Türk edebiyatının şair-i azâm’ı Abdülhak Hâmit Tarhan, 1852 yılında doğmuştur. Aristokrat bir aileye mensup olan Tarhan, iyi eğitimler almış ve yurtdışı seyahatleri yapmıştır. Eğitimlerinin ardından Paris’te ve Londra’da önemli görevlerde bulunmuştur. Şairliği ile ön plana çıkan Abdülhak Hâmit Tarhan, yenilikçi bir anlayışa sahiptir. Eski edebiyata dair her şeyi reddetmiş ve Türk şiirinin kendine has bir kimlik kazanması gerektiğini savunmuştur.
Abdülhak Hâmit Tarhan’ın şiirini özgür bıraktığını söylemek mümkündür. Şiire koyulan tüm sınırların karşısında duran Tarhan serbest bir şiir anlayışı ile hareket etmiş ve bunun yanında Batı şiir biçimlerini de kullanmıştır. Geleneğe bağlı kalmamış, yenilikten ve yenilik arayışından yana bir tutum sergilemiştir.
Abdülhak Hâmit Tarhan’ın bu yenilikçi tutumu Servet-i Fünun edebiyatını büyük ölçüde etkilemiştir. Hatta bu edebiyat akımının hazırlayıcılarından biri olduğunu söylemek mümkündür Tarhan’ın. Zira Servet-i Fünun sanatçıları onu üstat olarak kabul etmektedir. Sanat için sanat anlayışı ile hareket eden Tarhan şiirlerinde genel olarak aşk ve tabiat temalarını kullanmıştır.
Tarhan’ın şiirlerinde hem lirik hem de felsefik öğeler kendini hissettirmektedir. Şair hece ölçüsünü birkaç defa kullanmış, onun dışında hep aruz ölçüsü ile şiirlerini yazmıştır. Abdülhak Hâmit Tarhan’ın belirli bir dil anlayışı yoktur. Bazı şiirlerinde anlam çok açık bir şekilde ortada olurken bazı şiirlerinde oldukça ağır bir anlatım ve yoğun anlamlar kendini hissettirmektedir.
Daha çok şairliği ile ün kazanan ve başka şairlere de ilham olan Abdülhak Hâmit Tarhan’ın dikkate değer başka bir alanı da tiyatrodur. Sanatçının çok sayıda oyunu vardır. Hatta bazı oyunlarında yazdığı şiirleri de geçirmektedir. Tanzimat döneminde tiyatro alanında en üretken isimlerden biridir Tarhan. Tarhan’ın en çok bilinen şiir kitapları Sahra ve Makber olurken en çok bilinen oyunları da Duhter-i Hindu, Macera-yı Aşk ve Abdullah-i Sagir’dir.
Cumhuriyet döneminde de edebiyat yaşantısını sürdüren ve eser veren Tarhan bu yıllarda iki dönem İstanbul milletvekilliği yapmıştır. Bu görevi sürdürürken 1937 yılında hayatını kaybetmiş ve ardında çok sayıda önemli eser bırakarak ebediyete intikal etmiştir.