Söylev Dizisi

yerli kurgu eserlerimizi barındıran bu dizi ile “söylev” çatısı altında bir anlatı dili kurmak ana çabamız. dizi şu önerme etrafında şekillenmektedir: söylenen her söz monologdur, söylevdir; diyalogdan önce dilin ifade aldığı biçimdir ve gerekli keskinliğe, dinamizme ve güce sahip olması, hedefine ulaşması için elzemdir. elbet her söylev topluma yönelir ve diyalektik akışta evrilir. ama diyalektik devinimin sağlığı, diyalog içindeki monologların itki gücüyle ölçülebilir.
bu, metinlerde üçüncü tekil şahıs konuşmayacak; tanrısal bakış, durumu tasvir etmeyecek demek değildir. aksine metin, varlığı itibariyle zaten monologdur ve söylevdir. tanrı dahi tekildir. çoğula varmak ve çoğul adına konuşmak, çoğu zaman baskıcı sonuçları beraberinde getirir. dolayısıyla söylev, popülist dayatmalardan uzak olduğumuzu dile getirmenin yeridir.
bu noktada ikinci önerme şöyle dile gelir: en etkili nutuk, içe seslenen ve iç mücadeleye yönelendir. bireyin içe yönelmiş atılgan ve bir o kadar iç savaşında kaybetmeye mahkum bu söylevleri ile devinim kazanmak, her nutku bir silah gibi kavrayıp bireyin mücadelesine imkan sağlamak ana hedeftir. söylev dizisi işte böyle bir idealizmin kapsayıcı bütünlüğünü yansıtan kitapları bünyesinde taşımayı ve yenilik sunmayı ana gaye edinir.

“…Yaşadığım tuhaf durum, ani bir aydınlanma ve hızlı bir bilinç ışıması neticesinde olmadı. Yavaş yavaş şekillendi, aheste aheste vaziyetini duyurdu. Siz de takdir edersiniz ki bireyin, kendi şahsının var olmadığını anlaması ve kabullenmesi, öyle hemen yenilir yutulur cinsten bir durum değil…”

Cem Balçöz “Türkiye’nin yaşayan en iyi yazarı” olduğunu iddia eden bir paranoid şizofreni hastasıdır. Kuzeni Tekcan ise ağır depresyonlu ve obsesiftir, etrafında gördüğü her şeyi sayma takıntısından muzdariptir.

Bu iki hastanın da terapistliğini yürüten Doktor Nazife, hiç ummadığı bir şekilde şiddet sarmalıyla örülü, kıskançlıkla bezeli, tuhaf bir aşk üçgeninin ortasında bulur kendini.

“Ahlat Ağacı” filminde Nuri Bilge Ceylan’ın, “Taşra Mektubu”na yaptığı referanslar ile gündeme oturan Polat Onat, özünde tutku dolu ve yazma eyleminin yüceliğine kökten bağlı bir yazar.

“Türkiye’nin Yaşayan En İyi Yazarı”; Onat’ın edebi sınırları zorladığı ve karakterleri aracılığıyla yazarlık eyleminin kökenine inmek için keyifli ve trajikomik bir üslup sergilediği, şimdiden klasikler arasında kendine yer bulabilecek denli güçlü bir eser. Kısacası, sıkı bir edebiyat olayı.

Bu değerli eseri Fihrist Kitap olarak siz okurlarımıza sunmanın mutluluğu ile.
İyi okumalar.

Pitsim Garı
Gürkan Kadıoğlu

Büyük Dünya’da neler oluyor?

Pek de iyi şeyler olmuyor diyebiliriz. Büyük Dünya çok büyüdü, kalabalıklaştı; fakat içindekiler azaldı. Zaman her saniye, bir öncekinden daha hızlı akıyor. Sanki bu dünyadaki akım, bir intihar girişiminde bulunmak istiyormuşçasına uzaydaki kara deliğe çekilmek istiyor. Mevsimler daha hızlı geçiyor, şarkılar söylenmiyor, şiirler okunmuyor, oyunlar yazılmıyor…

“Artık hayatın en doğru sloganı, “canım istemiyor!” cümlesinden ibaret.”

