Yunan Şehirlerinde Kolonileşme

Bir kavmin ya da bir kent halkının tarımsal veya ticari faaliyette bulunmak için kendi sınırları dışında elverişli topraklarda üsler kurup orayı yurt edinme sürecine ‘kolonizasyon’ denir (Tekin 1998: 50). Koloni Latince colonia kelimesinden gelir. Roma kolonileri ele geçirilen topraklardaki insanları kontrol altında tutmak için kurulan garnizonlardan oluşmaktaydı. Bu durumda Romalılar yabancı topraklarda patron konumundaydılar. Oysa Yunan kolonilerinin amacı ve mekanizması daha farklıydı, dolayısıyla koloni kelimesi Yunanlıların yaptıklarını tam anlamıyla ifade etmemektedir. Yunanca’da buna “uzaktaki ev” anlamına gelen apoikia denirdi. Yunanlıların yaptığı da buydu: Evlerinden ve yurtlarından uzaklarda bir ev ve bir yurt edinmek.

Bu yazıda koloni kelimesi kullanılmasının sebebi, bahsedilen yerleşimleri en açıklayıcı terimin bu olmasıdır.  Yunanlılar denize açılıyor olsalar da denizden haklı olarak çok korkuyorlardı. Gemileri, tekneleri denize aşırı dayanıklı değildi; denizlerde, özellikle aniden korkunç fırtınalar oluşan Akdeniz’de, seyahat insanların hayatına mal olabiliyordu. Üstelik Yunanlılar ölülerine ayrı bir önem atfediyordu. Onlar için ölülerini gömmek ve kendilerinin nasıl öldükleri oldukça önemliydi. Onlar için doğdukları yeri terk etmek atalarını da terk etmek anlamına geliyordu. Durum böyleyken evlerini terk edişlerinin oldukça makul bir nedeni olmalıydı. Bu makul nedenin tam olarak anlaşılabilmesi için Yunan coğrafyasını iyi incelemek gerekir.

Yunanistan’ın (Eski ismi “Hellas”tı ve burada yaşayanlara “Hellen” deniyordu) coğrafi koşullarına göz atılırsa yarımadanın her şeyden önce dağlık olduğu dikkati çeker. Burada dağlar birbirine kapalı birçok havza oluşturmuştur. Yalnızca bu havzalar ve dar kıyı şeridi tarımsal açıdan verimlidir. Yarımadada hiçbir yer denize 60 km’den uzak olmadığı için burada yaşayan insanların yaşamı birinci planda ‘denizcilik’ üzerine kurulmuştur. Bu coğrafi koşullar, değişik bölgelerin kendi başına gelişmelerini de beraberinde getirmiştir (İplikçioğlu: 9-10). Ülke dağlık bir araziye sahip olduğundan, yaşam ve yerleşim koşulları insanları daha çok ovalık ve kıyı kesimlere yerleşmeye zorlamıştır (Tekin 1998: 17). Yunanistan’ın jeolojik karakterinin bir sonucu, bu ülkenin bazı yerlerinin son derece fakir ve geniş ölçüde tarım yapılamayacak kadar verimsiz olmasıdır. Derin koylar ve körfezler her taraftan karaların içine girmiş, oralarda yaşayan insanları denizciliğe alıştırmıştır.

Yunanistan’ın coğrafya bakımından bu parçalanmış durumu bu ülkenin ‘siyasal bakımdan irili ufaklı devletlere bölünmesinde’ başlıca etken olduğu gibi, kültürel gelişimi üzerinde de etkili olmuştur. Nitekim bu ülkenin doğuya, yani Ege Denizi’ne açılan vadileri ve düzlükleri Anadolu’dan gelen feyizli etkilere uğramış ve bu yüzden pek erken birtakım yüksek kültürlerin beşiği olmuş, daha az girintili çıkıntılı olan batı Yunanistan ve Trakya kıyıları ise, kültür bakımından doğu bölgelerine kıyasla daima geri kalmıştır (Mansel 1999: 2-3). Bütün bunlar Hellenlerin özel tarihlerini de şekillendiriyordu (Boardman 1984: 195). Böyle arazilerde insanlar küçük gruplar halinde yaşamak zorundadır ve bu ayrı ayrı grupların birbirini tanıması ve birlikte çalışması güçtür. Anlaşılabileceği gibi, Yunanistan coğrafyası yerel bağımsızlıkların kolayca sürdürülebildiği bir yapıdaydı.

