Fihrist Portre ile her hafta çarşamba günü bir yazarı özel konuk alarak; sanatçının şiirini, hikâyesini veya edebî denemesini sunuyoruz. Eser eşliğinde yazarı da kısaca tanıttığımız Portre ile sanatçı kimliğine kısa bir ışık tutuyoruz.

Portre: Hakan Unutmaz

Keşkeler / Öykü

“Bu işten ayrılırsam en büyük sebeplerimden birisi sensin Cenk!” diye bağırdı.

Elinin dışıyla, buğulanan gözlerini örtmeye çalıştı kısa bir süre. Yünden örülmüş, solmadan önceki renginin turuncu olduğuna dair ipuçları içeren bilekliğiyle burnunu kaşırmış gibi yaptı.

“Ben ne yapabilirdim ki kızım?” dedi adının Cenk olduğunu öğrendiğimiz, muhtemelen “görünürde” üniversite öğrencisi delikanlı.

Etrafta sıklıkla karşılaşılan; telefon, araba anahtarı, sigara paketi üçlüsünü masaya, en göze çarpan noktaya bırakan tiplerdendi. Telefonunu sürekli eliyle döndürüyor, diğer eliyle de kirli sakalından tane tane kıl yolmaya çalışıyordu. Kız, masadan çatalı aldı; yemekten önce gelen salatayı didiklemeye başladı. Soğanların arasındaki sayısı hayli az olan domates parçalarından birini takıp ağzına götürdü.

“En azından söyleyecek bir şeylerin olabilirdi. Beni korumanı beklerdim açıkçası!”

“Kendin söyleseydin ya, savunsaydın kendini!”

“Tabii! Kolay zannediyorsun değil mi? O kadar erkeğin içinde bir kadın olarak nasıl bir savunma yapmamı bekliyordun?”

“Ne alakası var şimdi ya adamla, kadınla? Fikret Bey, o hayvan herif beni taciz ediyor durmadan; tersleyince de böyle palavralar uydurdu, deseydin ya! Neden bu kadar korkuyorsun ki?”

Kadın, gözlerini tekrar salata tabağına doğru dikti. Düşünebilmek için verilen kısa sürede, çaresizliği düşündü. Eğer, “Çaresizliğin resmi nedir?” diye sormuş olsalardı, o an yüzüne bir ayna tutardı. Karşısında duran ve cinsiyetinin zeki görünüp de en aptal beyine sahip olan bireylerin birinden kendisini anlamasını beklemiyordu aslında. O zamana kadar beklediyse de şu andan itibaren umutları tükenmişti. “Fikret Bey” dediği adam sanki diğer hayvandan farksızdı. Hatta daha beter olduğunu kanıtlayabilirdi an için. En azından diğeri niyetini açıkça belli ediyordu ama bu Fikret denen ihtiyar sapığın ne derecede tehlikeli olabileceğini bazen kendisi bile çözemiyordu.

“Ne diye sana uydum da tanıştım ki bu herifle?”

“Niye? İlk başlarda öyle demiyordun ama hanımefendi! Şimdi biz mi kötü olduk?”

“İlk başlarda evli olduğunu mu biliyordum sanki ulan!”

Sinirinden elindeki çatalı salata tabağının kenarına vurdu. Tabaktan çıkan diş gıcırdatıcı sese, kulak ardından masayı dinleyen tüm müşteriler dönmek zorunda kaldı.

“Ben biliyordum sanki! Suç bende mi şimdi?”

“Nasıl bilmiyordun ya? Bu adamla beni tanıştırırken ağabeyimin üniversiteden arkadaşı, demedin mi? Hatta uzun süre aynı evde kaldılar, demedin mi? Akşama adamı sana detaylıca sorduğumda ‘Çok iyi biridir. Tam aile babası olacak tip, yaşına da aldırma!’ diye övmedin mi Cenk?”

Cenk, sakallarının arasından dişlerini net bir şekilde göstererek sırıttı. Karşısındaki insanın durumunu hiç anlayamayacak olmanın verdiği rahatlıkla:

“E, doğru demişim işte, tam aile babasıymış adam!”

“Biz de seni ciddiye alıp sana derdimizi açıyoruz ya!”

Bu sefer yaşaran gözlerini gizleme gereği duymadı. Çantasının üzerinde duran şalı ve ceketini el çabukluğuyla aldı. Cenk’in yüzündeki aptalca ifadeye bir kez olsun bakmadan giyindi. Aynı hızla ayağa kalktı.

“Hepiniz aynısınız işte,” dedi. “Kime, ne anlatıyorsak?”

“Ya, nereye gidiyorsun kızım? Saçmalama, yemek söyledik o kadar!”

“Cehenneme gidiyorum!”

Lokantadakilerin “Olay olsa da izlesek!” adlı meraklı bakışlarından sıyrılıp sokağa attı kendini. Havanın keskinliği yüzüne vurdu. Bir yandan hızlıca yürürken bir yandan da başta olan eliyle şalını ağzına dolamaya çalıştı.

 Şehir hayli sessizdi. Bir tatil günü için epey bir sessiz… Ana caddeye doğru akan insanları gördü cephesinde. Nereye gittiklerini bilmeden aralarına karıştı. Belki kalabalığın arasında kaybolmak, sıradanlaşmak istiyordu. Yürüyen bu bedenlerin de kendisininkine benzer dertleri olup olmadığını düşündü. Yoksa bütün terslikler kendi başına mı geliyordu? Çekirdek bir şekilde turlayan ailelere baktı özellikle. Mutluluklarının gerçek mi, sahte mi olduğunu ayırt edemiyordu. Dükkânlardan gelen müzik sesleriyle karışan gülüşmelerin, cazgırların mecburi samimiyetlerinden kaçmaya çalışan ayakların, kıyıda akşama kadar oltasına takılacak bir balık bekleyen yaşlı adamların sakinliğini, martıların doymak bilmeyen boğazları için vapurların çevresinde dört dönüşlerinin gerçekliğini düşündü.

Yağmur çiseliyordu. Mevsim normallerine göre alışılmamış, üşütmeyen bir yağmur… Oturduğu banktan denizi izlerken önünden geçip dikkat çekmeye çalışan yalnız başına ve düşünceli bir kadından ne kadar yararlanılabileceğini sorgulayan karşı cinsten insan müsveddelerini hiç ciddiye almadı. Önceden olsaydı bu gibi davranışlara en sert biçimde tepki gösterir, kolay lokma olmadığını belli ederdi. Şimdi ise sadece denizi izlemek istiyordu. Yağmur altındayken ıslanarak denizi izlemek… Aynı maddelerin yüzey üzerindeki masum sevişmelerine bakıyordu başını hafif eğerek. Kollarını göğüslerinin altında birleştirmiş bir şekilde bu masumiyeti düşündü dakikalarca.

“Keşke su olsaydım!” diye geçirdi içinden.

“Keşke martı olsaydım!”

“… kedi olsaydım!”

“… büyümeyecek bir çocuk olsaydım!”

Bağlı kollarından birini birden karnına doğru götürdü. Denizin korkuluklarına atılarak bütün ciğerleriyle öğürdü, tükürdü.

Kıpkırmızı kalmış suratını dalgalardan kaldırmadan hızlı hızlı soluk almaya çalıştı. Midesinin kalan tadını son kez yutkunup telefonuna sarıldı ve biraz önce “hayvan” diye bahsettiği, genellemeyle gibilerinin hepsinden nefret etmesini sağlayanın adını buldu. Titreyen parmaklarının ucundan harfler hızlıca akmaya başladı:

“ Ben bunu aldıracağım! Vücudumda senden hiçbir şey istemiyorum. Öldürürsen öldür haydi, engel ol erkeksen!”

Mesajın gittiğinden emin olduktan sonra telefonu bir hışımla denize fırlattı. Dudaklarının kenarında kalan son kusmuk tanelerini bilekliğine bulaştırarak sildi.

İçine sebepsiz, tarifsiz bir rahatlama yerleşti.

Bugün ilk defa, ilk defa gülümsedi!

Röportaj

– Sanat kavramına odaklandığımızda, zihninizde beliren ilk cümleler nelerdir?

