Türkçe’nin İthal İkâmeciliği: Öksüz Kökler / Kelime İcadı

“… Onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkusu!”

Söylev ve Demeçleri II, s. 277-278

(…)

Seher vakti sıklaşan döşek-kenef seferlerinden gına getirdiğinin sabahı kendini muasır tıbbın soğuk ellerine teslim etmek üzere Tıbbiye-i Şahane’nin yolunu tutmuş bir Ziya Paşa düşünün. Avluda geceki işret âleminden kafası dumanlı kestirirken yakaladığı genç tabibe derdidini anlatır anlatmaz, karşısındaki ne dese beğenir :   

 

  • “Beyim, evvela bir mütehassıs-ı bevliyeye arz-ı muayeneni müteakip, hekim efendinin teşhis-i şahsiyesine istinâden zatına mahsus ihraç edeceği reçete-i umumîi ikindi vaktinden evvel sair bir eczahaneye beyanın icab eder.”

 

Muasır tıbbın bu acayip belagati karşısında ilk işi kelime dağarcığını yoklamak olacak olan şair-i âzamımız, akabinde muhtemelen karşısındaki kopilin, Fedon Efendi tercümesinden okumuş olduğu Levzî Karol’un “Alize’nin Diyâr-ü Acâibe Sergüzeşti” nam eserindeki kahraman gariban kızın tutulduğu illettenα muzdarip olduğuna kanaat getirecektir…

(…)

XIX. yüzyılın ikinci yarısında, 1870’lerden itibaren artan bir ivmeyle, imparatorluğun resmî ve elit dili olan Osmanlıca’da hummalı bir kelime üretim faaliyeti göze çarpar. Batılılaşma/modernleşme süreci ile eşzamanlı olarak, Osmanlı maddî ve kültürel evrenini kuşatan, tüketim mallarından şehir hayatına, modern idarî teşkilatlanmadan yeni bir diplomasi diline kadar uzanan bir dizi Batı Avrupa menşeili yeni kavram ve objeyi karşılayacak sözcüklerle dilin kelime haznesini zengileştirmek söz konusudur. Dilbilimin kendi tabiriyle néologismes/neologisms olarak adlandırılan bu “kelime icâdı”, şu şekillerde gerçekleşirβ:

  1. dilin içerisinde zamanında tedavülden düşmüş kelimeleri gün yüzüne çıkarıp, yeni anlamlarla donatarak;
  2. yabancı bir dilden, alıcı yahut kaynak dilin morfolojik yapısına sadık kalmak kaydıyla yeni kelime devşirerek;
  3. dilin kendi morfolojik yapısı ve imkânları içerisinde, mevcut kelimelerden/köklerden yeni kelimeler türeterek.

Neo-osmanlıca vakasını ele alacak olursak, zikredilen bu üç yolun da farklı niceliklerle kat edildiği görülür. Nitekim, yukarıda aktardığımız -biz XXI. yüzyıl fânilerinin kulaklarında “kadim” ve ağdalı bir Osmanlıca yankılandıran- Ziya Paşa’ya matuf hayalî pasaj bunlardan bir demet içerir.

Misâl, Arapçaγˁaynعين = “göz ” kökünün karşılıklılık/işteşlik anlamı kazandıran Arapça mufāˁalat vezninde çekimlenmesiyle türetilen “muayene” kelimesi, Osmanlıca/Türkçe’de mevcut olmakla birlikte, tıbbî bağlamda, “consultation” (fr./ing.) anlamında kullanımı, bahsi geçen döneme özgüdür. Keza, dile getirdiğimiz 2 numaralı örüntüye bir örnek olarak, ‘mütehassıs’ kelimesi (médecin spécialiste (fr.) / uzman doktor) anlamında Arapça “χaṣṣa,  خص” = “seçti, ayırdı” kökünün mutafaˁˁil vezninde çekimlenmesiyle yaratılmıştır. Devam edecek olursak, “bawl بول =işemek” →  faˁil vezni →  “ bevliye=urologie (fr.)” vs…

1825-1880 yılları arasında yaşamış bir bürokrat olan Ziya Paşa’nın, ömrünün son demlerinde ortalığı işgal etmeye başlayan dildeki bu zıpçıktı “bid’atlar” karşısında hayretini -ve muhtemelen hiddetini- sakınmamış olduğunu pekâla hayal edebiliriz. Bununla birlikte, asrî zamanların rüzgarıyla taşınan yeni kavramlar, teknik alanlar ile sınırlı kalmamış, entelektüel sahada da bir dizi yeni tartışmanın zemini oluşturmuştur. Örnek vermek gerekirse, parlamenter sistemin temelinde bulunan; siyasal parti, milletvekili, anayasa gibi temel kavramlar için yaratılan sözcükler, yabancı dillerdeki karşılıkları ile aynı etimolojik silsileyi takip ederler :

 

