Fumiko Hayaşi, 1903 yılında Japonya’nın Şimonoseki şehrinde doğdu. Çocukluğu zorluklarla geçen Hayaşi, maddi imkânsızlıklar nedeniyle okulunu tamamlayamadı ve genç yaşta çalışmaya başladı. Hayaşi, farklı işlerde çalışırken yazma yeteneğini keşfetti ve bu yete-neğini geliştirdi. 1920’lerde yazmaya başlayan Hayaşi, kısa hikâyeler, romanlar ve şiirler yazarak Japon edebiyatına önemli katkılarda bu-lundu. İlk önemli eseri olan “Hōrōki” (Gezginin Notları), onun yazar olarak tanınmasını sağladı.

Hayaşi’nin yazıları, savaş sonrası Japonya’nın toplumsal ve ekonomik değişimlerini, insanların günlük yaşam mücadelelerini ve kadınla-rın karşılaştığı zorlukları derinlemesine ele alır. “Ukigumo” (Serseri Bulutlar) adlı romanı, Hayaşi’nin en bilinen eserlerinden biridir ve Japonya’nın savaş sonrası dönemdeki toplumsal yapısını ve bireylerin içsel çatışmalarını etkileyici bir dille anlatır. Bu eser, daha sonra Mi-kio Naruse tarafından sinemaya uyarlanarak büyük beğeni topladı.

Fumiko Hayaşi, yaşamı boyunca 270’ten fazla eser üreterek edebiyat dünyasında kalıcı bir iz bıraktı. Eserleri, Japon edebiyatının önemli bir parçası olarak kabul edilir ve halen okunmaya devam etmektedir. Hayaşi, 1951 yılında 48 yaşında hayatını kaybetti, ancak eserleri ve etkisi Japon edebiyatında yaşamaya devam ediyor. Onun çalışmaları, Japonya’nın savaş sonrası dönemdeki toplumsal ve ekonomik dönü-şümleri anlama açısından büyük bir öneme sahiptir.

Fumiko Hayaşi'ye Dair


“Ben ezelden beri bir gezginim. Bir memleketim de yok benim. Babam Şikoku, Iyo’lu seyyar bir manifaturacıydı. Annemse Kyuşu, Sakarajuma’daki bir kaplıca hanında hizmetçiydi. Yabancı biriyle evlendiği için de memleketinden kovulmuştu. Annemle babam Yagamuçi’deki Şimonoseki adında bir yere dinlenmeye gitti. İşte ben de Şimonoseki de dünyaya geldim.” — Hayaşi Fumiko (Bir Avarenin Günlüğü, 1928)

Fumiko Hayaşi, 1904 yılının son gününde Tanaka-ço, Şimonoseki mahallesindeki bir kalaycı dükkanının ikinci katında dünyaya geldi. Babası Sentaro Miyata yirmi iki; annesi Kiku Hayaşi ise otuz altı yaşındaydı. Hayatının o evresinde Kiku çoktan ikinci kez evlenmiş ve üç çocuk yapmıştı. Toplum baskısı Japonya’nın en aşağı tabanında bile o zamanlar kendini gösteriyor olsa gerek ki kocası mahallenin yerlisi olmadığı için çift Sakurajima’ya gitmek zorunda kaldı. Bu evlilik yalnızca altı yıl sürdü. 1910’da manifaturacılık işi iyi giden Sentaro Miyata eve Amakusa’dan bir geyşa getirdi. Karlı bir gün Kiku ve kızı Fumiko evden kaçtı. Fumiko’nun annesi aynı yıl içerisinde bu sefer kendisinden yirmi yaş küçük, Okayamalı bir çiftçinin en büyük oğlu Kisabura Sawai’yle evlendi. Aynı yılın baharında Fumiko, Nagasaki’de ilkokula yazıldı. Kuzey Kyuşu’nun kömür madenleri arasında seyyar manifaturacı ailesi oradan oraya mekik dokurken Fumiko’nun değiştireceği on ilkokuldan ilkiydi bu. Hayaşi hayatının bu dönemini güzel hatırlıyor, hatta Bir Avarenin Günlüğü’nde bu dönemi şöyle anlatıyor: “O zamanlar hayat dolu bir çocuktum. (…) Bu kadar iyi bir seyyar satıcı olduğum için annemin sürekli bana iltifat etmesi çok hoşuma gidiyordu.”

Ailesi malları satmak için dışarıda gezinirken evden çıkmaya çok alışan Fumiko yerel kütüphaneden kitap alıp hemencecik bitiriyordu. Sonrasında ailesi aşırı zor duruma düştüğü için on yaşındaki Fumiko’yu babaannesinin yanına Sakurajima’ya gönderdi. Ablası burada Fumiko’yu yemek yapmaya zorlamış ve ona eziyet etmişti.

Fumiko on dört yaşında Onomiçi’deki kız ortaokuluna kaydoldu. Kayıt ücretini kazanmak için geceleri bir iplik fabrikasında çalıştı ve tatil günlerinde de hizmetçilik yaptı. Okulda hiç yakın arkadaşı olmadığı için kendisini kütüphaneye kapatıp yerli yabancı edebiyat eserlerini okuyordu. On sekiz yaşında masallar yazmaya başladı. 1922 Mart’ında daha ortaokul günlerinden beri sevdiği, diğer pek çok işinin yanında bir hamamda ayakkabılara göz kulak olarak para kazanan ve Meiji Üniversitesi’nde okuyan Gun’içi Okana ile Tokyo’ya gitti. Ailesi önce Hibiya’da; sonra da Kagura Tepesi, Naruko Tepesi ve Dogen Tepesi’nde seyyar gece tezgâhları açarak Tokyo’ya gitmesine izin verdi. Bu süre zarfında Fumiko, tezgahlara bakarak annesinin rahat bir nefes almasını sağlıyordu.

1923 yılında Meiji Üniversitesi’nden mezun olan ve memleketi İnnoşima’ya dönen Okama, ailesinin çok ciddi bir şekilde karşı çıktığını bahane ederek Fumiko’ya verdiği evlilik sözünü tutmadı ve onun yüreğine ağır bir darbe indirdi. O yılın eylül ayında büyük Kanto depremi yaşandı. Fumiko hiç düşünmeden Kansai bölgesindeki arkadaşlarını ziyaret etmek için Şibaura’dan Osaka’ya giden bir sake nakliye gemisine bindi. Tokyo’ya döndükten sonra bir doğumevinde stajyer hemşire ve bir ticaret şirketinde işçi olarak çalıştı. Bunların yanında elbette sıradan ev işleriyle de ilgileniyordu. O yıldan sonra ileride Bir Avarenin Günlüğü adıyla yayınlanan günlüğünü tutmaya başladı.

Fumiko, 1924 yılında hizmetçilik, fabrika işçiliği, satış danışmanlığı, garsonluk, mektup yazmanlığı gibi işler yaparak yalnızca kendi geçimini sağlamanın değil Onomiçi’ye dönen ailesine para göndermenin de bir yolunu bulmuştu. Bundan başka çeşitli dergilere pek çok çocuk hikayesi ve şiir de satmıştı. O yıl Hongo, Sakana-maçi’deki bir restoranın müdavimi bir grup anarşist şairin arasında kendini bulan Fumiko, çok geçmeden aralarından Tanabe adındaki birisinin yanına taşınmış ancak iki üç ay sonrasında bu adamın aktris bir sevgilisi olduğunu öğrenince duruma son vermişti. Yazar Uno Koji’yi (1891-1961) ziyaret ederek ondan öykü yazma tekniklerini öğrendiği sırada konuştuğu gibi yazması gerektiği tavsiyesini almıştı. Bu son derece basit tavsiyenin Fumiko üzerinde tarifi imkânsız bir tesiri olmuştu. Bu süre zarfında yazar Şusei Tokuda (1871-1943) maddi anlamda ona yardımcı da olmuştu.

1925 yılında Fumiko Hayaşi yirmi yaşına basmış ve edebi yeteneklerini takdir etmesini iyi bilen şair Yoşiya Nomura ile evlenmişti. Tam bu sıralarda Fumiko, Şinjuku’daki bir kafede garsonluk yapıyordu.

Sonraki yıl Yoşiya Nomura’dan ayrılan Fumiko, Hingo’daki bir sake dükkanının üstünde kadın proleter yazar Taiko Hirabayaşi ile bir oda tuttu. O yılın aralık ayında Hayaşi, ressam Ryokubin Tezuka ile evlendi.

1928 Ekim’inde o zamanlar yazarlık yapan Otokiçi Mikami’nin önerisiyle Otokiçi’nin eşi Şigure Hasegawa’nın editörlüğünü yaptığı Hayaşi’nin Bir Avarenin Günlüğü kitabı “Sanatkâr Kadınlar” adlı dergide yirmi iki bölümde tefrika edildi ve büyük ilgi çekti. O yıl boyunca Ueno Kütüphanesi’nden çıkmayan Hayaşi eline geçirdiği her şeyi büyük bir hevesle okudu. Eserlerinin 1961 tarihli Şinçoşa baskısında girişine Hayaşi’nin bu vakitlerde çalışma masasına oturmuş, başını kitabından kaldırmadan maltızdaki kömürleri karıştırdığı bir fotoğrafı eklenmişti.

Hayaşi, 1929 yazında kırmızı mayosuyla evinin girişinde çamaşırlarını yıkarken Kaizoşa Şirketi’nden bir temsilci bir yazı istemek için uğradı. Hayaşi ona Bir Avarenin Günlüğü’nün bir kitap uzunluğundaki ilk kısmını vermişti. 1930 Temmuz’unda basılan bu kitap anında bir çoksatan olmuştu. Kasım 1930 ve Ocak 1931 yıllarında basılan devam kitaplarıyla iki yılda toplam 600.000 kopya satmıştı. Genel okur kitlesinin sevgisini kazanan belli ki böyle kötü ve umutsuz şartlar altındaki o basit iyi ruh hali ve iyimserlikti. Yazar ara sıra kendine acısa da kendi de ümitsizliğe kapılsa da bu acımanın arkasındaki kararlı güç eleştirmen Hajime Togaeri’nin de belirttiği üzere pek çok yalnız insanın yüreğinden geçenleri anlatıyordu. Hayaşi, 1930 sonbaharındaki iki aylık telif ücretiyle Çin’e giderek bunu kutladı. Sonraki sonbaharda Sibirya’dan Avrupa’ya uzanan bir yolculuğa çıktı. Bu sırada çoğunlukla kültürel ortamının tadını çıkarıp durmaksızın yazdığı Paris’te geçirmişti vaktini. 1932 Ocak’ında bir ringa teknesiyle Londra’ya gitti ve burada bir ay kadar kaldı. Hayaşi geçici bir gece körlüğüne yakalanmıştı. Mayıs ayında Kaizoşa yöneticisinin gönderdiği parayla Japonya’ya uzun dönüş yolculuğu için Japon bir posta gemisine bindi. Bu gemi onu çok etkileyen Napoli’de ve sonrasında da Şangay’da duraksamıştı.

Hayaşi, 1935 Eylül’ünde Cuokoron adlı edebiyat dergisinde hayat hakkında “İstiridyeler” adında bir öykü yayınladı. Bu başlık, metinde istiridyelerden hiç bahsedilmediği için birazcık gizemli kalıyordu. Belki de Hayaşi’nin alttan alta ima ettiği hikâyenin başkahramanları Şukiçi ve Tama gibi başarısız karakterlerin nihayetinde toplum tarafından kabuğu açık istiridyeler gibi kolaylıkla yutulup tüketildiğiydi.

Kara savaş bulutları Doğu Asya üzerine çökerken Hayaşi de 1937 yılının aralık ayında Mainiçi adlı gazete için özel savaş muhabiri olarak işe alınmıştı. Hayaşi, sonraki yılın eylül ayında bir grup yazarla birlikte İçişleri Bakanlığı’nın istihbarat departmanı tarafından Çin ordusunu takip etmek üzere Şangay’a gönderilmişti. Hayaşi sonraları kendi inisiyatifiyle bir ordu hastanesini ziyaret etmiş, ardından Mainiçi kamyonuna binerek henüz düşmüş Hankow şehrine adımını atmıştı. Ekim ayında ticari bir uçakla Japonya’ya dönen Hayaşi, büyük kasaba ve şehirlerde savaşın ön cephelerinde gördüklerini anlattığı konuşmalar yapmıştı. Bu on yıllık süreç içerisinde hiç ara vermeden şiirler, öyküler ve romanlar yazmaya da devam etmişti.

1941 Eylül’ünde Hayaşi, Jiro Osaragi ve proleter yazar Ineko Sata, Mançurya’daki orduları ziyaret ederek yüreklendirmek için Mainiçi’ye gönderilmişti.

Sonraki yıl bilgi toplama bürosunun bir üyesi olan Hayaşi, Japonların işgal ettiği Fransız Çinhindi, Singapur, Java ve Borneo adalarına gönderildi. Yaklaşık sekiz ay süren bu yolculuğu diğer ülkeleri ve insanları uzunca bir zaman gözlemleyerek savaş sonrasında yazdığı Serseri Bulutlar ve Güney Pasifik’teki seks kölesi kadınları anlatan Borneo Elması için ona epey fikir vermişti.

Hayaşi, 1943 Aralık’ında Tai adında yeni doğan bir oğlanı evlat edindi. Sonraki yılın nisan ayında çocuğun hayatını garanti altına almak için babasının daha genç bir kadın uğruna başından savdığı ihtiyar annesiyle fukaralığın vurduğu Tokyo’dan ayrıldı. Nagano ilinin Kadoma isimli kaplıca kasabasına yerleşerek kasaba çocuklarına yüksek sesle okuduğu masallar yazmaya devam etti. 1945 Ekim’inde Tokyo’ya döndü. Sonraki yıl haziran ayında Borneo Elması’nı ve 1947 Ocak’ında da Nehir Balıkları’nı yayınladı. İhtiyar bir geyşayı anlatan “Son Kasımpatı” ise 1948 Kasım’ında yayınlandı ve birkaç ay sonra En İyi Kadın Yazar ödülünü aldı. “Küller” isimli öyküsü 1949 Şubat’ında, “Biftek” ve “Tokyo” ise 1949 Nisan’ında ve son olarak “Gözleri Bağlı Zümrüdüanka” da 1950 Mart’ında yayınlandı. Savaştan sonraki beş yıl boyunca bilindik Japon soğukkanlılığıyla katlanılan büyük zorlukları ve kıtlıkları anlatan bu hikayeler günümüz müreffeh Japonya’sıyla öyle büyük bir tezat oluşturuyor ki her şeye rağmen zorluklar içindeki güzelliği gören eski Japon anlayışı olmasa bugünkü Japon okurunun herhalde çok canını sıkardı.

Hayaşi, 1940-1950 kışında zatürreye yakalandı. Bu zamandan sonraki yılki vefatına değin sağlığı gitgide bozuldu. Yaşadığı o zor hayat en sonunda bedelini ödetiyordu. Fransız Çinhindi’ndeki tanıştıkları güzel günlerden mağlup Japonya’da dönüşlerinden sonraki hüzünlü ve yoksul günlere, terk edilmesinden son nefesini vererek ölümüne kadar sevgilisine sadık kalan bir kadını anlatan Serseri Bulutlar ise Kasım 1949-Ağustos 1951 arasında tefrika edilmişti.

Serseri Bulutlar şüphesiz Hayaşi’nin en önemli eseridir. Üstelik otobiyografik bir roman olmasa dahi otobiyografik düzlemde yazılan Bir Avarenin Günlüğü’nden çok daha fazla Hayaşi’den izler taşır. Diğer hikayeleri başından geçen bazı olayları kurgu şeklinde anlatırken Serseri Bulutlar ise sanatın elinde yaşanan, değişen ve bambaşka bir hal alan yirminci yüzyıl Japon romancılığının en büyük eserlerinden biri olarak Hayaşi’nin tüm hayatını ele alır.

Hayaşi, 28 Haziran, 1951’de meşhur Ginza yemek zinciri için Ev Hanımının Refakatçisi’ni yazarken Miyagawa’da bir parça sardalya yedi. O akşam eve 9:30’da dönmesinin ardından bir buçuk saat sonra feci şekilde hasta düştü. Kocasının yardımıyla kustuktan sonra anında kalp krizi geçirerek oracıkta can verdi. Cenaze töreni 1 Temmuz’da kendi evinde düzenlendi ve Nobel ödüllü Karlar Ülkesi’nin (1947) yazarı Yasunari Kawabata naaşının başından hiç ayrılmadı. Eserlerinin hayranı ve döneminin meşhur yazarlarından birinin gösterdiği bu saygının ardından yazdıklarının kalplerine dokunduğunu göstermek için uzak mahallelerden dahi halk saygı ve sevgisini göstermek üzere evinin önünde toplandı. Varlık içinde geçen son yıllarında dahi Hayaşi, halkın kızı olmaya devam etti.

Nehir Balıkları”nın sonuna doğru şöyle bir paragraf kaleme almıştı:

Çioko yalnız hissediyordu. Bu yalnızlığa dayanamayan Çioko arka kapıdan çıktı. Biraz bulutlu, biraz açık gökten süzülen ilkbaharın son günlerinin öğle ışıkları nehrin üzerinde parıldıyordu. Çioko nehrin kıyısına indi. Sanki son sığınağına doğru kovalanıyormuş gibi hissediyordu. Yapabileceği hiçbir şey yoktu. “Öleceğim,” diye mırıldandı kendi kendine Çioko. Ölmeyi beceremese de işte kalbi ona böyle şeyler söylüyordu. Vücudu kendinden emin, “Yaşayacağım!” derken kalbi huysuz bir çocuk gibi, “Öleceğim! Ölecek…” diye bağırıyordu.

Günümüzdeki yaygın tüketim toplumundan önce zamanının Japon kültür hayatının güncelerini tutan Torahiko Tamiya, yaşamaya devam etmenin verdiği acıyı bu kadar derin ve keskin bir şekilde bu paragraftan daha iyi anlatabilecek hiçbir şey okumadığını söylemişti. Bu yalnızca Çioko’nun değil yüz binlerce Japon’un da katlandığı bir acıydı.

Çok güzel bir dili olduğunu belirtmekten başka Hayaşi’nin eserlerinde analiz edilecek çok fazla şey yoktur herhalde. Çünkü zaten onun eserleri sıradan insanların duygularını anlatıyor ve sıradan insanlar basit duygularıyla var oldukça onun eserleri de sonraki neslin yüreğinde yer edinmeye devam edecek. Her ne kadar Hayaşi hayatının son dönemlerinde eserlerinin ölümünden sonra var olacağını hiç düşünmese de aradan geçen neredeyse yüz yıllık dönem bu öngörüsünün doğru olmadığını kanıtlıyor.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol