8 Şubat 1885’te Hırvatistan’ın Slavonya bölgesindeki Vinkovci kasabasında, geleneksel bir Šokac (Katolik Hırvat köylüsü) ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Eğitim hayatı maddi zorluklar ve uyumsuzluklarla geçen Kozarac, liseyi tamamlayamadan bırakmak zorunda kaldı ve çok genç yaşta çalışma hayatına atıldı. Bir süre mahkeme kâtibi olarak görev yapması, ona köylülerin toprak kavgalarını, tefecilerin eline düşüşlerini ve taşranın o acımasız, filtresiz gerçekliğini birinci elden gözlemleme fırsatı sundu. Resmi bir akademik eğitim almamış olmasına rağmen, sokağın, meyhanelerin ve tarlaların bu sert okulu, onun eşsiz edebi vizyonunun ve gözlem yeteneğinin temelini oluşturdu.

Edebi kariyerine kısa öyküler ve şiirlerle başlayan yazar, yirminci yüzyılın başlarındaki Hırvat Modernizmi (Moderna) akımının en özgün ve çarpıcı seslerinden biri haline geldi. Kendisi gibi yazar olan amcası Josip Kozarac’ın ahlakçı ve rasyonel gerçekçiliğinin aksine Ivan; eserlerinde insanın ilkel içgüdülerini, tutkularını, cinselliği ve kanın o yıkıcı çağrısını natüralist ve izlenimci bir üslupla işledi. Slavonya’nın o dizginsiz “bećar” (serseri/hovarda) kültürünü evrensel bir varoluşçu kriz boyutuna taşıdığı başyapıtı Đuka Begović, yazarın dehasının zirvesidir. O, eserlerinde doğa ile insan ruhunu kusursuz bir ritimle harmanlayarak, modernite karşısında çözülmekte olan geleneksel bir toplumun trajik anatomisini çıkardı.

Kozarac’ın hayatını ve sanatını belirleyen en dramatik unsur ise genç yaşta yakalandığı amansız verem hastalığı oldu. 1907’de askere çağrıldıktan kısa bir süre sonra hastalığının ilerlemesi üzerine terhis edilen yazar, ölümün o soğuk nefesini her an ensesinde hissederek, adeta zamanla yarışırcasına müthiş bir ivmeyle yazdı. Hastalığın getirdiği o ateşli yaşama tutkusu ve aciliyet hissiyle ürettiği ölümsüz eserlerini ardında bırakarak, 16 Kasım 1910’da henüz yirmi beş yaşındayken Vinkovci’de hayata veda etti. Kısacık ömrüne bir edebiyat devrimi sığdıran Ivan Kozarac, geride bıraktığı o taşkın, isyankâr ve hüzünlü metinleriyle Hırvat edebiyatının göğünde hiç sönmeyen bir yıldız olarak kalmayı başardı.

Timrava ve Hikâyeler Üzerine


Hırvat edebiyatının göğünde bir kuyruklu yıldız gibi parlayıp sönen, arkasında bıraktığı kısa ama yoğun izle modernizmin taşradaki en sarsıcı yankılarından birini yaratan Ivan Kozarac, yalnızca bir dönemin değil, bir coğrafyanın, bir ruh halinin ve sosyolojik bir çöküşün de en otantik anlatıcılarından biridir. Yirmi beş yıllık o kısacık ömrüne sığdırdığı edebi üretim, ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden genç bir yazarın yaşama, ete, kana ve toprağa duyduğu o dizginlenemez açlığın bir feryadı niteliğindedir. Ivan Kozarac’ı ve onun edebi dehasını anlamak, yalnızca bireysel bir biyografiyi okumak değil; aynı zamanda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çeperlerinde, geleneksel bağların çözülüp modernitenin sancılarının başladığı o tekinsiz aralıkta, Slavonya ovasının geçirdiği varoluşsal ve toplumsal krizi idrak etmektir. Bu ilk bölümde, yazarın trajik ve ivmeli hayatını, edebiyat tarihindeki özgün konumunu, çağdaşlarıyla ve kendisinden önceki kuşakla olan çatışmalı ve dönüştürücü ilişkisini derinlemesine ele alacağız. Zira Ivan Kozarac’ın satır aralarında, sadece bir kurgu değil, kanlı canlı bir sosyolojik gerçeklik, içgüdülerin şahlanışı ve bir devrin kapanış ağıdı gizlidir.

