Varoluş ve Öz: Varoluşçuluk ve Modern Gerçeklik

M.Ö. 5. Yüzyılda, İtalya’nın batısında, Alento Irmağı’nın denize döküldüğü yerde kurulan Elea Okulu, birçok öğrenci ve düşünür yetiştirmiş ve önemli felsefi düşüncelerin temellerini atmıştır. Felsefe tarihinde yer edinen bu okul, Sokrates öncesi dönemin en saygın okullarından biridir ve en temelde duyu deneyimlerinin epistemolojik geçerliliğini reddeder.

Ksenophanes, Zenon ve kurucusu sayılan Parmenides gibi düşünürler; varlık, varoluş, yanılsama ve varlığın birliği gibi kavramlarla felsefi iddialarını ya da araştırmalarını yürütmüş ve böylelikle, ilk önemli rasyonalist düşünürlerden olmuşlardır. Böylece, felsefenin ana hususlarından biri olan varlık kavramı, ilk olarak, Elea Okulu’nun öncüsü Parmenides tarafından kullanılmıştır. Birçok akımda, farklı anlam katmanları içerisinde ele alınan bu kavram, en genel haliyle, var olan ya da var olduğu söylenilen şey olarak tanımlanabilir. Platon ve Aristoteles döneminden beri sorgulanan varlık kavramı, zaman içerisinde içeriğini genişletmiş ancak gitgide daha karmaşık ve anlaşılması güç bir hal almıştır.

“Varlık” ve “Varoluş” ifadelerinin farkı, ilk olarak Orta Çağda, dini bir irdelemenin sonucu ile ortaya çıkmıştır. Bu tarz bir anlam sorgulaması içerisinde olan birtakım filozoflar, bir üst gücün ya da tanrının varlığı/varoluşu ile dünyevi nesnelerin ve öznelerin varoluşu arasında bir ayrım oluşturmaya çalışmışlardır. Bunların arasında yer alan Thomas Aquinas, Latince “var olmak” anlamına gelen existere terimini, “olmak” olarak ifade edilebilen esse teriminden ayırmıştır. Orta çağa özgü bu ayrım, ileriki yıllarda, birçok düşünür ve kuramcı tarafından eleştirilmiş ve konu kapsamında yeni kavramlar oluşturulmuştur.

Martin Heidegger’in “Varlık ve Zaman” (Sein und Zeit) adlı yapıtında kullandığı Dasein kavramı, Thomas Aquinas’ın fikirlerine karşı açık bir eleştiri olarak addedilir. Dasein kavramı varlığın anlamının, varoluş analiziyle keşfedilmesi savını işler. Bununla birlikte, varlığın değişmez özelliklerini, değerlerini ve düşünsel unsurlarını bünyesinde barındıran öz kavramı da varlığın anlamını açıklamada bir yardımcı görevi görmüştür. Bu analiz, Heidegger’e göre, varlık konusunda ve terimin genel olarak anlam ile olan ilişkisindeki, Antik Yunan düşünürlerinden beri süregelen kördüğümü çözecek tek yoldur. Bu terim, ilk kez, Alman filozof Karl Jaspers tarafından kullanılmıştır ve varlığın iki farklı düzeyinden birincisinin, onun mekânsal ve zamansal boyutunu tanımlarken ve nesneleşmiş bir insanı ifade ederken, Dasein ise, toplum içerisinde yer alan ve yerini başkasının alabileceği bir parçacıktır.

Orta Çağ sorgulamaları ile Heidegger ya da Jaspers’ın ortaya atmış olduğu fikirler gözetildiğinde varlık, insan bilincinin dışında, ondan bağımsız olabileceği gibi, insan bilincinin içinde, ona bağımlı da olabilir. Gerçek ya da reel olarak algılanan varlık varoluş olarak belirtilirken, düşünsel ya da ideal bir varlık öz olarak adlandırılır. Varlık teorisini (ontoloji) ele aldığımızda ise, öznel ve nesnel varlık tanımlarından da bahsetmek mümkündür. Düşünsel ya da ideal bir varlık bir tanımlama, biçim, dinamik ve yapısal semantik içerdiği için ise bir varlığı bir öz ile birleştirmek, onu bir anlam çerçevesi içerisine sokmak ile eşdeğerdedir.  

