18 Kasım 1898’de Hersek’in kayalık ve zorlu coğrafyasında yer alan Drinovci köyünde doğan, Hırvat edebiyatının en parlak ve en trajik figürlerinden biridir. İlköğrenimini doğduğu bölgede tamamladıktan sonra Široki Brijeg, Mostar ve Vinkovci’de eğitim gören Šimić, 1915’te dönemin kültürel merkezi Zagreb’e taşındı. Ancak içindeki dizginlenemez yaratma tutkusu, katı akademik kalıplara sığmasını engelledi. Ailesinin ondan rahip veya memur olması yönündeki beklentilerini reddederek eğitimini yarıda bıraktı ve kendini tamamen edebiyata adadı; bu radikal karar, hayatının sonuna kadar yakasını bırakmayacak olan o derin ve yıpratıcı yoksulluğun da başlangıcı oldu.
Zagreb’in soğuk ve izbe odalarında edebiyatla var olma mücadelesi veren Šimić, kısa sürede Hırvat Dışavurumculuğunun (Ekspresyonizm) öncüsü haline geldi. Vijavica, Juriš ve Književnik gibi dönemin yenilikçi dergilerini çıkararak edebiyat dünyasındaki yerleşik kurallara, milliyetçi hamasete ve burjuva zevklerine açıkça savaş açtı. 1920 yılında yayımladığı ve hayattayken basılan tek şiir kitabı olan Preobraženja (Dönüşümler), serbest nazmı ustalıkla kullanması ve noktalama işaretlerini reddeden devrimci biçimiyle Hırvat şiirinin mimarisini sonsuza dek değiştirdi. O, şiiri sadece güzel kelimeler dizme sanatı olarak değil, ruhun varoluşsal dehşet karşısında attığı dilsiz ve sarsıcı bir çığlık olarak gördü.
Yaşadığı ağır sefalet ve fiziksel tükeniş, genç şairin bedenini o dönemin amansız illeti olan verem (tüberküloz) hastalığına teslim etmesine neden oldu. Sanatsal dehasının en verimli çağında, 2 Mayıs 1925’te Zagreb’de bir hastane odasında henüz 26 yaşındayken hayata veda etti. Kısacık ömrüne kozmik bir isyanı, varoluşsal acıları ve eşsiz bir edebi devrimi sığdıran Antun Branko Šimić, bugün modern Hırvat şiirinin en güçlü, en sahici ve en çok okunan seslerinden biri olarak edebiyat göğündeki yıldızlar arasında yaşamaya devam etmektedir.
18 Kasım 1898’de Hersek’in kayalık ve zorlu coğrafyasında yer alan Drinovci köyünde doğan, Hırvat edebiyatının en parlak ve en trajik figürlerinden biridir. İlköğrenimini doğduğu bölgede tamamladıktan sonra Široki Brijeg, Mostar ve Vinkovci’de eğitim gören Šimić, 1915’te dönemin kültürel merkezi Zagreb’e taşındı. Ancak içindeki dizginlenemez yaratma tutkusu, katı akademik kalıplara sığmasını engelledi. Ailesinin ondan rahip veya memur olması yönündeki beklentilerini reddederek eğitimini yarıda bıraktı ve kendini tamamen edebiyata adadı; bu radikal karar, hayatının sonuna kadar yakasını bırakmayacak olan o derin ve yıpratıcı yoksulluğun da başlangıcı oldu.
Zagreb’in soğuk ve izbe odalarında edebiyatla var olma mücadelesi veren Šimić, kısa sürede Hırvat Dışavurumculuğunun (Ekspresyonizm) öncüsü haline geldi. Vijavica, Juriš ve Književnik gibi dönemin yenilikçi dergilerini çıkararak edebiyat dünyasındaki yerleşik kurallara, milliyetçi hamasete ve burjuva zevklerine açıkça savaş açtı. 1920 yılında yayımladığı ve hayattayken basılan tek şiir kitabı olan Preobraženja (Dönüşümler), serbest nazmı ustalıkla kullanması ve noktalama işaretlerini reddeden devrimci biçimiyle Hırvat şiirinin mimarisini sonsuza dek değiştirdi. O, şiiri sadece güzel kelimeler dizme sanatı olarak değil, ruhun varoluşsal dehşet karşısında attığı dilsiz ve sarsıcı bir çığlık olarak gördü.
Yaşadığı ağır sefalet ve fiziksel tükeniş, genç şairin bedenini o dönemin amansız illeti olan verem (tüberküloz) hastalığına teslim etmesine neden oldu. Sanatsal dehasının en verimli çağında, 2 Mayıs 1925’te Zagreb’de bir hastane odasında henüz 26 yaşındayken hayata veda etti. Kısacık ömrüne kozmik bir isyanı, varoluşsal acıları ve eşsiz bir edebi devrimi sığdıran Antun Branko Šimić, bugün modern Hırvat şiirinin en güçlü, en sahici ve en çok okunan seslerinden biri olarak edebiyat göğündeki yıldızlar arasında yaşamaya devam etmektedir.
Avrupa’nın üzerinde I. Dünya Savaşı’nın barut, kan ve çürüme kokan dumanları tüterken, Batı uygarlığı sadece şehirlerini değil, yüzyıllardır inandığı değerleri, hümanizmi ve sanatsal kalıplarını da toprağa gömüyordu. Eski dünyanın süslü, ölçülü, kafiyeli ve ağdalı dili; siperlerde parçalanan bedenlerin, gaz bombalarıyla boğulan kitlelerin ve modern şehirlerin soğuk kaldırımlarında yalıtılan insanın çığlığını anlatmaya yetmiyordu. Edebiyat, acı çeken modern insanın bu yeni ve dehşet verici gerçekliğine ayna tutabilmek için kendi kabuğunu kırmak zorundaydı.
İşte tam bu tarihsel kırılma noktasında, 1920 yılında Hırvatistan’da incecik, mütevazı ama içi kozmik bir ateşle yanan bir şiir kitabı yayımlandı: Preobraženja (Dönüşümler).
Sadece 26 yıl süren trajik, hastalıklı ve yoksul hayatına, Hırvat ve Avrupa edebiyatının yönünü sonsuza dek değiştirecek bir estetik devrimi sığdıran Antun Branko Šimić’in hayattayken yayımladığı bu tek kitap, bir şiir derlemesinden çok daha fazlasıdır. Dönüşümler, insanın etten ve kemikten ibaret faniliğinden, hastalıklarından ve şehirdeki boğulmuşluğundan sıyrılıp “yıldızlara” karışma arzusunun kanla, terle ve amansız bir öksürükle yazılmış felsefi manifestosudur.
I. Taştan, Yoksulluktan ve Ateşten Doğan Bir Hayat
Antun Branko Šimić, 18 Kasım 1898’de Hersek’in Drinovci adlı küçük bir köyünde dünyaya geldi. Hersek’in o sert, kayalık, acımasız ama bir o kadar da mistik coğrafyası, onun şiirindeki o “kaskatı, dilsiz ve tavizsiz” estetiğin ilk tohumlarını attı. Şiirlerindeki o yalınlık, kelimelerin birer kaya parçası gibi ağır ve yalnız duruşu, doğduğu bu coğrafyanın yansımasıdır. İlköğrenimini doğduğu topraklarda tamamladıktan sonra, ailesinin ondan beklentisi olan “saygın bir meslek” (tercihen rahiplik veya memuriyet) edinmesi için eğitimine Široki Brijeg, Mostar ve Vinkovci’deki okullarda devam etti.
Ancak onun asi ruhu ve edebiyata olan dizginlenemez tutkusu, geleneksel eğitimin ve dogmaların sınırlarına sığmıyordu. 1915 yılında Zagreb’e, dönemin Hırvat kültürel başkentine geldiğinde, hayatının rotası kesinleşmişti. Sekizinci sınıftayken, okulun ve akademik disiplinin sanatsal yaratıcılığı boğduğunu öne sürerek eğitimini yarıda bıraktı ve tüm enerjisini kendi edebiyat dergilerini çıkarmaya adadı. Ailesinin ve Katolik çevresinin beklentilerini reddetmesi, onun memleketiyle olan bağlarını kopardığı gibi, maddi desteğini de tamamen yitirmesine neden oldu.
Bu karar onu hayatının sonuna kadar yakasını bırakmayacak olan o korkunç sefaletin içine fırlattı. Zagreb’in soğuk, izbe ve nemli odalarında, çoğu zaman açlıkla mücadele ederek okudu, yazdı ve dönemin yerleşik edebi çevrelerine tek başına kafa tuttu.