Özgün Yazım Çeviriyazı Anlam Köken Terim Dil
α partire partire bölmek Latince parti politique / party Fr. / İng.
فَرَقَ faraḳa ayırdı Arapça fırka  
β deputare deputare göndermek / atamak Latince deputé / deputy Fr. / İng.
بَعَثَ’  baˁaṯa gönderdi Arapça mebus  
γ inter+natio inter+natio arası+soy/ced Latince international Fr. / İng.
بين+ملّة bayn+millat(t) dinî cemaat Arapça beynelmilel  

XVI. yüzyıldan itibaren, Roma Kilisesi karşısında siyasî hâkimiyetlerini, kendi otonomilerini tesis etmek üzere pekiştiren merkezî krallıklar, Avrupa sathında, Latince’nin akademik dil üzerindeki tekelini kırmak amacıyla, kendi dil politikalarını geliştirmeye başlamışlardır. Avrupa monarşilerinin dili olan Latince yerine, yerel bir Latin dialektini kullanma kararı alan Fransa kralı I. François, Fransızca’yı resmî dil statüsüne çıkaran ilk monark olmuşturδ. Keza, o güne dek Katolik Kilisesince kanonik addedilen tek versiyonu, Aziz Hieronymus’un V. yüzyıldaki Yunanca’dan Latince’ye tercümesi (Vulgate) olan Kitab-ı Mukaddes’in, Martin Luther tarafından Almanca’ya tercümesi, bu sürecin bir diğer önemli ayağını oluşturur. Roma (Latin) Katolikliği nezdinde bir bağımsızlık ve meşruiyet arayışını işaret eden bu dönemi, Neo-klasik başlığı altında düşünebiliriz; zira, Katoliklik karşısında yükselmekte olan Avrupa kültür evreninin referans kutbu Antikite’ye kaymış ve ‘yeni olanın’ meşruiyeti artık Avrupa Medeniyeti’nin Antik Yunan’a uzanan soykütüğünde/geneolojisinde aranmaya başlanmıştır.  

Nitekim, bahsi geçen tarihi bağlamın gölgesinde, Descartes, opus magnumunu (Discours sur la Méthode) Fransızca kaleme almış; “Eskiler ve Asrîler Çatışmasının” (Querelle des Anciens et Modernes) neticesinde, Pléiade şairleri, Homeros şiirinin alamet-i farikası olan “hexamètre” (ἑξάμετρος) veznini kullanmaya başlamış; Fransızca – ve onun dolayımıyla İngilizce – yeni edebî üretimin soluk alabilmesi için, Yunanca’dan neolojizmler yoluya zengin bir kelime haznesi ile donatılmıştır.

Tarihin yaklaşık 5 yüzyıllık bir kesiti içerisinde yaptığımız bu gitgelin amacı, XIX. yüzyılın modernleşme süreci içerisinde, Osmanlı yazarlarının kendi dillerini şekillendirirken hesaplaşmak zorunda kalacakları -kültürel ve ideolojik uzantıları olan- sorulara işaret etmekti. Belli bir siyasi-kültürel sürecin sonucunda bugünkü halini almış Avrupa dillerinin ve felsefe geleneğinin kavramlarına Osmanlıca karşılık bulunurken, Greko-Latin kökenli bir kelime dağarcığı, haiz dillerin içerdikleri tarihsel/etimolojik örüntüyü muhafaza etmekteki kaygı ve getirilmeye çalışılan çözümler renkli tartışmalara kapı aralar. Birkaç örnek faydalı olabilir:

Batı dillerinde Yunanca “bilgi/bilmek” anlamında “γνῶσις” kökeninden gelen “notion” (fr./ing.) kelimesinin karşılığı olarak Arapça “düşünmek” anlamındaki “fhm” kökünden türetilmiş “mefhum” veya “fkr” – fikir kökünden “idéal”- “idée” (fr./ing.) karşılığı olarak türetilmiş “mefkûre” kelimeleri, her ne kadar pratik ve tutarlı çözümler olarak gözükseler dahi, altında katı bir etimolojik tekâbüliyet kaygısı yatan bu üretim faaliyeti, bir noktadan sonra Osmanlı yazarlarını, belli bir modelin/tarihsel sürecin ışığında historicist olarak nitelendirilebilecek bir tarih tasavvuruna sürükleyecektir.

Bu iddiamıza verebileceğimiz en çarpıcı örnek, değişen ideolojik referansa rağmen, dile dair ortak bir önkabulü yansıtan “Medeniyet / Uygarlık” ikilisi olacaktır.

Batı dillerinde, “Yunan şehir devleti (pólis) vatandaşlığı” şeklinde tarihsel bir referans taşıyan “civilis” kökünden türetilmiş “Civilisation” kelimesine, gerek Ziya Gökalp tarafından bulunan “Medeniyet” karşılığı, gerekse Cumhuriyet döneminin öztürkçe furyası esnasında önerilen “Uygarlık” kelimesi ortak bir hattı paylaşırlar. İslam Medine’sine ve Uygur Türklerin mitik yerleşik toplum düzenine referansla önerilen her iki kelime de Avrupa kültür evrenindeki hellenistik bir soykütüğünün sırasıyla islâmî ve milliyetçi “replikası” olacak şekilde kurulmuş ve her ikisini de Yunan pólisi ile paralel bir tarih tasavvuru üzerinde hizaya çekmiştir. Bu noktada, en geniş anlamıyla, “Tarih’i belirli bir model üzerinden geriye dönük anlamlandırma” olarak tanımlayabileceğimiz historisist bakışın çarpıcı bir tezahürünü görmekteyiz.