Yunanlıların temel besinlerini mısır, zeytin, şarap ve balık oluşturuyordu. Ancak başka ülkeleri ele geçirerek veya onlarla alışveriş yaparak zengin olabilirlerdi. Ticaretlerini çoğunlukla denizden yapmaları gerekiyordu. Çünkü Hellas’taki yollar engebeli ve dağlık idi (Blunt 1984: 4-6). Dor göçlerinden (M.Ö. 12’nci yüzyıl.) hemen sonra Ege adalarını ve Anadolu’nun batı kıyılarını iskân eden Hellenler M.Ö. 8’nci yüzyılın ortalarında yeni bir denizaşırı iskân etkinliğine girişmişlerdir. Bu yeni kolonizasyonun kökeninde birçok sebep yatmaktadır. Bunlar arasında hammadde ihtiyacı, tarımsal alan, gibi özellikler vardır. Fakat bu dönemde kolonileşmedeki ana sebeplerden birisi fazla nüfus artışıdır ve başka bir toprağa olan ihtiyaçtır (Cawkwell 1992: 289). Çiftçilerin borçları ayrıca sosyal nitelikli bir göçü de beraberinde getirmiştir. Kolonizasyonun diğer nedenleri arasında el sanatlarının ve denizciliğin gelişimini de sayabiliriz. Bu göç hareketinde, macera arama hevesinin de etken olduğu genellikle kabul edilmektedir (İplikçioğlu: 19-20). Kolonizasyonun nüfus artışı sebebinden sonra bir diğer sebep ise hammadde arayışıdır.

Hammadde ihracının ana kente sağlanmasını gerçekleştiren kolonilerden birisi Karadeniz coğrafyasında bulunmaktadır. Bu koloni Miletos kolonisi olan M.Ö. 750 yıllarında kurulmuş olan Sinope’dir. Sinope’nin Doğu Karadeniz’den farklı olarak tarımsal bağlamda da işlenilebilirliği söz konusudur. Fakat bugün Sinop veya çevresinde şaşırtıcı olarak demir madeni ocaklarına rastlanılmaz. Sinope’nin demir ihracını Kapadokkia’dan yaptığı düşünülmektedir. Buna rağmen bugün literatürde sinopis adını alan bir demir oksit türü bile söz konusudur. Ayrıca Trabzon, Rize, güneyde Gümüşhane illerinin çevresinde bilinen demir cevherleri söz konusudur. Bunun yanı sıra Trapezus kentinin Sinope’nin bir emporiosu olduğu düşünülmektedir (Drews, 1976:28-30).

Karadeniz’e yayılan kolonilerin bir müddet sonra kendi pazarlarını genişletebilmek için kendi ticari alanlarını kurduğu da söylenebilir. Doğrudan hammadde ihtiyacını karşılaşılamayacak olsa bile bu merkezlerin yakınlarına büyük kentleri koloni olarak kurduğu anlaşılır. Ayrıca kolonizasyonun gerçekleştirildiği yerlere daha önceden bir öncü grubun gittiği, kolonizasyonun planlı bir sömürü anlayışı taşıdığı önerilebilir.

Kolonizasyon süreci için uluslararası koşullar da uygundu. Çünkü çağdaşı Asur devleti bir kara devletidir. Batıda Etrüskler ve Kartacalılar da onları durduramamışlardır. Ancak M.Ö. 6’ncı yüzyıl ortalarına doğru Perslerin güçlenip Akdeniz kıyılarına egemen olmalarıyla birlikte kolonizasyon sona erecektir (Yıldırım 2002: 177).