-Bulantı’nın (J. Paul Sartre) okumuş olduğum neredeyse tüm çevirilerinde şöyle bir cümleye rastlıyorum: “İki kent arasındayım; biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor.” Sanırım “sanat” kavramına odaklanmaya çalıştığımda da beni en net tanımlayacak aitsizlik cümlesi bu olurdu. Çünkü benim için sanat belirsizliklerle, keşmekeşlerle dolu. Kimi zaman sanatla hayatımı devam ettireceğimi düşünüp uçurumun kenarında uyanacakmışım gibi hissediyorum. Kimi zamansa biyolojik saatimi doldurabilmek adına beni gülümseten birkaç uğraş… Ne bileyim, bu konuda ne bildiğimi de bilmiyorum.

 

– Sanat kavramına bakışınız, eserlerinize yansıyor mu? Yoksa ürünleriniz, düşünsel olmaktan ziyade içsel ve anlık yansımalarınız mı?

Sanat kavramına bakışım çoğu zaman eserlerime yansımıyor çünkü bu yansıtmanın gerçekleşebilmesi için öncelikle sanata bakışımı netleştirmeliyim. Gelenekten de besleniyorum antilirik de oluyorum. Böyle olunca da hem düşünsel ürünler hem de anlık ve içsel yansımalar kâğıdıma dökülmüş oluyor. Ha, itiraf etmem gerekir; yan gelire ihtiyacım olduğunda belediyelerin düzenlediği bazı yarışmalara da ürün gönderiyorum. Bu ürünler kendi eksik bakış açımdan ziyade seçici kurulun nasıl bakacağını tahmin etmeye çalışmamla ortaya çıkıyor.

 

– Sanat adına neler gerçekleştirdiniz, neler gerçekleştirmek istersiniz?Gelecekte çıkarmak istediğiniz ürünler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

-Bahsetmiştim, maymun iştahım var. Tirajı fena olmamış bir dergi çıkarıp batırdım, fanzinler basıp dağıttım. Edebî kolektiflerin kuruluşunda yer alıp onlarca arkadaşın kitap sahibi olmasına vesile oldum. Profesyonel olarak tiyatro ile de uğraştım. Amatörce sinemaya da adım attım. Bu saatten sonra gerçekleştirmek istediğim belki bir heykel uğraşısıdır. Bir de resim üzerine kafa yormak istiyorum. Belki ileride sadece kendi beğenimi yansıtan kitaplar yayımlayan bir yayınevi kurabilirim. Çıkarmak istesem öykü, şiir, deneme, makale, söyleşi türünde elimde birçok dosyam var. Ancak çıkarmak istiyor muyum? Bilmiyorum. Her an hepsinden de vazgeçebilirim.

Kısa Biyografi

Hakan Unutmaz, (1991) Denizli’nin Çivril ilçesinde dünyaya geldi. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nü bitirdikten sonra İzmir’de Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı. 2011 yılında Muğla’da “Albatros” adlı edebiyat ve kültür dergisini kurdu. 2014 yılında ise “Sadece” isimli şiir fanzinini çıkardı. “Kuşlar Cesetken Ne Düşünür İbrahim?” adlı eseriyle 2017 6. Homeros Öykü Ödülü’nü, “Aynanya” dosyasıyla 2018 Altın Defne Genç Şiir Ödülü’nü ve “Yılkıdan Uyanmış Demir Atlar” adlı eseriyle 2020 Kayseri Hikâye Ödülü’nü aldı.

Şiir, öykü ve eleştirileri; Varlık, Dip, Akatalpa, Eliz Edebiyat, Mühür, Karakedi, Şiiri Özlüyorum, Şehir, Lacivert, Caz Kedisi, Edebiyat Nöbeti, Koza Düşünce, Kirpi, Deliler Teknesi, Kasabadan Esinti, Yaşam Sanat, Anbean, Mazruf, Babylon, Orlando gibi dergilerde ve Cumhuriyet, Evrensel, Birgün gibi gazetelerde yayımlandı. Çeşitli yerel gazetelerde köşe yazıları yazdı/yazıyor.

Hâlen İzmir’in Kiraz ilçesinde Türkçe öğretmenliği yapmakta ve Ege Üniversitesi Gazetecilik bölümünde eğitimine devam etmektedir. Ayrıca Ulaş’ın babasıdır.