Taşranın Kalbinde Kısa ve Ateşli Bir Ömür

Ivan Kozarac, 8 Şubat 1885’te, Hırvatistan’ın Slavonya bölgesinin kalbi sayılan Vinkovci’de, geleneksel bir Šokac (Katolik Hırvat köylüsü) ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. O dönemda Slavonya, uçsuz bucaksız meşe ormanları, verimli ovaları ve taşkın nehirleriyle sadece coğrafi bir zenginliği değil, aynı zamanda kendine has, kapalı bir kültürel ekosistemi temsil ediyordu. Ancak Kozarac’ın çocukluğu ve ilk gençliği, bu ekosistemin büyük sarsıntılar geçirdiği bir döneme denk geldi. Askeri Sınır’ın (Vojna Krajina) lağvedilmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin köylere sızması ve geleneksel geniş aile kooperatiflerinin (Zadruga) parçalanması, bölge insanını derin bir kimlik krizine sürüklüyordu.

Yazarın eğitim hayatı oldukça sınırlıydı. Vinkovci’deki ilköğreniminin ardından liseye devam ettiyse de, akademik disiplinle yıldızı pek barışmadı ve okulu yarım bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu resmi eğitimsizlik, onun entelektüel gelişimini durdurmadı; aksine, onu doğrudan hayatın, sokağın, tarlaların ve meyhanelerin o acımasız, filtresiz okuluna itti. Bir süre mahkeme kâtibi olarak çalışması, ona köylülerin toprak kavgalarını, hacizleri, tefecilerin eline düşüşlerini ve ahlaki çöküşlerini birinci elden gözlemleme fırsatı verdi. Mahkeme tutanaklarındaki o kuru hukuki dilin arkasında yatan insan trajedilerini, köylülerin nasıl göz göre göre topraklarını ve onurlarını yitirdiğini gördü.

Kozarac’ın hayatındaki en belirleyici ve trajik dönüm noktası ise, o dönemin amansız illeti olan vereme (tüberküloz) yakalanması oldu. 1907 yılında askere çağrılan Kozarac, hastalığının ilerlemesi üzerine terhis edildiğinde artık ölümle burun buruna yaşayan bir adamdı. Edebiyat tarihindeki pek çok veremli yazar gibi (örneğin bir Anton Çehov veya Knut Hamsun’un açlık ve hastalıkla cebelleşen karakterleri gibi), hastalığın getirdiği o ateşli, sanrılı ve yaşama duyulan o vahşi tutku hali Kozarac’ın da ruhuna ve kalemine sirayet etti. Ölümün yaklaştığını bilmenin verdiği o müthiş ivmeyle yazdı; kaybedecek zamanı yoktu. Bu yüzden metinlerinde bir aciliyet, bir sabırsızlık ve adeta sayfalardan dışarı taşan bir yaşama şehveti (vitalizm) hâkimdir. Birkaç yıl süren umutsuz tedavi arayışlarının ardından, 16 Kasım 1910’da, henüz yirmi beş yaşındayken Vinkovci’de hayata veda etti. Arkasında kısa öyküler, şiirler ve başyapıtı Duka Begoviç’i bıraktı.

Ivan Kozarac’ın edebi konumunu tam olarak belirleyebilmek için, Hırvat edebiyatının bir diğer önemli ismi, aynı zamanda akrabası (amcası) olan Josip Kozarac (1858-1906) ile olan ilişkisini ve zıtlığını analiz etmek elzemdir. Bu iki yazar, Slavonya bölgesini anlatmaları bakımından ortak bir zemini paylaşsalar da, yaklaşımları, edebi felsefeleri ve üslupları açısından birbirlerinin tam zıddıdırlar. Bu zıtlık, aynı zamanda on dokuzuncu yüzyıl gerçekçiliği ile yirminci yüzyıl başı modernizmi (Hırvat Modernası) arasındaki geçişin de en berrak fotoğrafıdır.

Josip Kozarac, rasyonel, didaktik ve ahlakçı bir gerçekçilik anlayışına sahipti. Orman mühendisi olmasının da etkisiyle, Slavonya’nın ormanlarına ve topraklarına ekonomik bir varlık, korunması ve işletilmesi gereken bir sermaye olarak bakardı. Mrtvi kapitali (Ölü Sermayeler) veya Tena gibi eserlerinde, yabancı kapitalistlerin bölgeye gelişiyle köylülerin nasıl ahlaki ve ekonomik bir çöküşe sürüklendiğini, Zadruga sisteminin parçalanmasının getirdiği felaketleri anlatır ve bir “çıkış yolu” olarak çalışkanlığı, ekonomik rasyonaliteyi ve ahlaki toparlanmayı öğütlerdi. Onun dünyasında sorunlar sosyolojik ve ekonomikti; çözümler de öyle olmalıydı.

Ivan Kozarac ise amcasının bu faydacı, akılcı ve iyimser ahlakçılığını âdeta elinin tersiyle itti. Ivan’ın Slavonya’sı ekonomik bir istatistik değil; kan, ter, çamur, şarap ve içgüdülerin arenasıdır. O, amcası gibi didaktik bir kurtuluş reçetesi sunmaz. Ivan Kozarac için insan eylemlerini belirleyen şey akıl veya ekonomik fayda değil; durdurulamaz bir içgüdü, genetik bir miras ve kanın o karanlık çağrısıdır. Josip’in eserlerinde bir karakter toprağını satarsa bu ekonomik bir hatadır ve eleştirilir; Ivan’ın kurgusunda ise bu satış (tıpkı Duka Begoviç’te olduğu gibi) adeta Dionysosçu bir yıkım şöleni, irrasyonel bir kendi kendini yok etme ayini, bir tür köylü nihilizmidir.

Bu bağlamda Ivan Kozarac, Hırvat edebiyatında natüralizm ile psikolojik modernizm arasında eşsiz bir köprü kurar. Emile Zola’nın natüralizminde gördüğümüz o genetik determinizm (kanın ve soyaçekimin insan kaderini belirlemesi), Kozarac’ta Slavonya’nın o taşkın “bećar” (serseri/hovarda) kültürüyle birleşir. Amcası topluma “nasıl kurtuluruz” gözüyle bakarken, Ivan “nasıl ve neden bu kadar görkemli bir şekilde yok oluyoruz” sorusuna, ahlaki bir yargıda bulunmadan, sadece o yıkımın içindeki karanlık güzelliği resmederek cevap verir.

“Bećar” Arketipi ve Taşra Varoluşçuluğu

Kozarac’ın edebiyatını evrensel boyutlara taşıyan en önemli unsurlardan biri, Slavonya’nın yerel kültürel bir figürü olan bećar (bekâr/ serseri) tipolojisini, felsefi ve psikolojik derinliği olan bir arketipe dönüştürmesidir. Bećar, Slavonya geleneğinde çalışmayı sevmeyen, gününü gün eden, meyhanelerde Çingene kemanları eşliğinde parasını saçıp savuran, kadınlara düşkün ve kurallara isyan eden genç erkek figürüdür. Halk şarkılarında hem eleştirilir hem de gizli bir hayranlıkla yüceltilir.

Kozarac bu yerel figürü alır ve onu adeta taşralı bir isyankâr, bir tür ilkel varoluşçu (hatta Nietzscheci bir Üstinsan deformasyonu) olarak yeniden inşa eder. Kozarac’ın karakterleri için bećar olmak, sadece basit bir serserilik veya ahlaki zayıflık değildir; bu, toplumun o ikiyüzlü ahlak kurallarına, papazların sahte dindarlığına, çalışmanın ve biriktirmenin o sıkıcı, burjuva/köylü etiğine karşı bilinçli ve yıkıcı bir başkaldırıdır.

Bu karakterler (ki Duka Begoviç bunun zirvesidir), etraflarındaki insanların karınca gibi çalışıp biriktirdiği, kiliseye gidip gösteriş için dua ettiği o tekdüze hayatı reddederler. Onlar için hayat, yaşanmak ve tüketilmek içindir. Ateş ne kadar harlı yanarsa, o kadar çabuk söneceğini bilirler ama o parlaklığı uzun, sönük bir küllenmeye tercih ederler. Kozarac, bu psikolojiyi işlerken Avrupa edebiyatında Knut Hamsun’un karakterlerinde gördüğümüz o irrasyonel, doğayla bütünleşik, toplum dışı serseri-gezgin ruhunu, Pannonian ovasının o yoğun ve nemli atmosferine taşır.

Kozarac’ın eserlerinde insan, doğanın o vahşi döngüsünün bir parçasıdır. Karakterlerin cinsel arzuları, öfkeleri ve yıkıcılıkları, Slavonya’nın bahar aylarında taşan dereleri, yazın kavurucu güneşi veya sonbaharın o ağırlaşan çamuru ile senkronize bir şekilde ilerler. Doğanın tasviri, asla sadece arka plan dekoru değildir; karakterin ruh halinin doğrudan bir dışavurumu, izlenimci (empresyonist) bir tablodur.

Hırvat Moderna’sı, Edebi Akrabalıklar ve Üslup Analizi

Ivan Kozarac’ı yirminci yüzyılın başındaki Hırvat Modernizmi (Moderna) hareketi içinde değerlendirdiğimizde, onun Antun Gustav Matoš, Janko Polić Kamov ve Fran Galović gibi dönemin büyük isimleriyle hem estetik hem de ruhsal bir akrabalık taşıdığını görürüz. Özellikle, Hırvat edebiyatının “lanetli şairi” ve avangardın habercisi Janko Polić Kamov (1886-1910) ile Kozarac arasındaki paralellikler çarpıcıdır. İkisi de aynı dönemde yaşamış, ikisi de burjuva ve geleneksel ahlaka isyan etmiş, ikisi de eserlerinde cinselliği, hastalığı ve ölümü tabuları yıkarak işlemiş ve her ikisi de 20’li yaşlarının ortalarında (Kamov 24, Kozarac 25 yaşında) trajik bir şekilde hayata veda etmiştir. Ancak Kamov isyanını daha kozmopolit, kentsel ve felsefi bir nihilizm üzerinden kurgularken; Kozarac bu isyanı tamamen taşranın, toprağın ve çamurun içinden, o yerel dilin ve folklorun gücüyle dışa vurmuştur.