Yaklaşık olarak M.Ö. 12’nci yüzyıl ve 8’nci yüzyıl arasındaki süreç Yunan dünyasında karanlık çağlar olarak adlandırılır. Bu sürecin sonunda Yunan dünyasında bir Rönesans yaşanmaktadır. 8’nci yüzyıldan itibaren Yunan dünyasında göze çarpan değişiklikler söz konusudur. Bu değişiklikler, bu dönemde nüfusun gelişmesi, ticaretin artması, Ege dünyası başta olmak üzere pek çok yerde kolonilerin kurulması, dini ve kamusal yapıların gelişmesi, alfabenin geliştirilmesi, polislerin kurulması ve gelişmesi olarak sıralanabilir (Feldman, 1996: 13-14).

Yunanlıların özellikle denizcilikte gelişmiş olmaları denizaşırı bölgelerde yeni yerleşim yerleri kurmalarını sağlamıştır. Fakat M.Ö. 10’uncu ve 9’uncu yüzyıllarda denizlerde Fenikelilerin üstünlüğünden bahsedilebilir. Daha sonraki süreçte denizlerde deniz ulaşımını sağlamak için daha iyi gemilerin üretilmesi söz konusu olmuştur. Kolonizasyon sürecinin öncesinde Anadolu’ya göç esnasında küçük sandallar kullanılmıştır fakat kolonizasyonda penteconter adı verilen ve bir seferde 200 kişiyi taşıyabilecek gemiler üretilmiştir (Roebuck,1959: 31-32).

Fenike koloniciliğinin ne zaman başladığına dair kesin bir bilgi bulunmamakla beraber Yunanlıların kolonileştirmeyi Fenikelilerden öğrendiklerini iddia edebiliriz. Antik Çağ yazarlarına göre, Akdeniz’de Fenike koloniciliği Yunan koloniciliğinden önce başlamıştır ve ilk yerleşmeleriyle M.Ö. 12’nci yüzyıl sonlarına dek dayanmaktadır. Antik Çağ yazarlarına göre Fenikeliler Sicilya’ya girmişlerdir. Yani Fenikelilerin batıya yayılışları deniz kavimlerinin gelişinden sonraya ve 8’nci yüzyıldan itibaren geldikleri bilinen Yunanlıların gelişinden önceye rastlamaktadır.

Fenikeliler ile Yunanlılar arasında deniz yollarının kontrolü konusunda uzun bir mücadele yaşanacaktır. Yerleşmelerin ilk evresinde, Fenikeliler yanaşma limanları kurmuşlar ve arada bir en basit koşullar altında yaşamışlar, arkalarında arkeolojik veri olarak değerlendirilebilecek hiçbir mimari eser ya da kalıntı bırakmamış küçük grupları yerleştirmekle yetinmişlerdir. Dolayısıyla bu dönemlere ait ize rastlanmadığından Fenikelilerin yayılışı hakkında net bir fikir de bulunamamaktadır. Bununla birlikte, Fenike bölgesinin kuzeyindeki Zincirli ve Karatepe yazıtları M.Ö. 9. ve 8. yüzyıllarda Fenike dil ve kültürünün Güney Anadolu’ya dek yayıldığını göstermektedir. Fenikelilerin ustalıkları denizci olmalarından ileri geliyordu. Denizcilik ve gemi yapımı alanında komşularından üstün durumdaydılar. Sadece Suriye bölgesinde kalmamışlar, aynı zamanda tüm Akdeniz’i dolaşıp uygun yerlerde ticaret kolonileri kurmuşlar; Akdeniz’deki egemenliklerini İtalya, İspanya ve Fransa ile Kuzey Afrika kıyılarına kadar uzatmışlardır. Herodotos “Fenikeliler olmadı mı, geriye deniz kuvveti diye bir şey kalmıyordu.