Fiziksel zayıflığı ve yoksulluk, onun bedenini yavaş yavaş kemiren tüberküloz (verem) hastalığına davetiye çıkardı. Dışavurumcu (Ekspresyonist) sanatçıların sıkça muzdarip olduğu, bedeni eritirken zihni tuhaf bir ateşlilik, sanrı ve vizyonerlikle dolduran bu hastalık, Šimić’in hem laneti hem de en büyük ilham perisi oldu. Ölümün soğuk nefesini her an ensesinde hissederek, adeta zamanla yarışırcasına müthiş bir ivmeyle yazdı. Hastalığın getirdiği o ateşli yaşama tutkusu ve aciliyet hissiyle ürettiği ölümsüz eserlerini ardında bırakarak, 2 Mayıs 1925’te henüz 26 yaşındayken Zagreb’de hayata veda etti. Geriye yaşanmamış uzun bir ömür değil, kendisinden sonraki tüm nesilleri aydınlatacak bir edebi meteor izi bıraktı. Ölüm döşeğinde bile şiir yazmaya devam etmiş, son dizelerini (“Smrtno sunce” – Ölümcül Güneş) yanındaki hemşirelere fısıldayarak yazdırmıştır.
II. Kasırgalar, Hücumlar ve Edebiyat Savaşları
Šimić, sadece içine kapanık, melankolik, ölüm döşeğinde bir şair değildi; aksine, dönemin edebiyat otoritelerine, burjuva zevklerine ve sanatı “güzel kelimeler dizme zanaatı” olarak görenlere karşı kılıç çeken amansız, kavgacı bir eleştirmen ve dergiciydi.
İlk gençlik şiirlerinde ünlü Hırvat şair Antun Gustav Matoš’un izinden giden geleneksel ve ölçülü bir tarz benimsemiş olsa da, Avrupa’dan esen Dışavurumculuk (Ekspresyonizm) rüzgarları –özellikle Alman Der Sturm dergisinin etkisi– onu radikal bir şekilde değiştirdi. Zagreb’de arka arkaya üç önemli dergi çıkardı: Vijavica (Kasırga – 1917), Juriš (Hücum – 1919) ve Književnik (Yazar – 1924).
Özellikle Vijavica (Kasırga) ve Juriš (Hücum) isimleri, onun sanata bakış açısını mükemmel özetler. O, eski edebiyatın o süslü, Parnasist ve Sembolist yapısını bir “kasırga” gibi yıkmak ve gerçeğin o çıplak, acımasız kalbine “hücum etmek” istiyordu. Edebiyatın milliyetçi hamasete, yapay coşkuya veya siyasi propagandaya alet edilmesine şiddetle karşı çıkıyordu. Bu uğurda dönemin en büyük figürlerinden, devasa otorite Miroslav Krleža ile bile sert polemiklere girmekten çekinmedi. Krleža’nın edebiyatı toplumsal bir silah olarak görmesine karşın Šimić, sanatın kendi içinde özerk bir yapı olduğunu savunuyordu.
Šimić’e göre şiir, ne toplumsal bir nutuk ne de estetik bir süstü; şiir, ruhun varoluşsal dehşet karşısında attığı dilsiz bir çığlıktı. “Biz kelimelerle oynamıyoruz, kelimelerle kanıyoruz,” dercesine, edebiyatın yapaylaşmasına karşı acımasız yazılar kaleme aldı. Eleştirilerinde o kadar tavizsizdi ki, kendi döneminde pek sevilmedi. Bir yazısında kendi anarşist ama kurucu tavrını şöyle özetlemişti: “Her anarşinin dibinde bir düzen yatar; daha yüksek, ebedi bir düzen.”
III. Kelimelerin Mimarisi: Şiirde Biçimsel Devrim ve Serbest Nazım
Preobraženja (1920) yayımlandığında, Hırvat edebiyatında tam anlamıyla bir deprem etkisi yarattı. Kitapta yer alan 48 şiir, Hırvat şiirinde serbest nazmın (slobodni stih) tam anlamıyla zaferini ilan ettiği ilk eksiksiz eserdir. Šimić’in şiirlerinde devrimsel olan şey sadece kafiyenin ve belirli bir hece ölçüsünün (heksametre veya dekasilabik yapıların) reddedilmesi değildi.
O, noktalama işaretlerini ortadan kaldırarak kelimeleri gramerin tiranlığından ve sözdizimsel kurallardan kurtardı. Bir şiirde nokta, virgül veya noktalı virgül olmaması, okuru şiirin ritmini kendi içsel nefesiyle bulmaya zorlar. Šimić, cümlenin nerede bitip nerede başlayacağına kağıt üzerindeki mürekkep lekelerinin değil, duygunun, acının ve “sessizliğin” karar vermesini istedi. Onun şiirlerindeki boşluklar (satır araları, beyaz kısımlar), en az yazılı kelimeler kadar çok şey söyler. Noktalama işareti yerine sadece ara sıra kullandığı ünlem (!) veya soru işaretleri (?), metindeki varoluşsal çığlıkların patlama noktalarıdır.
Ayrıca şiirlerinin görsel düzenlemesi de (mizanpaj) bir devrim niteliğindeydi. Alman Dışavurumcu şair Arno Holz’dan aldığı ilhamla, şiirlerini sayfanın dikey merkez eksenine (središnja os) ortalayarak yazdı. Bu simetrik görsel tasarım, şiiri sayfada bir kadeh, bir vazo, huni veya bir mezar taşı gibi boyutlandırır; kelimelerin adeta beyaz kağıt boşluğunda asılı kaldığı, havada süzüldüğü hissini yaratırdı. Kelimeler sadece duyulmak için değil, sayfada “görülmek” içindi.
IV. “Dönüşümler”in (Preobraženja) Tematik Evreni ve Felsefesi
Kitabın adı olan Preobraženja (Dönüşümler), salt edebi bir terim değil, teolojik ve felsefi bir kavramdır (İncil’deki Transfiguration / İsa’nın görünüm değiştirmesi atıfları taşır). Ancak Šimić bu kavramı sekülerleştirir. İnsanın çürüyen, hastalıklı ve acı çeken etinden sıyrılıp ruhsal, kozmik ve ebedi bir varlığa dönüşmesini imler. Kitap boyunca şairin kendi bedeniyle, dünyayla ve hiçlikle girdiği o sert hesaplaşmaya tanık oluruz.
Renklerin Çığlığı (Dışavurumcu Palet): Šimić’in şiirlerinde renkler sadece görsel bir betimleme aracı değil, psikolojik ve ontolojik durumların şifreleridir. Mavi (Plavo): Ebediyeti, gökyüzünü, kozmik soğukluğu, suları ve ruhsal arınmayı temsil eder. Şairin ulaşmak istediği yüce boyuttur. Kızıl/Kırmızı (Crveno): Yaşamı, kanı, tutkuyu ama aynı zamanda acıyı, çürümeyi ve yozlaşmayı (şehrin kızıl pencereleri, kahvehanedeki aşk çiçeği, güneşin kanayan yüzü) anlatır. Sarı (Žuto), Yeşil (Zelen) ve Solgun (Blijedo): Hastalığın, yaklaşan ölümün, fiziksel tükenişin ve çaresizliğin rengidir. Kara/Siyah (Crno): Gece, hiçlik, varoluşsal boşluk ve sıkça tekrarlanan o “dipsiz uçurum”dur (bezdan).
Şehir vs. Kozmos: Dönüşümler kitabındaki İhmal Edilmiş Kadın, Gece Yarısı Kaderleri, Kahvehanedeki Çiçek ve Vampir gibi şiirlerde modern şehir, insanı öğüten, ruhunu emen devasa bir makinedir. İnsanlar şehirde “hareket eden ahşap heykellere”, “boş pencereli karanlık evlere” dönüşürler. İletişim kopuktur; insanlar aynı masada otururken bile “ruh ruhtan nefret eder”. Şehirdeki bu yapaylığa karşı şair, kurtuluşu doğanın çıplaklığında, dağlarda, suların üzerinde ve kozmik yalnızlıkta arar.