Bir diğer önemli karşılaştırma noktası ise, dönemin büyük şairi Antun Gustav Matoš ile olan ilişkisidir. Matoš, Avrupa (özellikle Fransız) sembolizmini ve izlenimciliğini Hırvatistan’a taşıyan isimdir. Kozarac’ın doğa tasvirlerindeki o eşsiz renk kullanımı, seslerin ve kokuların birbirine karıştığı (sinestezi) o büyüleyici paragraflar, Matoš’un Hırvat edebiyatına aşıladığı izlenimci estetiğin taşraya başarıyla uyarlanmış halidir. Kozarac’ın metinlerinde kelimeler sadece anlam taşımaz; bir ressamın fırça darbeleri gibi sayfaya renk ve doku bırakırlar. Ormanın hışırtısı, Çingene kemanlarının o insanın kemiklerine işleyen “cıyaklaması”, çamurun kokusu ve kadınların nemli dudakları; Kozarac’ın kaleminde somut, dokunulabilir bir gerçekliğe dönüşür.

Eserlerini kaleme alırken kullandığı dil de bu izlenimci ve natüralist sentezin bir ürünüdür. Kozarac, akademik veya steril bir standart dil kullanmaktan özellikle kaçınır. O, karakterlerini kendi yöresel şiveleriyle (Šokac ağzı), o toprağın argosuyla, küfürleriyle ve deyimleriyle konuşturur. Bu seçim, sadece yerel bir renk (kolorit) katmak için değil, karakterlerin o yontulmamış, çiğ ve vahşi doğasını okura doğrudan hissettirmek için yapılan bilinçli bir estetik tercihtir. (Bizim Duka Begoviç çevirisinde bu yerel, akıcı ve kuralsız dili yansıtmak adına kurduğumuz yapı, yazarın bu dilsel başkaldırısının Türkçedeki bir rezonansıdır.)

Kozarac’ın üslubu, aynı zamanda şiirsel bir ritme sahiptir. Birçok paragrafı yüksek sesle okunduğunda, Slavonya halk şarkılarının (bećarac) o on heceli, tempolu ve hüzünlü ritmini barındırdığı görülür. Zaten yazarın kendisi de aynı zamanda önemli bir şairdir ve Milovo sam garave i plave (Esmerleri ve Sarışınları Sevdim) adlı şiiri, bugün bile Hırvatistan’da anonim bir halk şarkısı sanılacak kadar kültüre mal olmuş, herkes tarafından bilinen kült bir eserdir. O, edebiyatında Slavonya ovasının ruhunu öylesine içselleştirmiştir ki, yazdıkları kısa sürede bir halk destanı doğallığına kavuşmuştur.

Toplumsal Çürümenin Anatomi Uzmanı

Ivan Kozarac’ın eserleri, geniş bağlamda, kapitalizmin ve bireyciliğin geleneksel köylü toplumunu nasıl çürüttüğünün de acımasız bir röntgenidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, Zadruga adı verilen büyük aile kooperatiflerinin dağılmasıyla birlikte topraklar bölünmüş, bireysel mülkiyet başlamış, bu da tefeciliği, borçlanmayı ve ahlaki yozlaşmayı beraberinde getirmiştir. Kozarac, bu çözülme sürecinde kimliğini arayan, ancak geçmişin o mitik “savaşçı/sınır koruyucusu” (Graničar) gururunu günümüzün yavan tarım işçiliğiyle bağdaştıramayan erkeklik krizini de mükemmel işler. Duka gibi karakterlerin çalışmayı reddetmesi, aslında içten içe bu yeni dünya düzenine, mülkiyetin ve emeğin o tekdüze boyunduruğuna girmeyi reddetmektir. Onlar, dedelerinin kılıçla ve kanla kurduğu dünyada birer kahramanken, babalarının ve kendilerinin sabanla ve senetle kurulan bu yeni dünyada birer “köleye” dönüşmesini içlerine sindiremezler. Bu yüzden yıkımı, boyun eğmeye tercih ederler.

Sonuç olarak, Ivan Kozarac, kısacık ömrüne sığdırdığı bu büyük dehayla, Hırvat modernizminin sadece bir öncüsü değil, taşra varoluşçuluğunun da en güçlü seslerinden biri olmuştur. Onun edebiyatı; yaşama sevincinin ölüm korkusuyla, doğanın güzelliğinin ahlaki çürükeyle, coşkunun melankoliyle iç içe geçtiği o baş döndürücü sınırda durur. Kozarac, bir zamanlar sınırsız ve özgür olduğuna inanan bir ruhun, modern dünyanın ve kendi zaaflarının daralan çemberi içinde nasıl nefessiz kaldığının ve o nefessiz kalış anında nasıl son bir kez ve ihtişamla haykırdığının tarihçisidir. Ve bu haykırışın en vücut bulmuş, en ete kemiğe bürünmüş hali, Hırvat edebiyatının unutulmaz anti-kahramanı, serserilerin şahı ve kendi trajedisinin mimarı olan Duka Begoviç’in ta kendisidir.

Bir Yıkım Destanı Olarak Duka Begoviç

Ivan Kozarac’ın başyapıtı Duka Begoviç, Hırvat edebiyatında taşra hayatını pastoral bir romantizmle veya ahlaki bir kurtuluş reçetesiyle ele alan geleneksel köy romanlarından kesin ve keskin bir kopuşu temsil eder. Bu roman, bir insanın kendi doğasıyla, genetik mirasıyla ve içine doğduğu toplumun ikiyüzlülüğüyle girdiği, başından sonu belli olan o trajik ve yıkıcı savaşın günlüğüdür. Kozarac, karakterini sadece sosyolojik bir vaka olarak değil, aynı zamanda derin bir varoluşsal krizin, adeta taşraya sıkışmış bir Nietzscheci üstinsan (Übermensch) deformasyonunun vücut bulmuş hali olarak kurgular. Eser, başkahramanın hapishaneden dönüşüyle başlar ve kendi iradesiyle seçtiği bir tür ruhsal hapishanede, mutlak bir hiçlik ve uyuşukluk içinde sona erer. Bu ikinci bölümde, romanın edebi dokusunu, psikolojik katmanlarını, sosyolojik eleştirilerini ve Duka Begoviç’in o görkemli çöküşünü derinlemesine analiz edeceğiz.

Zindandan Köye: İzolasyon ve Sahte Arınma

Romanın açılış sahnesi, edebi açıdan kusursuz bir psikolojik peyzaj sunar. Duka, babasını öldürmenin bedeli olarak yattığı Mitrovica hapishanesinden, şafağın o puslu, nemli ve karanlık saatlerinde köyüne dönerken, aslında fiziksel bir zindandan çıkıp çok daha büyük ve görünmez bir zindana, yani köyünün ve kendi geçmişinin içine adım atmaktadır. Kozarac, bu dönüşü bir umut veya yeniden doğuş olarak değil, baştan itibaren tekinsiz bir yüzleşme olarak çizer. Hapishane yılları Duka’yı ıslah etmemiştir; aksine, onun zihnini bir bıçak gibi keskinleştirmiş, insan doğasının karanlık taraflarını ve toplumun yapay kurallarını analiz etmesini sağlamıştır. Zindanın o boğucu yalnızlığında geçirdiği uykusuz geceler, onu Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki isyankâr karaktere benzer bir varoluşçu sancıya sürüklemiştir. Hapiste adalet, din, ahlak ve varoluş üzerine düşünmüş, dışarıdaki insanların “özgür” hayatlarının da aslında birer yanılsama olduğunu fark etmiştir. Köyüne döndüğünde aldığı ilk karar, insanlardan tamamen izole olmak ve kendini sadece toprağa, çalışmaya vermektir. Günlerce insan yüzü görmeden, derme çatma çiftliğinde tekerlek parmaklıkları yontar, eski aletleri onarır, bir keşiş gibi yaşar. Ne var ki bu arınma çabası, Duka’nın doğasına tamamen aykırıdır. O, bu yalnızlık ve çalışma etiğinin aslında içsel bir korkaklık, toplumun ona biçtiği “tövbekâr suçlu” rolünü kabullenmek olduğunu kısa sürede anlar. Toprağı işlemek, ter dökmek, kuruş hesabı yapmak; bütün bunlar Duka’nın o taşkın Šokac kanına hakarettir. Çalışmak, onun gözünde sadece bir boyun eğiş, bir köleliktir. Bu uyanış, romanın kırılma noktalarından biridir. İyiliğin ve çalışkanlığının sıkıcılığı ile yüzleşen Duka, kendi felaketini kendi elleriyle hazırlayacağı o serserilik (bećar) günlerine büyük bir hızla geri döner.

Babanın Gölgesi ve Kanın Determinizmi

Romanın en güçlü psikolojik eksenlerinden biri, Duka ile babası Šima arasındaki o ödipal ve determinist ilişkidir. Duka, babası Šima’yı kafasına demir bir maşa vurarak öldürmüştür. Bu cinayet, görünürde bir miras veya ev kavgası gibi dursa da, aslında sembolik bir “babayı öldürme” eylemidir. Ne var ki Duka babasını fiziksel olarak ortadan kaldırsa da, ruhsal ve genetik olarak onun gölgesinden asla kurtulamaz. Kozarac, Emile Zola’nın natüralizminde sıkça rastlanan soyaçekim ve determinizm olgusunu Slavonya’nın folklorik yapısına ustaca yedirir. Metin boyunca Duka’nın eylemleri sürekli olarak kan (krv) motifiyle açıklanır. “Šima’nın kanı”, “Šokac kanı”, “taşkın kan”; bunlar Duka’nın kendi yıkıcılığını meşrulaştırdığı, kendi iradesini teslim ettiği genetik bahanelerdir. Duka, kadınları döverken, şarap şişelerini kırarken, Çingenelere banknotlar saçarken aslında sürekli olarak babası Šima’nın performansını tekrarlamakta, hatta onu aşmaya çalışmaktadır. Romanın en can alıcı ironisi şudur: Duka, babasının mirasını reddedip ona isyan ederek onu öldürmüş, ancak özgürlüğüne kavuştuğunu sandığı anlarda tam da babasının kopyasına, hatta onun çok daha radikal bir versiyonuna dönüşmüştür. Babasının masada oturma şeklini, piposunu tutuşunu, şarap kadehini devirişini aynen taklit eder. Meyhanede Çingene müzisyenlere para saçarken hissettiği o ilkel gurur, aslında “Ben Šima Begoviç’in oğluyum” haykırışının eyleme dökülmüş halidir. Duka’nın isyanı, nihayetinde kendi genetiğine yenik düşer. O, kanının ona emrettiği o yıkım senaryosunu oynamaya mahkûm trajik bir aktördür.

Taşra Panoptikonu: İkiyüzlülüğün Sosyolojisi

Duka Begoviç, bireysel bir psikolojik dram olmasının yanı sıra, dar görüşlü bir taşra toplumunun acımasız bir röntgenidir. Kozarac, köyü pastoral ve masum bir sığınak olarak değil, herkesin birbirini gözetlediği, yargıladığı ama aynı zamanda herkesin gizli günahlar içinde yüzdüğü bir bataklık olarak resmeder. Duka’nın köy ahalisine duyduğu derin öfke ve küçümseme, bu ikiyüzlülükten kaynaklanır. O, günahlarını ulu orta, bağırarak ve meydan okuyarak işlerken; köylüler aynı günahları gizlice, samanlık köşelerinde, dedikodu meclislerinde ve kilise duvarlarının ardında işlerler. Duka onlara şu gerçeği haykırır: Ben kötüyüm ve bunu biliyorum; siz ise benden daha kötüsünüz ama namuslu rolü oynuyorsunuz. Özellikle köyün papazı (župnik) ve kilisenin gediklisi olan dindar kadınlar (bratimke) üzerinden yapılan din eleştirisi, dönemin edebiyatı için oldukça cesur ve radikaldir. Duka kiliseye gittiğinde, kutsal tasvirlerin ardında yatan dünyevi pazarlıkları, kilise vergisi için köylüleri azarlayan ama zangocun kızıyla günah işleyen papazı, gençliklerinde her türlü ahlaksızlığı yapıp yaşlılıklarında tespih çeken kocakarıları görür. Bu gözlem, Duka’nın ruhsal arınma umudunu tamamen yok eder. Toplumun sözde “iyi”leri bu kadar çürümüşken, onun gibi “kötü” birinin tövbe etmesi sadece bir komedi, kendi dürüstlüğüne bir ihanet olacaktır. Pano Amca’nın evinin önündeki o dedikodu ve sohbet meclisleri, köyün ahlaki pusulasının ne kadar şaşmış olduğunu gösterir. Yaşlılar, Duka’nın yıkıcı eylemlerini dışarıdan kınarken, içten içe onun o pervasız gençliğine ve cesaretine hayranlık duyarlar. Kendi yaşayamadıkları o taşkın hayatı Duka üzerinden bir seyirlik gibi izlerler. Duka ise onların bu zavallılığını yüzlerine vurmaktan çekinmez. O, köyün ortak vicdan azabı, ayna tutan o lanetli karakteridir.

Romanın dönüm noktalarından biri, Duka’nın içindeki o ani ve tekinsiz ölüm/kader korkusuyla Ilača’daki Meryem Ana türbesine hacca (proštenje) gitmeye karar verdiği bölümdür. Bu bölüm, insanın inançla kurduğu çıkar ilişkisinin ve batıl inançların muazzam bir eleştirisidir. Duka’nın hacca gidiş kararı, içsel bir aydınlanma veya gerçek bir pişmanlık değildir. Aksine, tamamen tüccar zihniyetiyle yapılmış bir pazarlıktır. Birkaç kuruş sadaka vererek, dizlerini biraz aşındırarak işlediği cinayetin, ettiği eziyetlerin ve saçıp savurduğu hayatın kefaretini ödeyebileceğini sanır. Diğer köylülerin de hacca gidiş amacı farksızdır; kimi tavukları yumurtlasın diye, kimi bir daha çocuk doğurmasın diye, kimi kocasını büyülemek diye Meryem Ana’ya adaklar sunar. İnanç, burada manevi bir sığınak değil, tamamen dünyevi dertlerin çözümü için başvurulan bir rüşvet mekanizmasıdır. Hac yolculuğu sırasında kafiledeki kadınların gizlice şarap içmesi, dedikodu yapması, trene binmek için bahaneler üretmesi ve geceleyin samanlıkta yaşanan o sıradan zinâ olayı, bu sözde dini ritüelin ne kadar içinin boşaltıldığını gösterir. Duka, samanlıkta akrabası Ola ile birlikte olduktan sonra dehşet verici bir uyanış yaşar. Kendisinin de, etrafındakilerin de asla değişmeyeceğini, tövbe denilen şeyin sadece kendilerini kandırdıkları bir maskaralık olduğunu idrak eder. Okajivaju oni koji će sutra u groblje (Yarın mezara girecek olanlar günah çıkarır), diyerek haccı yarıda bırakır ve köyüne döner. Bu geri dönüş, artık hiçbir manevi frenin kalmadığının, Duka’nın kendi felaketine doğru son sürat koşacağının kesin ilanıdır. Geri döner dönmez de elinde kalan son varlığı, topraklarını satar.

Romanın en büyüleyici, dili ve ritmiyle Hırvat edebiyatının zirvelerinden biri sayılan bölümleri, Duka’nın varını yoğunu meyhanelerde, kadınlarla ve Çingene müzisyenlerle saçıp savurduğu o uzun gece sahneleridir. Bu sahneler, salt bir hedonizm veya basit bir sarhoşluk anlatısı değildir; bunlar adeta antik Yunan tragedyalarındaki Dionysosçu kendinden geçme (ekstaz) ayinleridir. Kozarac, müziği (özellikle Çingene kemanı olan egedeyi) Duka’nın ruhunu ele geçiren, onun içgüdülerini kırbaçlayan metafizik bir güç olarak tasvir eder. Duka için müzik dinlemek, eğlenmek değil, kanat kanata kendi sınırlarını zorlamaktır. Gliša isimli kurnaz Çingene kemancının, müziğin sesini yavaş yavaş kısıp Duka’nın kulağına kadar eğildiği, ona o ölüm kadar hüzünlü ve kurşun kadar ağır halk şarkılarını çaldığı sahne, edebiyat tarihindeki en etkileyici psikolojik trans anlarından biridir. Duka, o kemanın tellerinde sadece bir melodi değil, kendi kaybettiği gençliğini, hiç bulamadığı huzuru ve yaklaşan kendi yıkımını duyar. Müzik çaldıkça, Duka’nın gözünde paranın, toprağın, ailenin ve hatta dünyanın hiçbir değeri kalmaz. Birkaç yüzlük banknot, o coşkunun ve unutuşun yanında bir hiçtir. O, parayı biriktirmek veya faydalı bir şeye yatırmak için değil, sırf o anki ihtirası beslemek, sırf o kibirli “Ben Duka Begoviç’im” haykırışını duyurabilmek için ateşe atar gibi etrafa saçar. Kadınlarla olan ilişkileri de bu yıkıcı doğanın bir parçasıdır. Duka, karısı Marijica’nın o sessiz, itaatkâr, “hastalıklı” masumiyetinden iğrenmiş, ona sırf acı çektirmek için işkence etmiştir. O, kendisi gibi hırçın, kanlı canlı, şehvetli kadınlar arar. Çoban kızı Ruža ile doğanın o vahşi kucağında, söğütlerin altında yaşadığı gizli buluşmalar, romanın natüralist ve izlenimci dokusunun en güzel örneklerindendir. Doğanın kokuları, çamurun hışırtısı ve cinsel tutku birbirine karışır. Ancak Duka’nın o doyumsuz ruhu, fethettiği anda hevesini yitirir. Kadınların hepsi, bir süre sonra onun gözünde aynılaşır, cazibesini yitirir. O, aslında kadınları değil, o avlanma sürecindeki arzuyu, o geçici sarhoşluğu sevmektedir. Son paralarını da şehrin o çamurlu nehir kenarındaki batakhanelerinde, yüzleri boyalı kadınların önüne saçarak, kendini bilerek ve isteyerek tüketir.