Kartacalılar Pers boyunduruğundan böylece yakayı kurtarmış oluyorlar: Kambyses, Fenikelileri zorlamayı doğru bulmamıştı, çünkü bunlar Perslere kendiliklerinden bağlanmışlardı, ayrıca bütün deniz gücü ellerindeydi.” diyerek, Fenikelilerin denizcilikteki üstünlüklerini anlatmıştır. Bununla birlikte, Fenikelilerin kolonizasyon hareketinde koloniler, ticari ve ekonomik ihtiyaçlar gerektirdiği sürece elde bulundurulan bir çeşit pazar yeridir. Fakat Yunanlılar uzak ülkelerde kurmuş oldukları şehirleri ikinci bir yurt saymışlar, bu nedenle bu şehirleri kolay elden çıkarmamışlardır. Bu durum, Fenike kolonilerinin Yunan kolonileri karşısında zayıflamasına neden olmuştur (Mansel, 2004: ss.160-161).

Kolonileştirme çabasının asıl amacı, dış ticaret ilişkileri için pazar yerleri, köprü başları edinmektir. Daha önceki, hatta yüzyıllar önceki çağlarda Fenikeliler de bu yolda çabaya girişmişlerdi. Ne var ki, Batı Anadolu’nun kıyılarını yurt edinen Hellenler, yeni yurtlarının ulaşıma elverişli topografik özelliklerinden, yani koyları İç Anadolu’ya bağlayan vadilerden, doğal yollardan yararlanarak hem İç Anadolu ile hem de (İç Anadolu üzerinden) doğu ülkeleriyle ticaret yürütüyorlardı ve deniz yolundan yapılan ticarete, kara yolundan yapılan bu ticaret eklenince, yeni ticaret olanakları elde etmeye yarayacak uzak köprübaşları, yavru kentler (koloniler) kurma gereksinimini henüz duymuyorlardı. Ancak M.Ö. 700 dolaylarında Lydia’nın güçlenmesi, batı sınırında güçlü Hellen kentlerinin varlığını kendisi için tehlike sayması, aradaki gerginliğin kıyı bölgeleriyle Anadolu arasında karayolundan ticaret ilişkileri yürütmeyi zorlaştırması, Batı Anadolu’daki Hellen kentlerine böyle bir gereksinme duyurmuştur (Umar 1999: 232-233). Büyük kolonizasyon dönemindeki koloni hareketinin iki aşamalı olarak gerçekleştiği kabul edilmektedir:

  1. Evre (M.Ö. 750-650): Bu evrede sınırlı sayıda kent, kolonizasyonda rol oynar. Euboia adasındaki Eretria ve Khalkis ile Megara ve Korinthos’tan gelen kolonistler, Sicilya ve Güney İtalya ile Khalkidike yarımadasına yerleşirler.
  2. Evre (M.Ö. 650-550): İkinci evrede yoğun bir koloni hareketi görülür. Bu kez Ege’nin kuzeyinde Trakya, Çanakkale, Marmara ve Karadeniz Bölgesi yoğun bir kolonizasyona sahne olur. Güney İtalya ve Sicilya’nın yanı sıra Kuzey Afrika, Fransa ve İspanya’da da koloniler kurulur (Tekin 1998: 54). Bu süreçte Knidos’tan Sinope’ye kadar Küçük Asya kıyıları da Hellenler tarafından kolonize edilir (Cook 1975: 795).

Bu 200 yıllık süre içinde Ege’deki bazı kentler tarafından kurulan ve yerleri saptanabilen kolonilerin sayısı, Kuzey Ege’de 24, Marmara Denizi kıyılarında 17, Karadeniz kıyılarında 24, Güney Anadolu kıyılarında 10, Korsika’da 1, Güney İspanya’da 2, Doğu Adriyatik kıyılarında 9, Güney Akdeniz’de Libya kıyılarında 3 ve Nil Deltası’nda 2 olmak üzere toplam 143’tür (Aktüre 2003: 210).

