Sümerler – Hukuk İle Din İlişkisi

İlk insanın ortaya çıkışından İ.Ö 4000’e kadar süren gelişim süreci son derece ağır bir şekilde işlemiş, tarihsel dinamikler yavaş bir tempoda değişim ve gelişim göstermiştir. İ.Ö 4000’den itibaren ise insanlık, birikimsel olarak, bugünün temellerini oluşturmaya başlamıştır. Bu sebeptendir ki, insanın düşünsel gelişiminin düz bir çizgi halinde ve sistematik olmayıp, sarmal ve birbiri üzerine katlanarak ilerleyen bir süreç olduğunu söylememiz mümkündür.

İlk uygarlıkların ortaya çıkış sürecinde, avcı-toplayıcı toplumun zamanla çoban-çiftçi toplum yapılarına evrildiğini gördük. Çoban-çiftçi karaktere sahip ilkel topluluklar döneminde, çoban toplumun çiftçi toplum üzerindeki egemenliğinin ‘özel bir coğrafya’da (William H. McNeil-Dünya Tarihi (1967)), Mezopotamya’da, gerçekleşmesiyle ise ilk uygarlıklar ortaya çıkmaya başladı.

İ.Ö 5000’li yıllarda Mezopotamya’ya inen göçebe Sümer kabilesi, yabanıl tahıl tarımı yapan çiftçi toplulukla karşılaştı. Göçebe karakterlerinin getirdiği savaşçı ruh ile Sümerler, çiftçi toplum ile başlarda savaş ve yağma üzerine kurdukları ilişkilerini, zamanla tahıldan ve tarımsal üründen vergi alma şeklinde dönüştürdü. Ardından Sümerler, tahıl üretiminin arttırılması ve çiftçilerin kendilerine yeterli üretimi sağlamaları gibi konularda, çiftçi toplumlara baskı yapmaya başladılar. Baskılara rağmen, üretimin belli miktarlarla sınırlı kalması üzerine Sümerler, yönetici katman olarak, çiftçi yerleşik halk üzerinde egemenlik ilan ettiler. Bu, yerleşik hayata geçiş dönemini de hızlandırdı.

Büyük çaplı iş birliklerini gerekli kılan yerleşik yaşam düzeninde, iş birliğine rızanın sağlanması noktasında, mutlak egemenliğin getirdiği kaba güç kullanma imkanının yanı sıra din faktörünü de kullanan Sümerler, egemenliklerini yerleştirdi ve güçlendirdiler. Yerleşik hayata geçen Sümerler, geldikleri dağlara benzettikleri ya da Animizm etkisinde bir dinsel inanışa sahip oldukları için, yüksek Zigguratlar inşa ettiler. Zigguratlar, çoğunluğunu rahip sınıfının oluşturduğu yönetici katmanın yaşam alanıydı. Aynı zamanda, tapınak işlevi de görmekteydi. Burada yaşayan Sümer yönetici sınıfı, halkı Ziggurat’tan yönetmeye başladı.

Rahipler, bugün ilkel demokrasi olarak tanımlayabileceğimiz bir şekilde, kendi içlerinden bir site yöneticisi, yani “patesi” atıyordu. Patesi, cismani ve ruhani lider konumundaydı. Atanan patesi, rahiplerden bazılarına, ırmak taşkınlarının kontrol altına alınması ve bataklığın kurutulması işlerini denetleme ve yürütme görevi verdi. Fırat ve Dicle’nin düzensiz taşkın rejimlerine sahip oluşu sebebiyle suyun kontrol altına alınamaması, dönemin yerleşik toplumlarını, küçük sulama tarımı ile meşgul kılmıştı. İş birliğinde çalışma yükü yüklenen çiftçilere sulama kanalları, setler ve su yolları yaptırılmaya başlandı. Bu büyük çaplı iş birliğinin sağlanması için, merkezi otoritenin güçlü ve etkin olması gerekmekteydi. Bataklıklar neredeyse kurutuldu ve sulama kanalları toprağı beslemeye hazırlandı. Sümerlerin, bataklığın kurutulması ve verimli tarım arazilerinin beslenmesi için yaptığı sulama kanalları, Mezopotamya topraklarında müthiş bir tarımsal üretimi beraberinde getirdi.

Ziggurat’ta yaşayan, ırmağın ve taşkınların kontrol altına alınması için görevlendirilmiş rahipler, gök cisimlerini ve yıldızları inceleyerek bazı mevsimsel değişiklikleri öngörmeyi başardılar. Hatta, yıldızların hareketlerini takip ederek takvimi geliştirdiler. Tahılların ne zaman ekilip biçileceğinin tahmin edilmesi, toprağın etkin ve verimli kullanılmasına zemin hazırladı. Bu birikimi elde etmek için uğraşan rahip sınıfı, matematik, astronomi ve dini bilimlerde önemli aşamalar kaydetti. Tarımsal üretimin artışıyla beraber, yağmacı göçebe toplulukların -açık topoğrafyası dolayısıyla- Mezopotamya’ya kolayca ulaşma imkanı da arttı. Büyük çaplı iş birliğinin sağlanması için gerekli merkezileşmeyi sağlayan yönetim, düzenli ve merkeze bağlı bir askeri sınıf oluşturarak, kısmen de olsa, bu sorunu çözmüş oldu. Lakin yöneticiler, merkeze bağlı komutanların ve askeri sınıfın, gelecekte yönetimi elde etmeye çalışacağını bilmiyorlardı.

Tapınak, toplumsal artı üretimini, üretilenlerin korunmasını ve yönetimini sağlayınca, başından beri var olan dini yönünü daha fazla ön plana çıkardı. Sümer mitolojisine göre, yaradılış destanında Tanrı “Enki”, Tanrı “Marduk”un ısmarlaması üzerine, Tanrılar’ın işlerine yardım etmesi ve onlara hizmet etmesi için insanı yaratıyordu. Dinin temellerini buna benzer mitolojik ögelere dayandıran yönetimdeki rahipler, Mezopotamya halkı üzerindeki egemenliklerini, Tanrılar’a hizmet edilmesi gerektiği düşüncesiyle yoğurmaya başladılar.

Sümer Mitolojisi’nin bir başka ilginç içeriği ise, hepimizin bildiği Gılgamış destanındaydı. Destanda, Gılgamış, bir Tanrıça’dan doğan, üçte ikisi tanrı üçte biri insan olan, bilge Uruk kralıdır. Destanda Gılgamış’ın Uruk kentinin insanlarını çok çalıştırdığından, evlenen her kızdan kralın tanrısal ilk gece hakkını bağışlamayıp kullandığından ve zorbalık ettiğinden bahsedilir. Destana göre, Tanrılar halkın yakarışını duyarlar ve Gılgamış ile baş edebilecek bir yaratık gönderirler. Gönderdikleri, ‘Enkidu’ isimli, yabani tasvirli bir karakterdir. Vahşi doğadan kente gelir, kentteki insanları ve Gılgamış’ın yaptıklarını görüp Gılgamış’a meydan okur. Gılgamış güreşte (dövüşte) Enkidu’yu yener. Enkidu, Gılgamış’ın kölesi (bazı kaynaklarda dostu) olur. Gılgamış, gördüğü bir rüyayı Enkidu’ya yorumlattığında Enkidu: “Halkına adaletli davran çünkü sen de bir ölümlüsün.” der. Buna rağmen, halkına adaletli davranmak yerine ölümsüzlük iksiri ararken görüyoruz Gılgamış’ı.

Sümer Mitolojisi’nin temelinde, Tanrılar’a hizmet etmek için yaratılan insanın başına bir ‘çoban’ kral gönderildiği ve bu çobanın sürüyü hem koruyacağı hem de güdeceği düşüncesi karşımıza çıkar. Buna rağmen, adalet kavramının mitoslardan itibaren girmiş olması dolayısıyla Sümer Mitolojisi, din tarafından -kısmen de olsa- denetim altında bir yönetici bırakmıştır Mezopotamya’ya. Bu temeldeki mitolojik düşünüşün dinsel düşünüş haline gelmesi, rahip sınıfının ve patesinin en büyük çalışması, dayanağı ve ikna kabiliyeti oldu.