Gerçek varlık ile düşünsel varlığı baz aldığımızda, her nesnenin ya da öznenin bir varoluşu ve bir de özü olduğunu söyleyebiliriz. Genel bir anlamda öz, bu özne veyahut nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünü olarak açıklanırken; varoluşu ise, evrenin içerisinde reel olarak bulunuşudur. Bu noktada varoluş, fiziksel bir ölüme kadar devam ederken, öz bundan bağımsız bir şekilde de devamlılığını korur. Zira öz, en genel haliyle, bir varlığın düşünsel bir şekilde algılanmasını ve anlamlandırılmasını sağlar ve mütemadi bir yapıya sahiptir.

Jean Paul Sartre’ın terminolojisinde ise, öz kavramı, içsel bir amacı tanımlar. Kısacası, bir bıçağın amacı kesmek iken, bir aracın içsel dinamiği taşımak ya da nakletmektir. İnsan tarafından yapılmış ya da inşa edilmiş her nesnenin bir amacı ve anlamı vardır ve biri tarafından oluşturulmadan önce birtakım özler baz alınır. Bu anlamda, bir nesnenin özü, varoluşundan önce gelir. Fakat aynı söylemin, canlı bir varlık ya da insan varlığı için de geçerli olup olmadığı ise bir tartışma konusudur.

Sartre’a göre insanın herhangi bir tasarlanma ya da oluşturulma amacı yoktur. Birey, bir nesnenin aksine, bir amaca dayandırılmadan dünyaya gelir ve varoluşunu, kendisini hiçbir öze bağlamadan kendisi var eder. Nesnelerin aksine, önce var olur ve ardından kendi özünü kendi yaratır, içsel ya da kişisel bir anlam belirler. Ünlü düşünüre göre özümüz, işleyiş şeklimiz ve işlevimiz, varoluşumuzdan önce belirlenmemiştir. İnsan, kendisini, kendi özünü, her ne ise, ne değilse, ne olacak ya da olmayacaksa kendi sorumluluğu altında ve kendi özgür iradesiyle inşa eder.

İnsan varlığının, onu çevreleyen faktörler tarafından belirlendiğini düşünen Spinoza’ya karşılık, düşüncenin özgürce harekete dönüştürüldüğünü iddia etmiştir. Ancak birçok düşünür, özün, varoluştan önce geldiğini iddia eder. Bu iddialar, insan türünün bir üst güç ya da bir tanrı tarafından yaratıldığını, dolayısıyla, bir amaca yönelik, belirli bir anlam çerçevesi içerisinde var olduğunu temel alır. Yirminci yüzyılda yaşamış, Gottlob Frege, Bertrand Russell ve W.V. Quine gibi analitik filozoflar, aktüalizm akımına bağlı olarak, varoluş ve özün özdeş kavramlar olduğunu belirtmişlerdir. Tüm bu kuramlar ve görüşler gözetildiğinde, her bir düşünce yapısında insan doğasının içerisinde bir özün varlığından bahsedilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’da, özellikle Fransa’da yaygınlaşan Varoluşçuluk akımı için ise, insanda -ve sadece insanda- varoluş özden önce gelir. Bu akıma göre, bir insan önce var olur ve ardından tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yaratır, anlamlandırır, biçimlendirir. Öz dediğimiz kavramın sabit bir özellik gibi değerlendirilemeyeceğini öne sürüp, değişebilen ve boyutsal bir niteliği olduğunu savunurlar. Böylelikle, varoluşçular ya da egzistansiyalistler için, devamlı değişken olabilen bir yapının varoluştan önce gelmesi mümkün değildir. Bu şekilde, “Varoluş özden önce gelir” önermesi, varoluşçuluğun merkezini oluşturmuştur.