Koloni heyetleri gönderme hareketi M.Ö. 750’de başlamış ve iki yüzyıla yakın bir zaman sürmüştür. Bu kolonilerin birkaçının adını verecek olursak; Sicilya’daki Syrakusai ve Selinos, İtalya’daki Tarentum şehirleri, Rodos Adası Dorlar tarafından; Sicilya’daki Leontini, Küçük Asya’daki Abydos, Lampsakos ve Karadeniz kıyısı şehirleri İonia’lılar tarafından; İtalya’daki Kroton ve Sybaris şehirleri Aiolialılar tarafından koloni olarak kurulmuştu (Blunt 1984: 6). İki tür koloni ile karşılaşmaktayız;

1- Apoikia

2- Emporion

Apoikia kendi anayasası, yönetim organları ile aslında bir kent-devletidir (polis).

Emporion ise yalnızca ticari amaçla kurulmuş olan pazar yerleri ya da küçük ölçekte ticari merkezlerdir. Emporion, kent-devleti statüsündeki koloni kentinden gerek hacim ve gerekse yönetim şekli bakımından daha küçük olup ticari çıkarlar için kurulmuştur ve siyasi özerkliği yoktur (Tekin 1984: 54). Emporion sözcüğü bugün İngilizcede “ticaret istasyonu – trading station” ifadesinin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır (Hansen 2006: 1).

Koloni kuran gruplar yerlerine vardıktan sonra, toprağı en kolay ve en uygun nasıl bölecekleri, halkın en büyük gereksinmesini nasıl karşılayacakları sorunlarıyla sürekli karşı karşıya geliyorlardı. Dikdörtgen yöntem (ızgara plan) ise karışıklıkları en aza indirmek demekti. Gerçi kent tasarlamakta bu plan esnek ve yaratıcı bir plan değildi. Fakat amaçlara yeteri kadar yarıyordu. Bu kentlerde gösteriş, resimsel etkiler, görkemli düşler ve benzerleri amaçlanmış değildi. Ne var ki, özellikle yerleşmelerde ve yapıları düzenlemede az çok bir yaratıcılıkla biçimsiz tekdüzelikten kaçınılabildi ve başarılı bir plan ortaya çıkartılabildi (Wycherley 1993: 14).

Eski kolonilerin geçmişi uzaklara dayanıyordu, bunlar eski Hellen kentleriyle yavaş yavaş gelişti; daha yeni koloniler ise daha özenle tasarlanarak daha hızlı bir evrim geçirdiler (Wycherley 1993: 4-5). Bir “Oikiste” (koloni kurucu önder) yabancı topraklara ulaşıp karaya çıkma ritüellerini tamamladığında ilk iş olarak ardından gelecekler için güvenli ve savunulabilir bir yer seçerdi. Öncelikle taştan ve kerpiçten basit evler inşa edilir ve evlerin etrafı duvarlarla çevrilirdi. Arazi, kurucu yerleşimciler arasında parsellenir ve sınırlar hendeklerle belirlenirdi (Freeman 1996: 138).

George Thomson, kolonizasyon sürecinde toprak mülkiyetinin oluşumu konusunda oldukça kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Ona göre yerleşimcilerin sayısı belirlendikten sonra, yerleşilecek toprak aynı sayıda parsele bölünüyor ve ad çekme (kura) yolu ile dağıtılıyordu. Ad çekme geleneksel bir uygulamaydı ve her pay sahibi, ana kentte olduğu gibi, bir Oikos’un kurucusu oluyordu. Bu aile işletmesinin (Oikos’un) öncekinden tek farkı, henüz yeni olduğu için kalıtsal haklar ileri sürülememesi, bu nedenle mülkiyet hakkının başka birine geçirilmesinin kolay olmasıydı. Birçok durumda kuralların tersine, pay sahiplerinin topraklarını satıp ana kente döndükleri bilinmektedir. Bu işleyiş, kolonilerde büyük çiftliklerin kurulmasına zemin hazırlamış olmalıdır. Ana kentlerin kuruluş sürecinde olduğu gibi kolonilerde toprak sahibi soylular ile yerel nüfus arasındaki ilişkiler vergiye bağlanmış bir köylülük temeli üzerine kurulduğundan, büyük çiftliklerin kuruluşu, çiftçileri kira ödeyen konumuna düşürürdü (Aktüre, 2003: 223).