Hastalık, Beden ve Ölüm: Verem, şairin dizelerinde somut bir varlık gibi dolaşır. Hasta, Sulardaki Yalnızlık ve Ağır Hava gibi şiirlerde insanın nasıl bir “nesneye” (predmet) dönüştüğünü, bedenin ruha nasıl yük olduğunu dehşetle okuruz. Hastane odalarındaki hastalar “tanrısız sessiz keşişlere” benzetilir. Ancak ölüm, korkulacak bir sondan ziyade, dünyevi acıların dinmesi ve nihai “dönüşümün” gerçekleşmesi için bir kapıdır. Çayırdaki Galipler şiirinde olduğu gibi, bazen yaşama sevinci fışkırır ve Ölüm geçici olarak alt edilir; ama son hep o dilsiz karanlıktır.
Yıldızlara Çıkış, Mutlak Bütünleşme: Kitabın ve belki de tüm Hırvat edebiyatının en ikonik şiiri olan Opomena (Uyarı), bu kozmik felsefenin zirvesidir: İnsan, sakın küçük yürümeyesin yıldızların altında! Šimić, insanın evren karşısında küçülmesini reddeder. Aksine, insanın içindeki o ilahi potansiyeli kucaklamasını, dünyevi sefaleti aşıp “toz olmak yerine, bütünüyle yıldızlara geçmesini” emreder. Yıldızlar, varılacak son durak, mutlak saflık, acının son bulduğu ebediyettir. Yeryüzü ise Kurtuluş şiirinde ifade edildiği gibi sadece “kısa bir gezidir”.
V. Sessizliği Çevirmek: Šimić’i Türkçede Yeniden Yaratmak
Antun Branko Šimić’i Türkçeye kazandırmak, kelimeleri eşanlamlılarıyla değiştirmekten ibaret mekanik bir süreç değildir. Bu eylem, yazarın yarattığı o büyük “dilsizliği” ve “boşluğu” dilimizde akustik olarak yeniden inşa etmeyi gerektirir.
Elinizdeki bu çeviride, yazarın Dışavurumcu dilindeki o kemikleşmiş, tasarruflu, eksiltili ve sarsıcı üslup büyük bir titizlikle korunmuştur. Šimić’in bilinçli olarak kullanmadığı noktalama işaretleri Türkçeye de aynı isyankar çıplaklıkla aktarılmıştır. Okur, dizeleri okurken nerede duraklayacağına virgüllerle değil, göğüs kafesindeki sıkışmayla karar verecektir.
Metin boyunca yazarın leitmotif olarak kurguladığı “dilsiz” (nijem), “dipsiz” (bezdan), “solgun” (blijed), “yıldız” (zvijezda) gibi kavramlar, Türkçe metnin tutarlılığını sağlamak adına şairane bir matematikle örülmüş; şairin o soğuk ama ateşli kozmik dünyası okurun zihninde en net haliyle cisimleştirilmiştir. Ayrıca yazarın dille oynadığı, örneğin “yıldızlandırmak” (pozvjezda) gibi kendi türettiği harika neolojizmler (yeni kelimeler) Türkçenin esnek yapısı kullanılarak aynı estetik şok etkisiyle dilimize aktarılmıştır.
Son Söz: Yıldızların Altında Büyüyen Gözler
Antun Branko Šimić, 26 yıllık kısa ve hastalıkla boğuşan ömrüne evrenin sırlarını, bedenin ıstırabını ve ruhun o sessiz ama sağır edici çığlığını sığdırmayı başarmış eşsiz bir dehadır. Dönüşümler (Preobraženja), bir asırdan uzun bir süre önce, yıkılmış bir Avrupa’nın ortasında yazılmış olmasına rağmen; yabancılaşmanın, hızın, ekranların ve gürültünün esir aldığı günümüz modern dünyasında her zamankinden daha güncel, daha yakıcı ve daha uyarıcıdır.
O, kalabalıkların sahte neşesini elinin tersiyle itip, yüzünü geceye ve yıldızlara dönenlerin şairidir. Pjesnici (Şairler) adlı açılış şiirinde dediği gibi, “şairler dünyadaki hayrettir” ve onların “iri, dilsiz gözleri eşyanın yanı başında büyür.”
Şimdi sayfaları çevirin ve yıldızların o yumuşak ışığının, kelimelerin dilsiz boşluğundan süzülerek içinizden geçmesine izin verin. Çünkü Šimić’in uyarısı hepimiz içindir: Ne kadar acı çekersek çekelim, hepimiz bir gün yeryüzünün toprağında toz olmak yerine, bütünüyle yıldızlara geçeceğiz.