dedesi bir opera baritonu, amcası bir orgcu, annesi ise yetenekli bir amatör müzisyendi. Babasının erken yaşta vefatının ardından annesiyle birlikte Paris’e taşınan genç Léo, 1847’de, henüz 11 yaşındayken prestijli Paris Konservatuvarı’na adım attı.

Bu yıllar, Delibes’nin sanatsal DNA’sının kodlandığı yıllardır. Konservatuvarda onun en önemli akıl hocası, romantik balenin başyapıtı Giselle’in bestecisi olan Adolphe Adam’dı. Adam’dan sadece kompozisyon tekniklerini değil, sahnede “dramatik anlatımın bir aracı olarak melodinin” nasıl kullanılacağını, şan ve dansın müzikle nasıl iç içe geçeceğini öğrendi. Delibes’nin müziğindeki o doğuştan gelen hafiflik, akıcılık ve şeffaflık, hocası Adam’ın mirasının bir uzantısıdır.

Konservatuvar yıllarında kiliselerde org çalarak ve Paris Operası’nda koro şefliği ile provalarda eşlikçilik yaparak hayatını kazanan Delibes, sahnenin tozunu yutmuş, şarkıcıların nefes aralıklarını, koronun sahnede nasıl tınladığını ve bir tiyatro eserinin ritminin nasıl kurulması gerektiğini bizzat mutfakta öğrenmişti.

Operetlerden Büyük Sahneye: Yeteneğin Bilenmesi (1855 – 1869)

Delibes’nin bestecilik kariyeri, dönemin popüler eğlence merkezleri olan Folies-Nouvelles ve Bouffes-Parisiens gibi sahnelerde sergilenen tek perdelik, hafif ve eğlenceli operetlerle başladı. Jacques Offenbach ve Hervé gibi ustaların hâkim olduğu bu alanda, Deux sous de charbon (1856) ve L’Omelette à la Follembüche (1859) gibi eserlerle adını duyurdu. Bu dönem genellikle bestecinin “çıraklık” dönemi olarak görülse de, aslında Delibes’nin o eşsiz “melodik zekâsını” ve müzikal mizahını bilediği kritik bir süreçtir. Hafif formlarda eserler vermek, ona Fransızcanın prozodisine (hece vurgularına) mükemmel bir şekilde hâkim olmayı öğretmiştir; ki biz bu ustalığı Lakmé’nin resitatiflerinde ve hızlı diyaloglarında (No. 3 Beşli ve Kupleler sahnesinde olduğu gibi) net bir şekilde görebiliyoruz.

Bale Müziğinde Bir Devrim: Coppélia ve Sylvia (1870 – 1876)

Delibes’nin müzik tarihindeki asıl büyük sıçraması ve adını altın harflerle yazdırması, opera sahnesinden önce bale sahnesinde gerçekleşti. O döneme kadar bale müziği, genellikle dansçıların hareketlerine eşlik eden, ritmik olarak güçlü ancak müzikal derinlikten yoksun, arka planda kalan bir unsur olarak görülüyordu. Léo Delibes, bu anlayışı kökünden değiştiren adamdır.

1870’te Paris Operası’nda prömiyeri yapılan Coppélia, E.T.A. Hoffmann’ın karanlık öykülerini alıp onları Fransız zarafeti ve inanılmaz bir melodik zenginlikle sahneye taşıdı. Delibes, ilk kez bale müziğine senfonik bir ağırlık, karakterlere ise müzikal leitmotifler (belirli temalar) kazandırmıştı. 1876’da bestelediği mitolojik bale Sylvia ise bu senfonik yaklaşımın zirvesiydi.

Delibes’nin baledeki bu devrimi o kadar etkileyiciydi ki, büyük Rus besteci Pyotr İlyiç Çaykovski, Sylvia’yı Viyana’da izledikten sonra arkadaşı Sergei Taneyev’e yazdığı mektupta o ünlü itirafını yapacaktı:

“Delibes’nin Sylvia’sını dinledikten sonra kendi Kuğu Gölü’m bana o kadar yavan, o kadar anlamsız geldi ki, eğer bu müziği daha önce duymuş olsaydım Kuğu Gölü’nü asla bestelemezdim.”

Delibes, Çaykovski’den çok önce bale müziğine ruh ve karakter veren, onu bağımsız bir sanat eseri seviyesine çıkaran ilk isimdir.