Absürt mizahıyla tarihin içinde gezen bir distopya… Pitsim Garı.
Esprili bir dilin eşliğinde tarihin akışında farklı coğrafyalara uğruyoruz ve Büyük Dünyalıların içinden seçilmiş “en iyiler”in mücadelesine ortak oluyoruz: Bay Müdahale, Bay Mutedil, Ayran Gönüllü, Düşünemeyen Adam, Topal Solucan, İstifçi Hanım, Bay Velvele ve İhtiyar Melun. Her biri kendi kötülüğü içinde en iyidir ve bizimle birlikte bu fantastik Pitsim Garı yolculuğunda kara mizahın sınırlarını zorlayan aşırılıkları deneyimlerler.

Otobüs, tarih içinde yolların iyon tozunu attırarak hızlı bir şekilde seyir alacaktır, hadi gelin, katılmaz mısınız?

004: Söylev Dizisi / Roman

Ölümsüz Cümleler
Polatonat

“Ölümsüz Cümleler” mevcut edebi kalıpları kırmayı hedef edinmiş, heyecan dozu her sayfasında artan, sürükleyici bir polisiye.

Kitaptaki her karakter, meşhur birer Hollywood yıldızıyla fiziksel benzerlikler taşıyor. Dedektifimiz, tuhaf biçimde öldürülen üç kişinin arasındaki bağı çözerse katile ulaşacağı düşüncesiyle derin bir soruşturmaya başlıyor.

“Ölümsüz Cümleler”, içerik itibariyle klasik türdeki dedektiflik romanlarında görülen entrikalı olay örgüsü dışında, bir seri katilin ruh dünyasındaki karanlık dehlizlere ışık tutan incelikli ve şairane bir üslubu da barındırıyor.

“Ahlat Ağacı” filminde Nuri Bilge Ceylan’ın, “Taşra Mektubu”na yaptığı referanslar ile gündeme oturan Polat Onat, özünde tutku dolu bir şair. Şiiri bıraktığını söylemesine rağmen, bu şairane tutku yakasını bırakmamış olacak ki; Onat, bu denli lirik bir polisiye ile karşımızda.

Yüksek hisler eşliğinde okuyacağınız bu sürükleyici polisiyeyi, Fihrist ailesi olarak siz okuyucularımıza sunmaktan mutluluk duyuyoruz.

003: Söylev Dizisi / Roman

Tertemiz Delirmeler
Sahir Bey

“…kısaca kendimi tanıtayım.

Ben, sözcükleri piyasaya sürüp ortalığı karıştıran Kelimeler Tanrısı’nın ta kendisiyim. Hakkında konuşacağım kişi ise çalışma hayatına dalmaktan, yıllardır birbirinin benzeri günleri yaşamaktan ruhu çölleşmeye yüz tutmuş biri. Kendisi o sabah cenabet gibi bir güne uyandığında başına nelerin geleceğinden habersizdi. Onu uyandıran şey evlerinin dibinde, oldukça geniş bir alanı kaplayan parktan etrafa yayılan her zamanki kuş sesleriydi. Ancak o sabah, diğerlerinden farklı olarak, gözlerini açtıktan kısa bir süre sonra, nicedir söylemediği bir şeyi ağzından kaçırıverdi. Yatakta sırt üstü uzanmış vaziyette tavana bakarken duyguları azap veren kelimelere döküldü.

Keşke!
Hiç,
Var olmasaydım…”

Kendimizi Kelimeler Tanrısı’ndan dinliyoruz ve O, kulağımıza fısıldayarak bize vicdanımızın sesini dinletiyor, bazen de günlük rutinimizin ne kadar saçma olduğunu bilinç düzeyine çıkarıyor. Fakat fısıldanan her kelime, hakikat ile yaşanılan hayat arasındaki kontrastı artırdıkça, akıl sağlımızı korumak güçleşiyor.

Zaten “absürt” olan, hayata anlam verme mücadelesinin zirvesinde ortaya çıkmaz mı daima?

002: Ütopya, Distopya, Bilimkurgu / Roman

Distopya
Alparslan Bozkurt

“Her şey, insana rağmen iyiden iyiye dilsizleşti. İnsanın bellek ve unutma üzerine kurulu tüm hikâyesi toplu bir intiharla ortadan kalksa da yeryüzü kendini yaşayabilse yeniden. İnsanın varlığı, varlığın sefaletiydi.”

İstanbul’un yakın geleceğinde bir “kapanma” hikâyesi. Dünyanın ve insanlığın hızından ödün vermeden ilerlediği, uzay çağının tüm ihtişamıyla aşamalar kaydettiği bir zaman dilimindeyiz ve bu hikaye İstanbul’un “kanal” ile yarılması sonrası var olan eşitsizliklerin artmasının ve insanların müthiş bir sessizlikle içe kapanmasının hikâyesi. Küçük ölçekte ise bu hikâye, yalnızlığında boğulmuş, dış dünyada suç ve aşırılıkların artmasının kıskacında kendi içine kapanmış ve bu kapanda kısılmış bir adamın hikâyesi.

——

Şehir, yükseldikçe ve hiyerarşik aşırılıklar içinde çevresine karşı duyarsızlaştıkça, şiddetini kendini var eden köklerine dahi yöneltir sonunda. İşte bu hikâye, yeni şehrin kaskatı inşası sırasında, kendisini oluşturan en temel unsura, insanına yönelik acımasızlığına vurgu yapar. Oldukça insancıl ve öznel bir dünyadan acının içsel yolculuğu eşliğinde şehri gözlemleriz. Görmeyiz bile şehri, sadece hissederiz. Çünkü şehir artık kapanmıştır içine, şehir tüm gürültüsüne rağmen artık sessizdir. Şehir, yabancılaştırdığı insanlarını iştahla sindirirken umutsuzluğun koyu tonlarına boyamaktadır zihinleri.

Umut ise en büyük sorudur; gerçekten, biz şehirliler, umudumuz var mıdır bu kökleri kurutan yaşam alanından, beklentimiz var mıdır şehirden? Bu kapanmanın sonu var mıdır, açılacak mıdır bu kat kat yığınlaşan şehir bir gün, yoksa patlamaya mı yüz tutacaktır? Ya da bu gürültülü sessizlik, umut kırıntılarını sonuna kadar sömürüp gerçek bir sessizliğe varacak mıdır…

(Ömer Alkan)

001: Söylev Dizisi / Roman

Deri Kalınlığında
Mustafa Çapa

“Söyleyecek sözün varsa yaz diyorlar. Bu belki fikir yazıları için geçerli olabilir de yazacağın şey hikaye(n) ise, tam tersi, söyleyecek sözün kalmadığı için yazarsın. Söyleyecek bir sözün yoksa hikaye anlatmaya başlarsın. “Bana hikaye anlatma” derler, “gerçeği söyle!” Fakat aslında gerçeği duymak istemezler, istemediler.”

—-

O çocuğu biliyorsunuz, içinizde. Zihninizde yeri var. Ötekileştirilen ve uyumsuz bir yabancıya dönüştürülen bir gencin hikayesi bu. Hatırlayın onu, içinizde… Dinleyin ve öfkesine tanıklık edin. Her an onun kadar büyük kaybedebilirsiniz.

Toplumla ilişkisi kökten kurulan bu karakterde, gerçeğin özüne duyduğu açlığı kabartan bir soyutlanma yaşanıyor. Öfkenin ve kontrolü kaybetmişliğin verdiği özgüvenle intikamın kapıları aralanırken, gerçek olan, hayalin buğulu sahasında ifadesini buluyor. Gerçek, kayboldukça daha bir tutkuyla hayalin merkezine oturuyor.

Tanıyorsunuz bu çocuğu, ama siz bir adım öncesinde durdunuz, toplumla aranızdaki bağı tutan o ince ip kopmadı. Ya kopsaydı… Sınırların yeniden ve hırçın bir yalnızlıkla çizildiği, sevgiliye ulaşma çabasının öfkeli bir mizaçta karşılık bulduğu, cinayeti bol bir gerçeklik… Yine de tüm karartısıyla, hayalin içinde gerçeği arzulamanın, gerçeği yaratmanın mutluluğunu hisseden bir katil. Tanıyorsunuz onu, yanınızdan geçti bir dönem, içinizden geçti.

Düşüncesi içinizden geçti.

(Ömer Alkan)