Sartre “Varoluşçuluk ve Hümanizm” adlı konferansında, tüm var oluşun başlangıcını insan olarak ele almış ve insanın kendisi ile yüzleşmesi sonucu, dünyadaki varlık hissinin insanın içini kapladığını ileri sürmüştür. Böyle bir hissiyata ulaşan birey ise, sonrasında, bu algının içerisinde kendini tanımlama sürecine girer. Böylece, insan varlığı, kendi değerlerine ve yaşamının anlamına karar veren ve bunları yaparken ortaya özgür bir irade koyan bir üçüncü kişi olarak algılanmıştır.

Bütün dayatmalar, roller, kalıplaşmış davranışlar, tanımlar veya diğer önyargılar, kişi bazında toplumsal bir maske görevi görüyor olsa bile, böylesi bir yapının içindeki dışa vurulamayan temel, yine özü ifade eder. Bu noktada, özgür irade kavramı büyük bir önem taşır. İnsan, kendi özünü oluşturma sürecinde, kendi düşünce algısına göre bir iyi/kötü, doğru/yanlış oluşturma ve onlardan birini seçebilme ve bunun dışında kendine göre bir içsel amaç oluşturma iradesine özgürce sahip olmalıdır. Varoluşçuluğun temel fikrini aktaran bu önerme, her ne kadar Sartre’a dayandırılsa da bu tür görüşler, Kierkegaard ve Heidegger gibi düşünürlerde de bulunur.

Ancak insan ırkının yaratılışında temel bir amacın olmaması ve kendi içsel amacını bulma fikri, birçok özne için kabul edilemez ve zor olmuştur. Bu yüzden, insan tarihi boyunca, yaratılışın amacı ve anlamı, birçok açıklayıcı sistem ile temellendirilmeye çalışılmıştır. Böylelikle, görünüşte çok boyutlu bir bünyenin, kendini güvende ve anlamlandırılmış hissetmesi hedeflenmiştir. Dinsel veya ideolojik sistemler yaratılmış ve insan zihni için çok sayıda tutamak, dayanak ve fikirsel yapı oluşturulmuştur.

Plato, temel amacın bilgiye ulaşma olduğunu düşünürken, ünlü Alman filozof Immanuel Kant, bunu özerk olmaya çalışmak ile birleştirmiş ve John Stuart Mill ise, insan varlığın tek amacının mutlu olmaya çalışmaktan geçtiğini iddia etmiştir. Amaç her ne olursa olsun, birey için onu bilinç yüzeyine çıkarmak içsel ve ruhsal bir süreci gerektirir. Bu süreç ise, ruhun, kendini gerçekleştirebilmesindeki potansiyeli ortaya çıkarır.

Kişinin, sosyal çevresinin egemenliği altına girmeden, sahip olduğu potansiyeli kullanarak oluşturduğu öze “Otantik Varoluş” denilir. Bu otantik varoluş, kişinin sahip olduğu gerçek potansiyeli fark etmesi ve sergilemesi ve bilinç yüzeyinin altındaki duygularını ve isteklerini içselleştirmesi sonucu oluşur. Birey, var olan içsel güçlerini, potansiyellerini, zihinsel kapasitesini, duygularını ve isteklerini fark etmelidir ve bunları aslına uygun olarak yaşama dökmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, insan, kişisel varoluş amacından uzaklaşıp, psikolojik dışavurumlar sergileyebilir.

Lakin 21. yüzyıl ya da modern çağda otantik varoluş oluşturma süreci, birtakım sorunlar ile sekteye uğramış ya da engellenmiş durumdadır. Bütün egzistansiyalistler, bir şekilde, modern çağda insanın özüne uygun bir yaşam sürdürmediğinin, görünüşte olan ve aldatıcı bir yapının içerisinde mahsur kaldığının üzerinde durmuşlardır. Bir toplum ya da bir üstyapı tarafından belirlenmiş olan öğretiler ya da kalıplar ile öne sürülen düşünce, istek ve duygulara farkında olmadan uyan birey, kendi otantik varoluşunu oluşturmada dış etkenlere bağlı olmuş olur. Böylece, özgün bir öz ya da otantik bir varoluştan ziyade, kolektif bir anlam yaratılır. Böylesi bir kolektif anlam ise, kişiyi modern hayatın endişe verici boşluğundan ve nihilist bir bakış açısından kurtarsa da kişinin, gerçek potansiyelini fark etmesini, sergilemesi ve içselleştirmesini önler ve özgür irade kavramını devre dışı bırakır.