Koloni şehrindeki yurttaşlar ana kent yurttaşlığından sayılmazlardı (Mansel, 1999: 160). İster ana kent ister koloni olsun, ana kentte kural olarak vatandaş olmayanların toprak sahibi olmaları, vatandaşlarla evlenmeleri ve dinsel birliklere katılmaları kabul edilmiyordu. Tanrılar ise politik bir tercihti. Her kent bir inanç merkezinin çevresinde toplanır ve oluşumun ilk aşamalarından başlayarak bütün kentsel gelişimin o tanrının koruması ve gözetimi altında gerçekleştiğine inanırdı (Aktüre 2003: 233). Koloni kurulacak yere “kutsal ateş” denilen bir ateş götürülürdü. Böylece burada koloni kurulacak yerle tinsel bir bağ kuracaklarına inanıyorlardı. Ana kentten getirilen kutsal ateşin yandığı sunağın etrafında kutsal bayramlar kutlanırdı (Mansel, 1990:  16).

M.Ö. 750-550 yıllarına rastlayan kolonileşme döneminde ekonomik özgürlüğün arttığı görülmektedir. Dış pazarlara gönderilmek üzere üretim çoğalmış; Korinth, Milet, Atina ve Pire gibi siteler önemli zanaat merkezleri haline gelmiştir. Bu sitelerde özellikle ihracat için mal üretilmiştir. Dış pazarlardan Yunanistan’a akan ham maddeler, burada işlenmiş olarak koloni pazarlarında satılmıştır. Bu denizaşırı ticareti tüccarlar yönetmiş ve ticaretin gelişmesiyle ortaya çıkan bu tüccar sınıfı eski toprak aristokrasisinin yerini almıştır.

Pers Savaşlarını kazandıktan sonra Yunan deniz ticaretinin gelişmesiyle birlikte, bu gelişimi desteklemek üzere bazı önlemler alınmaya başlanır. ticari anlaşmazlıklardan doğan davaların karara bağlanmasına öncelik verilir. Amaç, mal getiren yabancıları korumak ve onlara Yunanistan ile ticaret yapmak için cesaret vermektir (Bilgin, 2004: 82-84.) Büyük toprak sahipleri ve aristokratlar üretim faaliyetlerine yön vermek suretiyle iktisadi hayatın içinde yer almaktadır. Yerleşik yabancıların toprak sahibi olma hakları olmadığından, bunlar da ticaret ve zanaatla uğraşmaktadır. Yunan vatandaşlarının şahsi harcamaları ne kadar sınırlı ise sitenin harcamaları o kadar fazladır. Sitenin gelirlerinin büyük bir kısmı diğer sitelerle yapılan savaşlardan ve pek azı da dış ticaretten sağlanmaktadır.

Bu tablo, Yunanlıların Fenikelilerden alfabeyi almaları, Akdeniz’de ve Karadeniz’de koloniler kurmaları, parayı kullanmaya başlamaları ve faizle ödünç verme işlemini yaygınlaştırmaları gibi nedenlerle zaman içinde değişmiştir. Böylece iş bölümü artmış, çeşitli zanaatlar ortaya çıkmış, iç ve dış ticaret genişlemiştir. Ancak bu gelişmeler, Yunan toplumunu M.Ö. 7’nci ve 6’ncı yüzyıllarda uğraştıracak iktisadi, sosyal ve siyasal sorunları da beraberinde getirmiştir. Büyük toprak sahipleri, geleneksel tahıl ürünleri yerine üzüm ve zeytin yetiştirmeye, şarap ve zeytinyağı üretmeye ağırlık vermişlerdir. Yeni koloniler, Yunan ticaretine genişleme imkânı sağlamıştır. İmalat ürünlerinin talebindeki artışa bağlı olarak daha önceleri sadece iç talebi karşılamak üzere üretim yapan küçük işyerleri, basit imalat firmaları haline gelmişler ve bunlar için gerekli olan işgücü dışarıdan köle getirmek yoluyla karşılanmıştır.