Milliyetçi ideolojilerin, bütün sahihlik (authenticité) iddialarına rağmen, adeta “birbirlerinin tersten yansıması” olacak şekilde paylaştıkları ortak tarih tasavvuru, yeryüzünde modernleşme süreci içinde inşa edilen hayalî cemaatlerin evrensel örüntüsünüε meydana getirir.

Dilbilim perspektifinden konuya yaklaşacak olursak, -yukarıda aktardığımız tartışmaya paralel olarak- Osmanlı-Cumhuriyet yazarlarının, en basit tabirle “kelimelerin taşıdıkları anlamın aktarımına” dair sahip oldukları zımnî kabul, “Yapısalcı Dilbilim”in ışığında, önemli bir noktaya işaret eder.

Ancak bu bahse girmeden önce, dilbilime ‘yapı’ (structure) kavramı ile synchronie (eşzamanlılık) tasavvurunu kazandırarak, XX. yüzyılın başında, modern dilbilimin diachronique (artzamanlı) dil anlayışı ile göbek bağını kesen Ferdinand de Saussure üzerine bir parantez açmak istiyorum:

Dili meydana getiren her bir kelimenin, dünyadaki bir şeyi işaret eden, bir gösteren (signe) olduğu kabulünden hareketle, Saussure, her bir göstereni imleyen (signifiant) ve imlenen (signifié) olmak üzere, iki yüze sahip bir madalyon olarak tasavvur eder. Söz gelimi, “insanoğlunun içinde yaşadığı dört duvar”ı işaret etmekte olan “ev” göstereni, kelimenin fonetiği/telaffuzu ve zihnimizdeki temsili ile bir imleyenden ve dünyada işaret ettiği tepesi kapalı dört duvar ile bir imlenenden oluşmuştur. Bu noktada, Saussure’ün getirdiği yenilik, madalyonun iki yüzü (imleyen/imlenen – signifiant/signifié) arasındaki ilişkinin zorunlu değil, arızî/tesadüfî (contingent) olduğunu göstermek olmuştur; zira, aslında bir kelimeninanlamını” (signification) belirleyen, onu oluşturan bir dizi ses değil, içinde bulunduğu yapı, yani, bir bütün olarak dilin kendisidir. Dil’i bir göstergeler bütünü olarak inceleyen dilbilim şapkası altındaki disipline ise, göstergebilim (sémiotique)ζ adı verilir.

Edebiyat eleştirmeni Nurullah Ataç’tan yapacağımız bir alıntı, bu noktada, meramımızı anlatmak bakımından söze pek hacet bırakmayabilir :

“(…) Türkçe’nin Latinceleştirilmesi, Yunancalaştırılması gerektiğine inandığım içindir ki öz-Türkçeci oldum, ona inandığım içindir ki öz-Türkçeyi bırakmıyorum, bu toplumun çocuklarına Latince ile Yunancanın öğretileceği, şöyle iyice, gereğince belletileceği güne değin de bırakmayacağım.”

Ataç’a göre, anadili Türkçe olan birisinin “demokrasinin” “ne demeye geldiğini” (signification) tam anlamıyla idrâk edebilmesinin yolu ancak Yunanca δημοκρατία kelimesinin türetildiği “demos” – “halk” ve “kratos” – “iktidar” köklerinin anlamını bilmekten geçer. Dolayısıyla, Greko-Latin kültür ile bir irtibatı olmayan Türkçe konuşan ahalinin dilinde bu kelimenin karşılığı, öztürkçe “budun-erki” olmalıdır.

Ne var ki, yapısalcı dilbilimin mihenk taşı olan imleyen-imlenen ilişkisinin zorunsuz/tesadüfî niteliği, Ataç tarafından dile getiren argümanı ve muhakemeyi geçersiz kılar. Bir kelimenin anlamını bilmenin koşulu, o kelimenin kendi etimolojik kökeninin bilinmesinden değil, kelimenin içinde bulunduğu dilin kendi yapısına/bütününe özne tarafından hâkim olunmasından geçer.

Sonuç olarak, gerek Neo-Osmanlıca, gerek Cumhuriyet dönemi yazarlarının yeni kelimeler icat ederken göz ettikleri katı etimolojik tekâbüliyet kaygısı dilbilimsel bir nitelikten uzak, ideolojik alt metinler taşımakta ve ancak siyasî bir zeminde anlam kazanmaktadır. Ancak yadsımamak gerekir ki, “dilin dil ötesi işlevi” şeklinde Wittgenstein’dan mülhem bir tabirle ifade edebileceğimiz “mânâ” zemininde bir tartışmanın ufku -bir bilim olması itibariyle evrensellik iddiasında bulunan- dilbilimin sahasının dışına taşmakla birlikte, hermenötikin ve şiirin diyârına uzanmaktadır.

     – “Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.”η

eren cerrahoğlu

Bir cevap yazın