Din adamları, dini düşünüş biçiminden yola çıkarak toprakların Tanrılar’ın toprakları olduğunu, üretilen ürünlerin de Tanrılar’ın ürünleri olduğunu ve Ziggurat’ın Tanrı’nın evi olduğunu ileri sürdüler. Hatta, takvimin icadıyla ekim-biçim zamanlarını daha iyi saptayan din adamları, Tanrılar ile konuştuklarını ve Tanrılar’ın onlara, bu tarihleri dikte ettiklerini söylediler. Bu durum, tarımla uğraşan Mezopotamya halkı için büyük bir illüzyondu. Halk, baskı ve zorlama yoluyla değil, dini duygu ve düşüncelerin etkisi ile çalıştı. Ürünler Ziggurat’ta toplanıp halka oradan dağıtıldı. Dağıtılan ürünlerden arta kalan miktarın büyüklüğü, tapınağın bolluk ve bereket içerisinde hareket etmesini sağladı.

Bolluk ve bereket içindeki Ziggurat yaşantısına rağmen, yeni toplumsal artının sağlanması adına, ticaretle uğraşması ve Mezopotamya bölgesinde bulunmayan taş, ağaç ve değerli madenlerin temin edilmesi için, tüccarlar görevlendirilmeye başlandı. Tapınak, yalnızca din adamlarını ve halkı değil tüccarları da besliyordu. Tapınağın beslediği kitlenin büyümesi, Ziggurat’ın yapısının da büyüyüp gelişmesini ve bakımının yapılmasını gerekli kılıyordu. Bu amaçla, iş verilen ve beslenen bir zanaatkâr sınıfı ortaya çıktı. Ticaret-zanaat iş bölümü ile toplumsal yapı daha da oturdu, uygar toplum kurumları birer ağ misali örülmeye başlandı.

Tüm bunların ardındaki gelişimi yönlendiren rahip sınıfı, yönetimde son derece güçlü bir konumdaydı. Zaten Patesi de kendi içlerinden çıkan bir kent yöneticisiydi. Patesi’nin emri altındaki komutanların önemi, Mezopotamya kent devletlerinin sınırlarının net bir şekilde belli olmaması ve yağmacı göçebe akınları dolayısıyla daha da arttı. Bazı savaş zamanlarında şehrin genel yönetimini elinde tutan komutanlar, yönetimde söz hakkı iddia etmeye başladılar. Yönetime geçmek, askeri gücü elinde tutan komutanlar için zor olmadı. Yönetimi eline geçiren komutan krallar, rahiplerin Tanrı ve tapınak adına hareket ettikleri iddiasıyla aslında kendi mülklerini artırdıklarını ve büyük toprak sahibi olduklarını dile getirdiler.

Yönetimi ellerine geçirmelerine rağmen, halkı bir arada tutmanın ve fethedilen toprakların kontrolünü sağlamanın zor olduğunu ve kaba kuvvetin yeterli olmayacağını anladılar. Bu sebeple, kendi meşruiyetlerini tanrısal iradeye dayandırmayı ihmal etmediler. O zamana kadar elde ettikleri toprakların mülkiyetini ise sus payı olarak Ziggurat’ın güçlü zümresi rahip sınıfına bıraktılar. Bundan sonraki süreçte, arkeolojik kazılarda da görüldüğü üzere, Zigguratlar’ın yanında büyük saraylar yükselmeye başladı. Bu gelişmeler sonucunda, din adamları, Kral’ın veya egemenin savunucusu haline geldi. Krallar ve yöneticiler yaptıkları çoğu şeyi Tanrıya ve tanrısal iradeye dayandırarak halkın nazarında meşruiyet kazandılar.

Örneğin Akad’lı Sargon, Mezopotamya’ya sızan Sami kavimleriyle birlikte gelip aşağı tabakadan yükselmiş bir yöneticiydi. Hatta, kendisini Kiş Kralı’nın sakisi olarak görüyoruz. Yönetimi ele geçirdiğindeyse, siyasal erkine yasallığı şu ifadelerle sağladı: “Sargon, Akad’ın kudretli kralı ben, annem aşağı katmandandı, babamı bilemedim; babamın erkek kardeşi dağlarda yaşadı… Annem bana gebe kaldı ve beni gizlice doğurdu. Beni kamıştan örülü, ziftle sıvalı bir sepete koyup ırmağa saldı… Beni sulayıcı Tanrı Akki bulup yetiştirdi.” (Alâeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, 77) diyerek sonrasında krallığı nasıl ele geçirdiğinden çok bahsetmeyip sadece Tanrı Enlil’in desteği ile imparatorluğu kurduğundan ve krallığı sırasında yaptığı iyi işlerden övünerek bahsediyordu.