Neticede, Yunan toplumunda kölelik iyice kurumsallaşmıştır (Selik, 1988: 12-14). Büyük ölçüde sömürülmüş bir emeğin artı değerine yaslanan epistemik topluluklarının maddi-soyut değer üretme işlevi de, bir anlamda metaforik kavramlar üzerinden (medeni-barbar, efendi-köle gibi) belirli bir dünya görüşünü ve maddi ilişki biçiminde bir ben-idrâkine gönderme yapma çabasıdır. Medeniyet, hemen her yerde galiplerin ürünüdür. Ve bu yönüyle medeniyet, tarihin galiplerin gözünden tek yönlü olarak kurgulanmasıdır.

Bu tek yanlı bakış açısı mekânı, kendi mekânı olarak merkezileştiren; zamanı, nihai ucuna kendisini yerleştirerek tek çizgili bir boyuta indirgeyen; kendi ben ve öteki anlayışı çerçevesinde sosyal ilişkileri hiyerarşik şekilde kurgulayan bir medeniyet anlayışını doğurmakta; bütün bir ilişkiler ağını özne-nesne ikiliği bağlamında ele almakta ve buradan hareketle kendi ben’ini (özne) merkeze koyduğu ve diğerlerini dışladığı sert bir ayrıma götürmektedir. Dolayısıyla bu sert ayrım içerisinde baskı, şiddet ve sömürü meşru ve çoğu zaman da gerekli görülmektedir. Zira ancak bu şekilde bir haklılaştırma, şiddete ve adaletsizliğe dayanan sömürüyü kabul edilebilir bir normatif düzeye taşıyabilir. Bu da neredeyse her zaman güçlü bir epistemik topluluğun varlığı ile paralel ilerlemiştir.

Bu bağlamda her iki boyutuyla da Antik Yunan’daki epistemik topluluklar, sadece kendi dönemleri açısından değil sonraki iki bin yılı da etkileyecek şekilde, kölelik ve sömürü ile ilgili bazı toplumsal davranış kodlarının ve ön kabullerin norm olarak kabul edilmesine ve yerleşmesine öncülük etmişler ve bunların toplumun düşünsel evrenine yerleşmelerine katkı sağlamışlardır (Ertugay, 2016: 27-43) . Platon, köleliğin doğal bir kurum olarak kabul edilmesi gerektiğini ve fazla tartışmaya bile lüzum olmadığını düşünür. “Yalnız elleri ve ayakları ile çalışabilen işçileri neden hor görürüz az çok?” diyen Platon, buna şöyle bir açıklama getirir: “Bu işçilerde en iyi yan o kadar zayıftır ki içindeki hayvanları dizginleyemez…” O halde “[b]öyle bir insanın üstün insandaki dizginleyici güce kavuşmasını istersek ne yaparız? Bu üstün adama, içinde Tanrısal yan baş olmuş adama köle olmasını isteriz ondan.” (Platon, 590c-d).

Köleliği bu şekilde doğallaştıran Platon, sorunu kendi açısından çözümlemiştir. Akılları ile hareket etme yeteneğine sahip olamayanlar, akıllılara tabi olacaklardır (Göze, 1993: 39). Hiç şüphesiz burada Platon’un üstün adam diye vurguladığı kategori kendi medeniyetinin, polisin özgür yurttaşıdır. Dolayısıyla Tanrısal yanının baş olmasının getirdiği bu üstün özelliği ile polisin özgür yurttaşı, insanlık sınıflandırmasında üst bir kategoriyi temsil etmektedir. Kaldı ki Platon köleliğin bir medeniyet-barbarlık ayrımına denk geldiğini de açıkça ifade etmektedir. Ona göre Yunanların Yunanları köle etmeleri doğru değildir. Platon, Yunanlara yani en iyi devletin yurttaşlarına sadece barbarları köleleştirmelerini salık verir (Popper, 1989: 59).

Aristoteles ise döneminin koşulları gereği bir nevi kölelik savunması yapmak durumunda kalmıştır. Zira artık toplumda bazı kesimler efendi-köle ayrımının doğal olmadığını ve haksız bir uygulama olduğunu dile getirmektedirler. Dolayısıyla Aristoteles bu iddialar üzerine eğilme ihtiyacı duymuştur. Buna göre Aristoteles, değişik işlerin görülebilmesi, sanatların icra edilmesi için bunların her birine uygun araçların bulunması gerektiğini söyler. Bu araçlardan bazıları canlı, bazıları ise cansızdır. Örneğin bir sanatla uğraşan kişi o sanat açısından araçtır. Köle de bir araçtan, canlı bir üretim aracından başka bir şey değildir; efendisinin malıdır ve bu açıdan mülkiyete konudur.

Aristoteles, “Öküz yoksul kişinin kölesidir.” der, bu açıdan bakıldığında köle de zenginin öküzü olacaktır (Göze, 1993: 40; Aristoteles, 1993: 17). Aristoteles’e göre doğa daha başlangıçta özgür kişilerle kölelerin bedenlerini ayrı ayrı yapmayı amaçlamıştır. Köle kol işlerinde güçlü olmasına karşın akıl, zekâ ve düşünce yeteneğinden yoksundur. Dolayısıyla aklın bedeni yönettiği gibi kölenin de efendisi tarafından yönetilmesi gerekir. Bu doğal yasadır, bazılarının yönetmesi ve bazılarının da yönetilmesi zorunlu olduğu kadar her iki taraf için de yararlıdır (Aristoteles, 1993: 8, 12). Dahası Aristoteles, “köle olmayı hak edenler üzerinde despotik iktidarı tesis etmek üzere” yurttaşların askeri eğitimden geçirilmesini de ileri sürer. Ona göre arkadaşlık sadece insanlar arasında mümkün olduğu için insanın bir köle ile arkadaş olması her ne kadar olası olsa da köle, bir köle ile arkadaş olamaz (Arnhart, 2005: 65).

Sonuçta hem Platon hem de öğrencisi Aristoteles insanın biyolojik ve manevi eşitsizliği düşüncesinden hareketle Yunanlarla barbarların doğadan eşitsiz olduklarını ileri sürerler. Her ikisine göre de Yunanlarla barbarların karşılıklı durumu, doğal efendilerle doğal kölelerin karşılıklı durumudur. Toplumsal yaşayış doğal eşitsizlikle başlar ve bu temel üzerine devam etmesi gerekir (Popper 1989: 78). Dolayısıyla doğal eşitsizlik, yalnızca pratik alanda bir köle-efendi ilişkisinin ortaya çıkmasının ya da var olan köle-efendi ilişkisinin haklılaştırılması çabasının doğal bir argümanı değildir. Bu açıklama daha da önemli ve hayati bir karşılaştırmaya, medeni-barbar dikotomisine ve bunun sonuçlarına gönderme yapar.

Yayılma politikası gereği yabancı ülkelerden edinilen koloniler aynı zamanda ileri karakol görevi görüyordu. Klerukhia dedikleri bu yapılanma ile bağımlı devletleri denetliyorlardı. Bu devletlerin, Atina halkı gibi oy verme, vergi ödeme, askerlik yapma vatandaşlık hak ve yükümlülükleri vardı. Gerektiğinde buralardan asker alınıyor ve savaşta onlardan yararlanıyordu.

Kolonileşmede bazı sorunlarla da karşılaşılmıştır. Uzak ülkelere yerleşmek her zaman kolay olmamıştır. Yerleşilecek yerin yaşama koşulları ve halkının konukseverliği bilinemezdi. Bununla birlikte, deniz korsanları da önemli bir tehlike oluşturuyordu. Açık deniz yolculuklarında denizciler yol gösterecek pusula henüz bulunmamıştı. Kolonileşme, tüm bu engeller aşılarak yapılmıştı. M.Ö. 550 yılından sonra, Perslerin ve Kartacalıların yayılmalarını engellemesi sebebiyle kolonileşme politikası iflas etti. M.Ö. 535 yılında Kartacalılar, Alalia savaşı ile Yunanlıların batıya ilerleyişini durdurdular.

selman öztürk

Bir cevap yazın