Operaya Dönüş ve Lakmé’nin Tohumları (1880 – 1883)

Bale dünyasını fethettikten sonra Delibes’nin asıl arzusu, kendini bir opera bestecisi, özellikle de Opéra-Comique türünün bir ustası olarak kanıtlamaktı. 1873’te yazdığı Le Roi l’a dit (Kral Öyle Dedi) ve 1880’deki Jean de Nivelle ile opera sahnesindeki yerini sağlamlaştırdı. Ancak onun ismini ölümsüzleştirecek olan eser henüz yazılmamıştı.

1880’lerin başında, Paris Opéra-Comique’in yöneticisi Léon Carvalho, yetenekli genç Amerikalı soprano Marie van Zandt için yeni bir eser sipariş etmek istiyordu. Marie van Zandt, olağanüstü bir ses rengine, kusursuz bir tiz kayda ve insanüstü bir koloratur (hızlı ve süslü şan pasajları) yeteneğine sahipti. Üstelik minyon yapısı ve narin görünümüyle tam bir “egzotik” karaktere uygundu.

Librettistler Edmond Gondinet og Philippe Gille, ünlü yazar Pierre Loti’nin Tahiti’de geçen otobiyografik romanı Le Mariage de Loti (Loti’nin Evliliği – veya Rarahu) hikâyesini Delibes’ye sundular. Ancak Tahiti, dönemin Parisli izleyicisi için yeterince tekinsiz ve dramatik bir çatışma sunmuyordu. Gondinet, dâhiyane bir fikirle hikâyenin mekânını Tahiti’den 19. yüzyıl İngiliz sömürgesindeki Hindistan’a taşıdı. Bu değişiklik; esere hem İngiliz-Hint çatışmasının politik gerilimini hem Brahmanizmin mistik ve karanlık ayinlerini hem de tropikal bir ormanın ölümcül güzelliğini katacaktı. Léo Delibes, bu metni okuduğunda aradığı “altın madenini” bulduğunu biliyordu.

Delibes’nin Oeuvre’ünde Lakmé’nin Yeri: Zirvedeki Sentez

14 Nisan 1883’te Paris’teki Salle Favart’da (Opéra-Comique) prömiyeri yapılan Lakmé, Delibes’nin kariyerinin tüm birikimlerinin tek bir eserde kusursuzca sentezlendiği bir şaheserdir.

Lakmé, bestecinin gençliğinde yazdığı operetlerin ritmik canlılığını ve mizahını (İngiliz karakterlerin, özellikle Miss Bentson’ın sahnelerinde) barındırır. Coppélia ve Sylvia ile ustalaştığı senfonik orkestrasyon yeteneği ve dans müziği dehası, Lakmé’nin İkinci Perde’sindeki görkemli pazar yeri ve tapınak danslarında (Terána, Rektah, Persian) tüm ihtişamıyla kendini gösterir.

Ancak Lakmé’yi Delibes’nin oeuvre’ünde en tepeye yerleştiren şey, vokal yazımındaki kusursuzluktur. Delibes, bu eserde Fransız okulunun ars gallica (Fransız sanatı) denilen inceliğini doruğa çıkarmıştır. Alman operasının (özellikle Wagner’in) ağır ve yoğun kromatizmine karşı, Delibes’nin müziği şeffaf, melodik ve nefes alandır.

Eser, Lakmé karakterinin içsel yolculuğunu müzikal bir haritayla çizer. Birinci Perde’de Çiçek Dueti ile tanıştığımız inançlı, doğayla bütünleşik ve dokunulmaz “Tanrıça Lakmé”, Gérald ile karşılaştıktan sonra Aşkın Tanrısını keşfeden arzulu bir kadına dönüşür. İkinci Perde’deki o meşhur Çan Şarkısı (Légende de la fille du Paria), sadece virtüözik bir gösteriş (coloratura) parçası değildir; aynı zamanda babasının intikam planına alet edilen çaresiz bir kızın kalabalık içindeki yalnızlık çığlığıdır. Üçüncü Perde’deki Ninni (Berceuse) ve zehirli Datura çiçeğini yediği final sahnesi ise, Lakmé’nin ruhsal arınışını ve müziğin uhrevi bir boyuta geçişini simgeler.