Özgür irade veyahut erkin irade kavramının oluşabilmesi için ise, bireyin, eylemlerini; istek, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilmesi gerekir. Belli bir durum karşısında gerçekleştireceği veya seçeceği eylemi, herhangi bir dış zorlama, zorunluluk ya da etken olmaksızın, kararlaştırma ve uygulama yetkisine ulaşmasıdır.

Ancak Michel Foucault’un Disiplin Toplumu olarak adlandırdığı bir temelde ya da Gilles Deleuze’nin Kontrol Toplumu’nda, özgür iradenin, modern gerçeklikte yer alıp almaması bir tartışma konusu haline gelmiştir. Bir gözetim ve denetim altında yaşayan, önceden belirlenmiş yapılara ve öğretilere bağlı kalmak durumunda olan ve erkin bir iradeye tam anlamıyla sahip olamayan modern insan, kendi otantik varoluşunu oluşturmada da sorun yaşar. Varlığı, varoluş amacı ya da özü, öznel veya nesnel bir şekilde algılanması ve anlamlandırılması, onu çevreleyen dış faktörler tarafından kısıtlanır ve düşünceler özgürce harekete dönüştürülemez hale gelir.

Fakat Sartre, baskıcı veya kısıtlayıcı bir ortamın ve etkenlerin içerisinde dahi, kişinin, yine bireysel seçimler yapacağını ve kendini bunlardan sorumlu hissedip, bu şekilde, yine otantik bir varoluş oluşturmuş olacağını, belirli içsel süreçlerden geçipi kendine genel bir anlam ya da bir tanımlama yaratacağını ileriye sürmüştür. Ona göre, dış faktörlerden etkilenmek, kısıtlayıcı bir yapının içerisinde bulunmak, kolektif bir ideolojiye bağlı olmak veya yapay bir varoluş amacına inanmak dahi bir iradedir ve bireysel bir seçimin yansıma halidir. İnsan zihni ve bünyesi, eylemleri, istek, niyet ve amaçları bilinç yüzeyine çıkarabilecek güçtedir ve bu noktada eyleme dökme veya eylemsiz kalma da bir seçim olarak adlandırılabilir.

Birey, şartlar ne olursa olsun, kendi boyutsal ve değişken özünü yaratacak ve böylelikle kendisinin, diğer özne veya nesneler tarafından algılanması için, otantik bir anlam oluşturmuş olacaktır. Bu yüzden, ünlü düşünürün de öncesinden söylemiş olduğu gibi: “İnsanoğlu özgür olmaya mahkûm olacaktır.”

Varlık, varoluş ve öz kavramlarını incelemek, insanoğluna, yaşadığı dünyayı ve kendi benliğini algılaması konusunda daima yardımcı olmuştur. Bu kavramların sorgulanması doğrultusunda ortaya çıkan ve varoluşu özün-anlam biçme eyleminin önüne koyan Varoluşçuluk, yirminci yüzyıl felsefesine ve kültürüne damgasını vurmuştur. İnsanın yaratılışındaki temel amacı bulma, kendi içsel amacını keşfetme ve bütün bunları bir anlam çerçevesi içerisinde değerlendirebilme, birçok özne için meşakkatli ve zorlu olmuştur. Ancak bir değer biçmek ve anlamlandırmak, her zaman, doğal ve karşı konulamaz bir istenç olmuştur. Böylelikle, Antik Yunan’dan beri anlaşılmamanın üzüntüsünü yaşayan insan, anlamaya çalışarak bunu çözmeyi denemiştir.

seda analı

Bir cevap yazın