Uygarlığın belirmesinden itibaren, egemen siyasal iktidarın, dini düşünüşü mitolojik ögelerle dolu destanlardan beslediğini ve yasallık iddia ettiğini görüyoruz. Mezopotamya’da Sümerler ile başlayan bu dinsel düşünüşün etkisinin, Akadlar, Amurlar gibi uygarlıklarda da devam ettiğini görüyoruz. Destanlar ve hikâyeler, aynı temel düşünceye sahip olmuştur genel itibariyle. Destanlardaki tanrıların adları ve destekledikleri krallar uygarlıktan uygarlığa değişmektedir. Babil yaradılış destanı Enuma Eliş’e bakılınca, Sümer versiyonunda başroldeki Tanrı’nın Enlil, Babil versiyonunda Marduk, Asur versiyonunda ise Aşur olduğunu görüyoruz. Zaten kent devletleri arasındaki savaşlarda kazanan kentin tanrısının, kaybeden kentin tanrısını egemenliği altına aldığını görüyoruz. Krallar dünyada savaşırken, Tanrılar düşünüşte savaşmaktaydı.

Temelini destanların oluşturduğu mitolojik düşünüşün dinsel düşünüşe evrimi, dinsel düşünüşü inşa eden rahiplerin düşünüşünden ve kaleminden geçmekteydi. Dinin, uygarlıklarda devamlılık ve istikrar sağlanması noktasında en büyük katkılarından biri “itaat” kavramı ve kültürü oldu. İtaat kültürünün din unsuru ile sağlanması serüveni, yönetimlerin ‘rıza’ olmaksızın meşruiyet ve devamlılık sağlayamayacağını göstermiştir. Halkın rızasının sağlanması, dinde ‘iman’ yani kabulleniş temeline dayanmaktadır. Bunu, Enuma Eliş adlı Babil yaradılış destanında net bir şekilde görebiliyoruz: “Bilge Ea insanları yarattıktan sonra onların üzerine Tanrılar’a hizmet etme görevini yükledi… Bu iş anlayışın ötesindeydi.” Bu işin anlayışın ötesinde olduğunun ifade edilmesi, ‘yaratılışın insan düşünüşü ile kavranamayacağı’ düşüncesi ve ‘tanrılara hizmet edilmesi gerektiği’ düşüncelerini, Mezopotamya dinsel düşünüşüne kazandırdı. Dinin, iman ve hizmet kavramlarını ortaya koyması, yönetimin meşruiyetini sağlamlaştırılması için halkın rızasının sağlanmasında etkin rol oynadı.

Mezopotamya’da filizlenen uygarlığın ve düşüncelerin bugüne kadar gelmesi, merkezden çevreye yayılma ile mümkün oldu. Sümerler’in yüksek miktardaki toplumsal artının ticareti ve Mezopotamya’da olmayan envanterlerin temini için, öncelikle Mısır’a ulaştıklarını görüyoruz. Mısır hiyerogriflerinde yüksek kümbeli Sümer teknelerinin, alçak kümbeli Mısır tekneleriyle karşılaşma anının tasviri bulunmakta. Sümer Uygarlığı’nın ortaya çıkmasından 500 yıl sonra uygarlık, kurumları ile birlikte Mısır’da da filizlendi. Mısır Uygarlığı, şahin (Horus) totemli bedevi halkın yerleşik tahıl üreticileri (çiftçiler) üzerine egemenlik kurmasıyla şekillenmeye başladı. Burada, coğrafi faktörün büyük bir etken olduğunu tekrar görmekteyiz.

Sümerler ile kurulan etkileşim, Mısır’ın düzenli taşkınlara sahip Nil Vadisi’nde yükselmesini geciktirmedi. Mısır Uygarlığı’nın etrafının aşılması zor çöllerle örülmüş oluşu, siyasal erkin merkezileşmesini hızlandırdı. Birisi aşağıda, diğeri yukarıda olmak üzere iki krallık kuruldu. İki krallığın birleştirilmesiyle Sümerler’de 1000 yıl süren uygarlık süreci, Mısır’da 500 yılda tamamlandı. Güneyden kuzeye akıntısı sayesinde ulaşıma yatkın rüzgârlara sahip olduğu fark edilince, Nil, hızlı ve etkin bir ulaşım yolu haline geldi. Ulaşımın da etkisiyle Mısır, kısa sürede güçlü bir merkezi yapıya kavuştu. Başlangıçta Firavun, yalnızca yönetici rahip sınıfına dâhildi. Firavun, Mısır’da üretilen tüm ürünleri ve toplumsal artıyı sarayında topladı. Zengin sarayında meşhur memurlarını, askerlerini, zanaatçı ve sanatçılarını rahatça besledi. Bu yetkin güç, tanrısal bir iradeye boyun eğiş gösterecek değildi.

Mısır’da da yönetici katmanı rahip sınıfından oluşsa da Firavun, din adamlarını çok geride bıraktı ve ‘Tanrı’ oldu. Tanrı oluşu, din adamlarıyla yaşadığı yönetimsel çatışmalardan çoğu kez galip çıkmasını kolaylaştırıyordu. Tunç savaş arabalı Hiksoslar’ın Mısır’ı İ.Ö 1680’de ele geçirmelerine kadar Firavun, siyasal erkini kaybetmedi. Mısır inancı etkisi altındaki halk ve din adamları, Hiksoslar’ın, Firavun’u devirip kendi içlerinden bir Firavun çıkarmalarını kabul etmedi. Teb rahipleri, buna dayanarak güçlerini artırdılar. Halkın desteğiyle Hiksoslar’ı Mısır’dan atan Teb rahipleri, 50 yıl kadar Mısır’ı kukla firavunlarla yönettiler. Teb rahipleri güçlerini artırıp yönetimi elde etse de, sistemli kurulmuş din dolayısıyla halka yerleştirilmiş “Firavun’un tanrı olduğu” algısı, izlerini ve etkisini kaybetmedi.

Firavun eski krallık döneminde sarayında hem bu tarafı hem de öbür dünyayı idare etmekteydi. Kurduğu öte dünya kavramı, Mezopotamya’ya göre çok daha sağlam temellendirilmişti. Öte dünya kavramına dayalı ölümsüzlüğü yalnızca kendine tanıyan Firavun, Orta Krallık Dönemi’nde ölümsüzlüğü çevresindeki soylulara dağıtmaya başladı. Yeni Krallık Dönemi’nde ölümsüzlük halka verilince, öte dünya kuramı daha da güçlendi. Cennet ve cehennem kavramlarıyla ikiye ayrılan öte dünya kavramına inanışlarının etkisiyle ölümsüzlüğe kavuşmak isteyen soylular, halk ve köleler, Firavun’a başkaldırmadılar. Firavun, tanrılığını ve dinini öylesine sistemli şekilde kurmuştu ki, halk, bir başkaldırı durumunda güneşin parlamayacağına ve Nil’in kuruyacağına inanmıştı.

İnanışın farklı kurulması dolayısıyla din adamları, Mezopotamya’da Tanrılar adına Patesi’yi denetlerken, Mısır’da Firavun din adamlarını denetlemekteydi.

Dinin, egemenliğin sağlanması ve egemenliğin devamlılığı noktasında önemini tarih kaynakları direkt olarak vermeyebilir. Lakin zaten tarih okumak, sürenin nasıl geçtiğini bilmek değil, geçen sürenin bize ne getirdiğini bilmektir. İnsanlığın bu güne kadarki serüveni satırların arasına sığmayacak kadar geniş, kanlı ve karmaşık. Sarmal yapıdaki bu bilgisel birikimin doğrusal getirilerini saptamak, nüansları anlamak geçmişten bugüne olan bakış açımızı genişletmemizle sağlanabilir ancak.

Bir cevap yazın