Özetle, Lakmé, Léo Delibes’nin tüm yaşamı boyunca damıttığı tiyatro bilgisinin, orkestral renk duyarlılığının ve Fransız lirik estetiğinin bir anıtıdır. O, egzotik bir rüyanın notalara dökülmüş hali, imkânsız bir aşkın hem en zarif hem de en ölümcül şarkısıdır.

Lakmé’nin Anatomisi: Müzikal Çatışmalar, Kolonyal Gözlem og Estetik Trajedi

Lakmé, yüzeyde imkânsız bir aşkın oryantalist masalı gibi görünse de, derinlerine inildiğinde iki farklı dünyanın, iki zıt epistemolojinin ve uzlaşmaz iki ritmin ölümcül çarpışmasıdır. Léo Delibes, Gondinet ve Gille’in librettosunu notalara dökerken, salt egzotik bir dekor yaratmakla yetinmemiş; “Doğu” ile “Batı” arasındaki o devasa ontolojik uçurumu, orkestrasyonun ve şan partisyonlarının tam merkezine inşa etmiştir.

Batı’nın Rasyonel Marşları ve Doğu’nun Mistik Kromatizmi

Eserin müzikal mimarisindeki en dehası, iki farklı kültürü temsil eden temaların birbirine asla tam anlamıyla karışmaması, aksine birbirlerini sürekli itmesidir. Delibes, İngilizleri ve Hinduları müzikal olarak kesin çizgilerle ayırır.

Batı’nın Sesi: İngiliz karakterler (Gérald, Frédéric, Ellen, Rose ve Miss Bentson) sahneye çıktığında, müzik anında köşeli, rasyonel ve dünyevi bir forma bürünür. Orkestrasyonda bakır üflemelilerin ve trampetlerin askeri, marş vari ritimleri (özellikle Üçüncü Perde’deki askerlerin korosu) hâkimdir. Birinci Perde’deki o meşhur beşli (No. 3. Beşli ve Kupleler), adeta bir Offenbach operetinden fırlamış gibidir: Hızlı, ritmik, alaycı ve tam anlamıyla “Avrupalı” bir aklın ürünü. Müziğin bu netliği, Batı’nın sınıflandırmaya, rasyonelleştirmeye ve kontrol etmeye yönelik sömürgeci refleksinin işitsel bir yansımasıdır.

Doğu’nun Sesi: Buna karşılık, Hindu dünyası (Lakmé, Nilakantha, Brahman rahipleri ve Bayaderler) sahneye hâkim olduğunda, orkestra adeta bir tütsü dumanı gibi dalgalanmaya başlar. Delibes, oryantalist bir atmosfer yaratmak için arp glissandolarına, melizmatik (tek hece üzerine birden fazla nota söylenen) vokal çizgilere, obua ve flütlerin yılan gibi kıvrılan sololarına başvurur. Kromatizm (yarım seslerin yoğun kullanımı), tapınaktaki duaların o gizemli ve tekinsiz aurasını yaratır. İngilizlerin müziği ne kadar “dünyevi” ise, Hinduların müziği o kadar “uhrevi” ve döngüseldir.

Başyapıtın Şifreleri: Çiçek Dueti ve Çan Şarkısı

Eserin şöhretini borçlu olduğu iki büyük müzikal an, aslında Lakmé’nin ruhsal dönüşümünün ve trajedisinin de kilit taşlarıdır.

Çiçek Dueti (Dôme épais): Ekolojik ve Ruhsal Bütünlük: Birinci Perde’deki Çiçek Dueti, opera tarihinin en kusursuz melodilerinden biridir. Lakmé ve Mallika’nın sesleri, birbirinin etrafında sarmalanan sarmaşıklar gibi üçlü aralıklarla hareket eder. Bu uyum, sadece estetik bir tercih değil, Lakmé’nin o anki ruh halinin bir manifestosudur. Lakmé, henüz Gérald (ve dolayısıyla Batı, aşk, bireysellik) ile tanışmamıştır; o, doğayla, inancıyla og babasının ona biçtiği “Tanrıça” rolüyle tam bir bütünlük içindedir. Müziğin süzülen yapısı, saf bir masumiyeti ve bozulmamış bir dengeyi temsil eder. Ancak bu estetik doyum, yaklaşan felaketin (Gérald’ın bahçeye gizlice girmesinin) ironik bir tezatını oluşturur.

Çan Şarkısı (Légende de la fille du Paria): Kontrol Edilen Bir Çığlık: İkinci Perde’deki efsanevi Çan Şarkısı, genellikle sopranoların vokal şov yaptığı bir virtüözlük gösterisi olarak algılanır. Oysa dramaturjik bağlamı son derece acımasızdır. Nilakantha, intikam almak için kızını pazar yerinde bir “yem” olarak kullanır. Lakmé, babasının emriyle kalabalığın ortasında şarkı söylemek zorundadır. Delibes, burada koloratur (hızlı ve aşırı süslü vokal pasajlar) tekniğini, neşenin değil, psikolojik bir baskının ve çaresizliğin aracı olarak kullanır. Sopranonun o inanılmaz yüksekliklere (Mi natürel’e kadar) çıkan notaları, çıngırak sesini taklit eden o staccato (kesik kesik) vuruşlar, aslında Lakmé’nin içsel sıkışmışlığının ve Gérald’ı ele verme korkusunun müzikal bir illüzyonudur. Bu arya, bir kadının seyirlik bir nesneye dönüştürülmesinin ve ataerkil-dini otorite tarafından araçsallaştırılmasının en estetik, dolayısıyla en çarpıcı örneklerinden biridir.

Sosyolojik ve Post-Kolonyal Bir Okuma: Hegemonya, “Öteki” ve Datura Çiçeği

Lakmé, yazıldığı 19. yüzyılın siyasi atmosferinden bağımsız okunamaz. Eser, tipik bir Oryantalist tahayyülün ürünüdür: “Doğu”, Batılı bir erkeğin (Gérald) keşfedeceği, fethedeceği, büyüleneceği ama sonunda rasyonel dünyasına (askeri görevine ve İngiliz nişanlısına) dönmek için terk edeceği edilgen, dişil ve mistik bir “Öteki” olarak kurgulanmıştır.

Bununla birlikte, libretto bu kolonyal bakışı kendi içinde altüst eden felsefi kırılmalar da barındırır. Gérald, sömürgeci bir subay olmasına rağmen, Lakmé’nin dünyasına girdiğinde gücünü kaybeder, rasyonel aklı dumura uğrar ve “cazibeyle zincirlenmiş” bir tutsağa dönüşür. Nilakantha figürü ise, işgalcilere boyun eğmeyen, dinini ve kültürünü ölümüne savunan direnişçi bir arketiptir. İngilizlerin kaygısızlığına (“Hindistan büyüleyici bir ülkedir, zira bir çiçeği ısırıp ölebilir insan” diyen Gérald’ın o kibri), Hindu rahibinin fanatik ve varoluşsal öfkesi çarpar.

Final ve Datura Çiçeğinin Felsefesi: Üçüncü Perde’nin finali, eserin felsefi doruk noktasıdır. Gérald, askeri marşların (görevinin ve kendi gerçekliğinin) sesini duyduğunda Lakmé’den uzaklaşır. Lakmé, Doğu ile Batı’nın, mistisizm ile emperyalizmin asla birleşemeyeceğini, bu iki yapının ontolojik olarak birbirini dışladığını anlar.

Lakmé’nin intiharı için zehirli “Datura çiçeği”ni seçmesi muazzam bir metafordur. O, Batılı bir silahla (hançer veya kurşun) ölmez; kendi topraklarının, kendi doğasının sessiz ve güzel ama ölümcül bir parçasıyla hayatına son verir. Ölürken bile fildişi kadehten Gérald’a su içirerek, onu babasının intikamından (Hindu yasalarından) kurtarır. Lakmé, pasif bir kurban değil; kendi kaderini kendi tayin eden, ölümü bir yok oluş değil, bir kurtuluş ve ebedi bir eylem olarak kucaklayan aşkın bir figüre dönüşür. Delibes’nin müziği, bu son nefeste trajik bir ağıttan ziyade, ruhun maddeyi aşıp nirvanaya ulaşışını simgeleyen parlak ve yüce bir akorla son bulur.

Sonuç: Estetiğin İçindeki Gerçeklik

Léo Delibes’nin Lakmé’si, sadece egzotik bir dekorun önünde söylenen güzel şarkılar bütünü değildir. O; müziğin ritmine gizlenmiş bir iktidar savaşı, sömürgeciliğin kibirli yüzüne tutulmuş romantik bir ayna ve iki dünya arasında ezilen bir kadının son sözünü ölümle söylediği muazzam bir lirik trajedidir. Bugün bu eseri Türkçe olarak kendi dillerinde okuyanlar, sadece 19. yüzyıl Fransız operasının edebi zarafetini değil, aynı zamanda insan ruhunun, inancın ve aşkın o evrensel, yıkıcı çatışmasını da satır aralarında bulacaklardır.

Lakmé Sinopsis

I. PERDE: Kutsal Bahçe ve Yasak Karşılaşma

(1. Sahne) Eser, 19. yüzyıl Hindistan’ında, sık ağaçların gölgelediği, çiçeklerle bezeli ve içinde gizli bir tapınak barındıran kutsal bir bahçede şafak vakti başlar. Hintliler, sabah duası için toplanmıştır (No. 1a. Dua ve Koro). Brahman rahibi Nilakantha, İngiliz işgalcilerin Tanrılarını tapınaklarından sürmesine duyduğu öfkeyi dile getirirken, bu nefreti yatıştıran tek şeyin kızı Lakmé’nin saf duaları olduğunu söyler. Nilakantha, şehirdeki bir şenliğe katılmak üzere bahçeden ayrılır og kızını sadık hizmetkârları Mallika ve Hadji’ye emanet eder.

(2. Sahne) Babasının gidişinin ardından Lakmé, hizmetçisi Mallika ile birlikte kutsal nehre mavi nilüferler toplamaya gitmek üzere kayığa biner. Birlikte, operanın en ikonik anlarından biri olan o ünlü Çiçek Duetini söylerler (No. 2. Düet: “Yoğun yasemin kubbesi”). Süzülerek uzaklaşırlar.

(3. Sahne) Onların yokluğunda, bir grup İngiliz gizlice bu yasak ve kutsal bahçeye girer. Grup; subaylar Gérald ve Frédéric, Gérald’ın nişanlısı (Valinin kızı) Ellen, arkadaşı Rose ve mürebbiyeleri Miss Bentson’dan oluşmaktadır. Avrupalı ve Hint kadınlarının doğası üzerine tatlı bir tartışmaya tutuşurlar (No. 3. Beşli ve Kupleler). İngilizler, Lakmé’nin unuttuğu mücevherleri fark eder. Diğerleri tehlikeyi sezip bahçeden çıkarken, Gérald mücevherlerin çizimini yapmak için geride kalır. Bu yabancı ve mistik güzelliğin sahibini hayal ederek o lirik aryasını söyler (No. 4a. Arya: “İlahi yalanların hayali”).

(4. Sahne) Lakmé ve Mallika geri döner. Lakmé havada farklı bir his, içinde yepyeni bir heyecan sezer (No. 5. Resitatif ve Kıtalar: “Çiçekler daha güzel görünüyor gözüme”). Hizmetkârlarını gönderdikten sonra gizlenmiş olan Gérald’ı fark eder. İlk başta kutsal mekânın kirletilmesinden dolayı öfkelenip Gérald’ı kovmaya çalışsa da, bu yakışıklı yabancının ilan-ı aşkı (No. 6. Düet: “Gençliğin Tanrısı’dır o”) genç kızın kalbinde o güne dek hiç tatmadığı duyguları uyandırır. Ancak babası Nilakantha’nın öfkeyle dönüşü bu büyüyü bozar. Gérald kaçar, Nilakantha ise evine giren bu saygısızdan intikam almaya yemin eder.

II. PERDE: Pazar Yeri ve Kederli Çan

(1. Sahne) İkinci perde, hareketli bir Hindu şehrinin pazar yerinde, öğle vakti açılır. Çinli ve Hindu tüccarların, kaba İngiliz denizcilerin ve kalabalıkta kaybolup hırpalanan Miss Bentson’ın karmaşası sahneye hâkimdir (No. 7. Koro ve Pazar Sahnesi). Pazar dağılırken, dansçılar (Bayaderler) kalabalığı büyüler (No. 8. Dans Havaları).

(2. Sahne) Nilakantha, İngilizlerin dikkatini çekmemek için tövbekâr bir Hindu (Sanniassy) kılığına girmiş, yanına da kızı Lakmé’yi almıştır. Düşmanının Lakmé’yi gördüğünde kendini ele vereceğinden emindir. Lakmé’nin kederli yüzünü gören Nilakantha, onu teselli ederken intikam ateşini de harlar (No. 9. Sahne ve Kıtalar: “Lakmé, o tatlı bakışların perdeleniyor”).

(3. Sahne) Nilakantha’nın emriyle Lakmé, o meşhur Çan Şarkısı’nı söylemeye başlar (No. 10. Paryanın Kızının Efsanesi: “Nereye gidiyor o genç Hintli”). Şarkının cazibesine kapılan Gérald kalabalığın içinden öne çıkar. Lakmé onu görünce sarsılır ve çığlık atar. Nilakantha aradığı suçluyu bulmuştur.

(4. Sahne) Nilakantha yandaşlarıyla birlikte Gérald’ı kıstırıp öldürmek için plan yaparken (No. 12. Sahne ve Koro), Lakmé sadık hizmetkârı Hadji’nin yardımıyla Gérald’ı kurtarmanın yollarını arar. Lakmé, gizlice Gérald ile buluşur ve ona ormanın derinliklerinde saklı bir bambu kulübe olduğunu, oraya kaçması gerektiğini söyler (No. 13. Düet: “Ormanın içinde, yakınımızda”).

(5. Sahne) Tanrıça Dourga’nın ihtişamlı alayı geçerken (No. 14. Final: Brahmanların Şarkısı), Nilakantha fırsatını bulur ve Gérald’ı hançerler. İngiliz subayı yere yığılırken, kalabalık uzaklaşır. Lakmé sevgilisinin yanına koşar, onun ölmediğini, sadece bayıldığını görür. Hadji’nin yardımıyla Gérald’ı o gizli orman kulübesine taşırlar.

III. PERDE: Ormanda Uyanış ve Veda

(1. Sahne) Ormanın derinliklerinde, sarmaşıklar altında kaybolmuş bambu kulübede Gérald, yapraklardan yapılma bir yatakta yatmaktadır. Lakmé, onun başında sevgiyle o meşhur ninnisini söyler (No. 15. Ninni: “Yıldızlarla dolu göğün altında”). Gérald uyandığında, nerede olduğunu hatırlar ve kendisini şifalı otlarla iyileştiren Lakmé’ye olan aşkını haykırır (No. 16. Kantilen: “Ah! Gel, ormanın derinliklerinde”).

(2. Sahne) Uzaktan, kutsal pınara su içmeye giden âşık çiftlerin şarkısı duyulur (No. 17. Sahne ve Koro). Lakmé, o pınarın suyundan aynı kadehle içenlerin sonsuza dek birbirine bağlanacağını söyler ve Gérald için su getirmeye gider.

(3. Sahne) Lakmé’nin gidişiyle gerçeklik ormanın büyüsünü bozar. Gérald’ın arkadaşı Frédéric, kan izlerini takip ederek kulübeyi bulmuştur. Gérald’a nişanlısı Ellen’ı, bir asker olarak görevini ve İngiliz birliğinin hemen o gün yola çıkacağını hatırlatır. Gérald’ın kalbi Lakmé’de olsa da, askerlik onuru og görev bilinci ağır basar. Frédéric, arkadaşının kendine geldiğini görerek oradan ayrılır.

(4. Sahne) Lakmé elinde kutsal su dolu fildişi kadehle döner. Fakat Gérald’ın yüzündeki o sönmüş ifadeyi ve uzaklardan gelen İngiliz askerlerinin yürüyüş marşını duyduğundaki irkilmesini fark eder (No. 19. Düet). Gérald’ı kendi dünyasına, vatanına ve görevine kaptırdığını anlayan Lakmé, gizlice zehirli bir Datura çiçeği koparıp ısırır. Ardından kadehi Gérald’a uzatır. Gérald suyu içer ve ona sonsuz aşk yeminleri eder, ancak artık çok geçtir; ölüm zehri Lakmé’nin damarlarına yayılmaktadır.

(5. Sahne) Nilakantha, Gérald’ı öldürmek üzere aniden kulübeye girer (No. 20. Final). Gérald silahsızdır ve ölümü bekler. Ancak Lakmé babasını durdurur; fildişi kadehten birlikte içtiklerini, Gérald’ın artık kutsal olduğunu söyler. Eğer Tanrıların bir kurbanı olması gerekiyorsa, o kurbanın kendisi olduğunu açıklar. Lakmé, Gérald’ın kollarına yığılır og ona yaşattığı en tatlı rüya için teşekkür ederek son nefesini verir. Nilakantha, kızının göklerin ihtişamına ve sonsuz hayata kavuştuğunu ilan ederken, eser Gérald’ın acı dolu haykırışıyla görkemli ve trajik bir şekilde son bulur.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol