1880 yılında Londra’da, üst-orta sınıf bir ailenin on birinci çocuğu olarak dünyaya geldi. 1899’da Cambridge’e gitti, Trinity College, ardından King’s College’da öğrenim gördü.

Cinsellik ile ilgili orta sınıf ahlakını reddeden sanatçı grubu olan The Apostles ve Virginia Woolf gibi yazarları barındıran Bloomsbury Grubu’nun önde gelen isimlerinden biri oldu.

En meşhur kitabı “Eminent Victorians”ı 1918’de yazdı.

1932’de kanserden öldü. Eşcinsellik ve diğer “aykırı” yönleriyle ön planda olan Strachey’in, ölümüyle birlikte kültür sanat camiasındaki ünü hızla düşüşe geçti.

Günümüzde Strachey isminin tekrardan önemli bir ilgiyle karşılandığını vurgulamak gerekir.

Freudyen Bir Biyografi: Kraliçe Victoria

Metin Yetkin

Tarih, bir bilim olarak temel özelliklerini 19. yüzyılda Ranke’nin çalışmalarıyla Almanya’da kazanmıştır. Ona göre tarihçi boş bir zihinle arşive girecek, belgeler onu nereye götürürse oraya gidecek ve bir sebep-sonuç ilişkisi bağlamında bulgularını aktaracaktır. Ancak zamanla devlet arşivlerinin ne denli güvenilir olduğu sorgulanmış, anı, biyografi, mektup gibi ikincil kaynak olarak addedilen türler önem kazanmıştır. Zira devlet kayıtları, arşivler, kısaca her türlü resmî kayıt tarihçiyi resmî tarihe götürmüş olacaktır. Oysa tarih, “büyük isimlerin büyük tarihlerinden” ibaret değildir; çünkü tarihin asıl öznesi halk ve onu oluşturan bireylerdir. Tarihi, kültürel antropoloji, sosyoloji ve özellikle edebiyat ile kesiştiren, sosyal bilimler arasındaki çizgileri silikleştiren alternatif tarihler okura farklı pencereler açar. Nitekim Lytton Strachey’in “Kraliçe Victoria” biyografisi de bu bağlamda alternatif bir tarih olarak okunabilir; çünkü Strachey bu biyografisinde öncelikli olarak ikincil kaynaklardan yararlanmakla birlikte tarih çalışmasını temelde iki branşı tek potada eriterek inşa etmiştir: edebiyat ve psikoloji.

İlkin biyografinin edebî yönüne değinmek gerekirse tahkiye, uzun tasvirler, ironi ve sözcük oyunlarıyla yazarın ağır bir dil kullandığını söylemek gerekir. Dostoyevski çevirilerini okuyarak Rus gerçekçiliğinden etkilenen Strachey, fiziksel ve ruhsal portreleri tam anlamıyla çizmeye gayret etmiş, böylelikle tasvire ağırlık vermiştir. Öte yandan yazarın etkilendiği bir diğer isim Freud’dur. Bu doğrultuda biyografinin ana kahramanı Kraliçe ile yan kahramanlar mümkün mertebe çocukluk dönemleriyle ya da bu döneme yapılan atıflarla ele alınmış, karakterler psikanalitik düzeyde okura sunulmuştur. Dikkatli okur, birçok yerde biyografi öznelerinin çocukluktan gelen karakteristik özelliklerini koruduklarını ve içsel dürtülerini bastırmaya çalıştıklarını görecektir. Elbette bu Freudyen çatışma en çarpıcı biçimde Kraliçe Victoria’da kendini gösterir.

Victoria, öncelikle bir evlattır; fakat görev bilinci doğrultusunda annesinin güç kaynaklarını kesmesi, onun nüfuzunu azaltarak tam iktidarını sağlaması gerekir. Özellikle ilk bölümlerde bu anne-kız çatışması ve ondan doğan gerilim hâkimdir. Öte yandan bir genç kızdır ve kuzenleriyle buluşmalarını iple çeker. Onları gördükçe coşkun duygulara kapılan genç kız, bu duygularını asıl sırdaşı günlüğüyle paylaşır. Nitekim 1839 yılında kuzeni Saxe-Coburg Dükü Albert ile evlenir. Prusya kökenli Prens, özellikle pozitif bilimlere, fenni ve endüstriyel gelişmelere önem verir; 1851 tarihli uluslararası Büyük Sergi bunun en somut örneğidir. Zaman geçtikçe Victoria’nın hem yol arkadaşı hem de akıl hocası ve iktidarın en nüfuzlu kişisi olacaktır; fakat yabancı olarak görüldüğü İngiltere’de Konsort unvanı almasına karşın yine bir yabancı olarak göçüp gidecektir. 1861 yılındaki bu ölüm, Kraliçe’nin hayatının dönüm noktasıdır:

“Prens Konsort’un ölümü Kraliçe Victoria’nın hayatındaki en önemli dönüm noktasıydı. Kendi hayatının da kocasının ölümüyle sona erdiğini ve yeryüzündeki kalan günlerinin bitmiş bir dramın sonsözü gibi alacakaranlıkta kaldığını hissediyordu. Bu biyografinin yazarının da benzer bir izlenimden kaçması mümkün değildir. Onun için de bu uzun çalışma hayatının ikinci yarısının üzerinde karanlık bir atmosfer hâkimdir.”

Prens’ten sonra Kraliçe, on yıllar boyunca yasa girerek inzivaya çekilir. Artık halk arasında, konserlerde, sergilerde, üst düzey davetlerde ve açılışlarda boy göstermez; kocasının hatırasını yaşatmak için anıtlar yaptırır. Sık sık Prens’le birlikte Windsor Sarayı’nın bunaltıcı ikliminden kaçarak dinlendikleri İskoçya’ya gider. Strachey, İskoçya’yı kutsal bir mekân şeklinde tasvir etmiş, Kraliçe’nin seyahatlerini de hac yolculuğuna benzetmiştir. Gerçekten de hayatı boyunca katı mizacı, görgü kurallarına ve ahlaka bağlılığı ile öne çıkan Kraliçe, burada bir tür iç huzur yakalamıştır. Öyle ki en katı kurallarını dahi çiğner; önce Albert’ın, sonra kendisinin yaveri olan Bay Brown’ın onu paylamasına dahi müsaade eder. Yazar, burada yine Freudyen bir çıkarımda bulunarak iktidar sahiplerinin astlarından emir alarak aslında iktidarlarını pekiştirdiklerini, bunun bilincinde olmanın onlara haz verdiğini belirtir.

Bay Brown, Rousseau’nun “soylu vahşi” kavramını anımsatacak türden; göründüğü gibi, sadık, vefalı ve fedakâr ama “alelade” bir adamdır. İskoçya’daki bu sıradan insanlardan yüce gönüllülük ve ahlak dersleri aldığını söyler Kraliçe.

“John Brown’ın da Albert ile özel bir bağı olduğunu düşünüyordu. Prens, keşif gezilerinde ona her zaman herkesten çok güvenirdi. Kadın, bu huysuz, nazik ve kıllı İskoç’un gizemli bir şekilde ölülerden bir miras olduğunu hissediyordu. Sonunda Albert’ın ruhunun Brown’a daha yakın olduğuna ya da en azından öyle göründüğüne inanmaya başlamıştı.”

Bir yandan da altmış yıldan fazla hüküm sürdüğü üzere yaşlanmaya başlamış, ölümle savaşır olmuştur. Sarayında çocukluğundan beri sahip olduğu her eşyayı, nevresimine varana dek Prens’in eşyalarını, satın aldıklarını, kabul ettiği hediyeleri, tabloları, mücevherleri; kısaca akla gelebilecek her şeyi müze misali, kronolojik düzen dâhilinde özenle saklar. Prens’in herhangi bir eşyası zamana yenilince “en keskin gözün bile ayırt edemeyeceği” şekilde aynısının yapılması emrini verir. Böylece şimdiyi temellük eden bir geçmiş zamanın sonsuzluğu içinde yaşar. Freudyen deyişle ölüm dürtüsünün karşısına yaşam dürtüsünü koymaktadır.

“Ama sonra dehşet verici bir düşünce aklına geliyordu: Her şey kayar, ufalanır, yok olur, Sevr yemek takımları kırılır, altın leğenler bile anlaşılmaz bir şekilde kaybolur, kişinin benliği bile, varlığını oluşturan tüm hatıralar ve deneyimlerle birlikte dalgalanır, yok olur, dağılır… Hayır! Böyle olamaz, olmamalıydı! Hiçbir değişiklik ve hiçbir kayıp olmamalıydı! Hiçbir şey hareket etmemeliydi! Ne geçmiş ne de şimdiki zaman, en azından kendisi! Ve böylece bu azimli kadın, değerli eşyalarını istifleyerek, ruhunun tüm kararlılığıyla onların ölümsüz olduğuna karar verdi. Tek bir anısını ya da tek bir iğnesini bile kaybetmeyecekti.”

Nitekim onun bu mistik tarafı İngiliz halkının romantik mizacıyla örtüşecek ve ilk yıllarının aksine, saltanatının son yıllarında Kraliçe Victoria tüm halkın sevgisini kazanarak şahıstan çok ulusal bir sembole dönüşecektir:

“Emperyalizm ekonomiyle olduğu kadar bir inançla da ilgilidir. Emperyalizm büyüdükçe, İngiliz kamu yaşamındaki mistisizm de onunla birlikte büyüdü ve aynı zamanda kraliyete de yeni bir önem atfedilmeye başlandı. İngiltere’nin gücüne, değerine, olağanüstü ve gizemli kaderine ait bir sembole duyulan ihtiyaç her zamankinden daha acil bir şekilde hissedilir oldu. Bu sembol taçtı ve taç Victoria’nın başının üzerinde duruyordu. Böylece hükümdarlık döneminin sonunda tahtın gücü kayda değer ölçüde azalırken, itibarı muazzam ölçüde artmış oldu.”

Biyografinin öznesi Kraliçe Victoria olunca kitabın siyasi yönüne de değinmek gerekir. Siyasi olaylar ve toplumsal gelişmeler biyografide daha çok “temas edilen” konular olarak yer alır; yazar bu meselelere karşı şahısların tepkilerini odağa alır. Öte yandan Prens’in ölümüyle birlikte yeterince veriye ulaşamayan yazar, biyografinin ikinci bölümünün daha çok varsayıma dayalı olduğunu belirtir. Yine de yazarın “varsayım” diye nitelendirdiği bu yöntemi biraz irdelersek, onun tıpkı bir psikanalist gibi kademe kademe öznesinin zihnine nüfuz etme gayretini görürüz. Bu doğrultuda Kraliçe’nin son düşüncelerine varana dek bilimsel tavrını sürdürür yazar. Kısaca, öznesini avlayan bir biyografi yazarıdır.

Böylelikle Strachey, edebî kurguyla şekillenen ve Freudyen bakışın hâkim olduğu bir biyografiyle karşımıza çıkar. Yazarın dili ne kadar ağır olsa da onun ince tespitlerinin, ruhsal portre çizmedeki başarısının ve iki branşı tek potada eritirken arka planda koca bir dönemi betimlemekteki ustalığının okuru cezbedeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte vurgulanması gereken son bir husus daha vardır: Lytton Strachey; Virginia Woolf, John Maynard Keynes gibi isimleri barındıran, dini ve ahlakı bireysel temelde ele alan ve her türlü cinsel eğilimi ile cinsel özgürlüğü savunan Bloomsbury Grubu’nun üyesidir. Böyle özgürlükçü bir yazarın, psikanalitik boyutla yeni bir biyografi kuramı ortaya koyarken ahlaki baskıyla özdeşleşen bir dönemin hükümdarının yaşam öyküsünü kaleme alması ilk bakışta ilginç gelebilir. Ancak dikkatli bir okumayla bu dönemin en büyük özelliğinin “iki yüzlülük” olduğu satır aralarında sıkça vurgulanır. Birçoğu dedikodu kaynaklı olsa da yansıtıldığı gibi hoşgörü dolu ve ahlaken üst düzey bir dönem yoktur karşımızda. Nitekim Kraliçe Victoria’nın ahlak propagandası yapmak için gazete editörlerine emir vermesi, beğenmediği bir kitabı alenen kınaması da bu “örtbas” çabasını yansıtır. Böylelikle Strachey, yarım asırdan uzun süren bir örtbası, başka bir deyişle bir sansür dönemini de olduğu gibi gözler önüne sererek madalyonun öbür yüzünü okura gösterir.

Bülten'e Üye Ol

Fihrist Kitap Çalışmalarından Haberdar Ol