Şiire Vardık – Ömer Alkan

Şiire Vardık

 “Sınır köyü” başlığı şiire ve şiirin dildeki yerine en net vurguyu yapan tamlamadır kanaatimce. Dilin sınır köyü… Sınırlara yerleştirilen ve daimi olarak düşman hattına saldırılar tertip etmeye odaklanmış akıncıların köyü. Dil bir yaşayansa, toprağı bereket kokan bir coğrafyaysa güzel işlenip değerli kılınabilir ve bir çabayla sınırları genişletilebilir. İşte şiir bu safhada devrededir. Dilin mevzideki yetkin eridir. Saldırır bir kuvvetle ve toprak kazandıkça kültürel cumhuriyetin hazinesini katlar. O ahım şahım devletin bireyine katmerli refahı getirir. Şiir yeniliktir bu yüzden, ve aynı sebeple, şiir gelenektir gelecekte biriken. Hazinedir. Diğer hiçbir türün etkin bir şekilde sahip olmadığı bir silaha sahiptir çünkü, müzik… Şiir müziğin yetkin ve daima yaratıcı soyut ifadesinden beslenir. Aynı sebepten denilebilir ki, şiir devrimcidir, kırmızıdır, kandır, keskindir. En naif haliyle bile aldatır, dizini kırar, ona kadar saymaya gerek yok, havlu attırır, pes ettirir.

 

Peki biz, niye şiire kaldık… Neydi aradığımız da düştük dilin bayırında ve şiire sarıldık, sormaz mı insan… Şiire niye bu denli umut bağladık… Evet, gerçeği aradık, idealleri biledik ve hakiki olana davrandık. Hakikat… Evet, güzel kelime, hakikati aradık. Ama öyle bir kelime ki bu, toptan dilin hükmünün geçtiği sahaya bağımlı, o kadar yüce ve bir o kadar üryan. Kocaman, pek koca bir tastamam, derken bir o kadar kaypak ve kum kılıklı, akışkan… Peki dil? Dil bu yosun kokulu kıyı kayalarını döven dalgalardan, zamanın yıkıcı yaratımından nasibini almıyor mu? Yani, hakikat için söylediklerimizi asıl dil hak etmiyor mu? Pek tabi, dil kadar tarihsel ve kayıtsız, kutsal bilmez ama keyfince inşa eder başka bir makam var mı?

 

Yok, pek tabi… İşte bu durum tüm kutsallığın ve kitap kutsallığının yüzüne tükürüyor. Hiç acımadan neme boğuyor, küflendiriyor onu ve zamanın yosma kisvesine bulayarak zevkle kemiriyor. Kitap dediğin nedir ki, eğilip bükülüyor işte. Kelime zayıf düşüyor, omurgasını kırıyor ve yarım yamalak bir sonraki neslin önüne dek yürüyor. Kapaklanıyor önlerine, yüz üstü düşüyor. Kaldıran olursa iyi, teselli eden, yedirip içiren olursa ne güzel. Belki birkaç nesil daha devam ediyor yoluna. Ama hepsi bu, nedir kelime, kıymeti harbiyesi nedir. Kelime…

 

İşte bu zayıf ama bir o kadar umut dolu tohumun adıdır kelime. Berekete gebedir. Yüce değildir ve bizimdir. İnsanca bir mücadelenin biricik ifadesidir. İşte bu değişken ve insani rütbenin ismidir kelime. Şiir de bu kelimeler ülkesinin yetkin ve menzili pek silahıdır. Ve binler yemin ederim, daha yetkin bir silahı da olmamıştır. Vazifesinin farkında olan sanki, bir o kadar dinamik ve nelere kadir olduğunu bilip bilemeden davranan, tetiğe basılır ve büyük iştahla

sesi yankılanır ve zamanın taşlaşan yükünü yırtarak hani

hedefe doğru büyük bir iştahla ilerleyecek olan

can acıtır, hazzın kapılarında dolaşır ve işte böylece

yeniden inşa edecek olan dili

bir silahtır

bu böyle işte

silahtır

sınır köyünün kendini adadığı coğrafyasına

bir çabadır

ileri der

ileri!

 

İdeolojik bir adamım ben, ya da, hakikati ararım. Halliceyim hani, her insan gibi fazlasını isterim. Bir fazlasını, birkaç fazlasını derken, gerçeği, tümden ve kapsayıcı gerçeği. Ama öyle bir arzu ki bu, böyle bir çabanın doğrultusunda görünmeyen bir köy var ve kılavuz istiyor. Ben kılavuzum diyen, beri gelsin. Kılavuzu olmayan bir saha bu! Bir mutlak kılavuz eksikliği damarımıza işliyor. Bu değişkenlik ve “doğa durumu”nun verdiği açlık hissi ve korku içinde parmağımız kılavuz göstermede hızlı davranıyor. Peygamber gelmiyor, peygamber gösteriliyor. Ama diyorum ya, insani bir üretimle yeşeren ülkedeyiz ve yine de bir coğrafyamız var, bizi besliyor. Dil diyarının uzun kısa mertebeleriyiz ve bu habitat bize bir silah bahşediyor. Şiir… Bu kadar işte, asıl soru niye şiire kaldık değil bu yüzden. Şöyle olacaktı soru, biz şiire nasıl vardık… Böyle.

 

Şiire vardık çünkü az şeydik

çok şeyler istedik

Bir cevap yazın