Toprağın Kaybı: Köksüzleşme ve Kimlik Bunalımı

Romanın arka planında işleyen en önemli sosyolojik dinamik, toprakla kurulan ilişkinin dönüşümüdür. Slavonya köylüsü için toprak, sadece bir geçim kaynağı değil, kimliğin, statünün ve geçmişle geleceğin bağlayıcısıdır. Ancak Duka, bu bağı tamamen koparmıştır. Topraklarını satma kararı, onun varoluşsal intiharının son aşamasıdır. Satış belgeleri, haciz ilanları onun umurunda bile değildir. O, atalarının kanıyla suladığı, onu besleyip büyüten o verimli ovaları nakit paraya, yani meyhanelerde bir gecede yok edilecek bir araca dönüştürür. Duka, toprağı satarken aslında kendi köklerini, kendi geleceğini ve kendi kızının (Smilja) hayatını da satmaktadır. Bu satış, geleneksel zadruga (geniş aile) düzeninin çöküşünün ve mülkiyetin kapitalist bir nesneye dönüşmesinin de sembolik bir ifadesidir. Duka’nın kızına karşı hissettiği o kısa süreli sorumluluk ve vicdan azabı, paranın o hışırdayan sesiyle anında buharlaşır. O, yarını düşünmeyen, sadece bugün için, hatta sadece o an için yaşayan bir adamdır. Geleceği yok etmesi, onun nihilist doğasının kaçınılmaz bir sonucudur.

Trajik Final: Küllerinden Doğamayan Ateş ve Mutlak Hiçlik

Romanın final bölümü, klasik trajedilerdeki katarsis (arınma) hissini kasıtlı olarak okurdan esirger. Duka Begoviç, bütün o destansı taşkınlığının, servetini saçıp savuruşunun ve köye meydan okuyuşunun ardından görkemli bir şekilde ölmez. İntihar etmez, bir kavgada vurulmaz. Kozarac, karakterine çok daha ağır, çok daha acımasız bir son hazırlar: Uyuşukluk ve Hissizlik. Bütün parası bittiğinde, o bir zamanlar köyün en zengin, en mağrur, kimseden korkmayan adamı Duka; eskiden iğrendiği, veremli, kan tüküren, cimri komşusu Andra Mijaljev’in kapısına bir çoban olarak düşer. Artık eskisi gibi temiz giyinmez, yıkanmaz, tıraş olmaz. O fırtınalı, öfkeli, etrafına dehşet saçan adam gitmiş; yerine ayaklarını sürüyerek yürüyen, tek kelime etmeyen, donuk bakışlı, adeta yaşayan bir ölü gelmiştir. Bu son, bećar ruhunun mutlak yenilgisidir. Duka’nın o taşkın kanı soğumuş, ateşi sönmüş, geriye sadece kapkara bir kül kalmıştır. Akşamları koyunların yanında o derme çatma arabasında yatarken, gökyüzündeki yıldızlara boş ve hissiz gözlerle bakar. Ne geçmişindeki o görkemli serseriliklere üzülür, ne kaybettiği topraklara ağlar, ne de kızı için kederlenir. İçinde sadece taptaze, sızlayan, kör bir hiçlik vardır. Bir kabulleniş, bir fazlalık olma hali. Kozarac, romanı kesin bir sonla bağlamaz. Duka’nın bu halde kalıp kalmayacağının belli olmadığını, belki yarın belki öbür gün o eski kanın yeniden uyanıp onu hırsızlığa, dolandırıcılığa ve yeni bir yıkıma sürükleyebileceğini söyleyerek açık uçlu bir tekinsizlik yaratır. Možda će… (Belki de…) diyerek biten roman, Duka’nın şahsında Slavonya ovasının da o belirsiz, karanlık ve trajik kaderine işaret eder.

Sonuç: Hırvat Edebiyatının Sönmeyen Ateşi

Ivan Kozarac’ın Duka Begoviç’i, sadece edebi bir metin değil; insanın kendi içindeki uçuruma bakışının, içgüdülerin medeniyetle olan savaşının ve kırsal modernizmin en çarpıcı belgelerinden biridir. Yazarın o şiirsel, yerel argoyla bezenmiş, ritmik ve empresyonist dili; Duka’yı kağıt üzerinde bir kurgu olmaktan çıkarıp, kan nefes alan, ter kokan, çamur ve şaraple yoğrulmuş gerçek bir mite dönüştürür. Bu roman, insanın neden bazen aydınlık bir geleceği, huzuru ve güvenceyi değil de; anlık bir tutku uğruna kendi cehennemine, kendi yıkımına koşarak gitmeyi tercih ettiğinin en dürüst açıklamalarından biridir. Duka Begoviç, edebiyat tarihinde, kendi trajedisini büyük bir şölen gibi kutlayan ve o şölenin sonunda kendi enkazının altında sessizce ezilen unutulmaz karakterlerin panteonunda, o gururlu, asabi ve hüzünlü bakışıyla sonsuza dek yerini almıştır. Kozarac’ın o yirmi beş yıllık kısacık ömründen damıttığı bu eser, Slavonya’nın meşe ormanlarında esen rüzgâr kadar kalıcı, Çingene kemanlarından dökülnen o pes nota kadar da sarsıcıdır.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol