Şiir Hala Yanıyor: Burcu Yalkın Eleştirisi

Emre Erol

Bildiğimiz anlamda dil, yazı yokken bile vardı semboller. Bir şeyin, işaretin, çizginin, şeklin başka bir şeyi ifade etme, gösterme durumu. Aslında dilin kendisi, özü belki de. Anlamlandıramadığımız hisler, Orhan Veli’nin ünlü mısralarındaki gibi bir yer var biliyorum, epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; anlatamıyorum denebilecek duygular, zihin durumları mevcut insanda. Sadece anlatamıyorum demek bile bir şeyler anlatmakken, anlatılamayan, dokunulamayan, gözden kaçan, ikinci üçüncü plana atılan gerçekleri, durumları tarif etmek, kendi süzgecinden geçirip yoğurmak, anlamlandırmaksa şairin işi. Dil dediğimiz şey de fosilleşmiş sembollerden oluşan bir anlatma/anlama aracı aslında. Her bir harfin bir araya gelmesinden oluşan kelimeler, cümleler, dizeler, paragraflar, hep o kelimelerin görüntüsünden başka bir şeyi temsil ve ifade eder, gösterir. Bu aracın en üstün amacı ve örneği ise anlamlandırma ustası şairin uğraşı olan şiirdir.

Gelenekten tamamen kopmak doğru olmayabilir, ancak belli bir kopuş gerçekleştikten sonra, özellikle Cumhuriyet dönemi şiirimizde yeni bir kıpırdanma, serbestlik, daha önce rastlanmamış bir güzellik kendini göstermeye, bize tanıtmaya başladı. Bu güzelliğin en nadide örneklerini ise bazı kadın şairlerimiz vermiştir. Kadın şair, erkek şair gibi basit bir ayrıma gidecek değiliz elbette, ama kadının ikinci plana atılmaya çalışıldığı bu talihsiz dönemde bunu özellikle vurgulamak büyük önem taşıyor. Kısaca Nilgün Marmara adını vermemiz yeterli olur aslında Burcu Yalkın’ın Nefret Sütü adlı kitabı özelinde. Ülkemiz şiiri, pek çok insan farkında olmasa da, şiir sanatında tüm zamanların en iyi, en derin örneklerini vermiş, vermekte olan ve elbette verecek şairlerle dolu. Bu anlamda bir şiir diyarı olan İran’a da benziyoruz aslında. Ve yine Nefret Sütü özelinde Füruğ Ferruhzad adını anmadan geçmek olmaz. Burcu Yalkın, hem Füruğ’un cesaretine ve isyankar nahifliğine sahip olan hem de Nilgün Marmara gibi kendine özgü bir dil ve söyleyiş geliştirebilmiş bir şair. Bazılarının zannettiği gibi ülkemiz şiiri durmuş, gerilemiş ve sönmüş değil. Bu coğrafyada insan oldukça da bunun gerçekleşebileceğini sanmıyorum. Tam tersine ülkemiz şiiri, altın çağlarından birini yaşamakta bence. Özellike Cumhuriyetin ilk 70 yılındaki bazı örneklerden beslenip kendi sesinin peşine düşen şairlerin arayışı 90’lar sonrası şiirimize yansıdıkça, zaman içinde görünür ve anlaşılır oldukça, neden altın çağlarımızdan birinde olduğumuz da daha net anlaşılacaktır. O nedenle bu eleştiri ve Burcu Yalkın özelinde, bugün şiir yazan, şiire tutkun insanlara kendilerine güvenmelerini, şiirimizin bu önemli dönemine yaptıkları katkıların bir gün mutlaka değerini bulacağını fısıldamak isterim. Fısıldamak diyorum çünkü ülkemizin edebiyat camiasında tanınmış, büyük isimlere öncelik vermek, burnunun ucundaki değerleri görememek adettendir. Bu bağışlanabilir kusurlar da elbet bir gün yerini gerçeğe bırakacak ve şiirimizin neden dünyada eşi benzeri olmayan, biricik olduğu, bu dönemde var olan yeni şairlerin su yüzüne çıkmasıyla daha da net görülecek. Bu uzun girişi yapmama vesile olan şey günümüz şiirinin değerine, hak ettiği yere dair bir savunma veya görüş bildirmekten çok, bu eleştirilere başladığımdan beri tekrar veya ilk kez okuduğum şiir kitaplarında bulduğum yeni ve etkileyici şiirlerdir. Ve elbette bu inceleme özelinde sevgili Burcu Yalkın’dır.

Burcu Yalkın, yukarıda belirttiğim, gelecekte adı çok güzel yerlerde anılacak şairlerimizden biri. Kendisini karşılaştırdığım isimlerle yan yana anılmayı hak ettiğini de şiirlerini okursanız göreceksiniz. Yalkın’ın şiiri nasıl oluşturduğuna, şiirden ne anladığına çok değinmek istemiyorum aslında, çünkü kendisinin bu incelemenin röportajında bu konulara çok güzel değinerek şiir sanatına dair nokta atışlar yaptığını okuyacaksınız. Kendi tanımıyla, şiirinde gördüğümüz gibi ve belki de her şair gibi bir uyumsuz Burcu Yalkın. Sadece herkesin içinde bulunduğu o derin yalnızlıktan, kimselere anlatılamayan boşluktan doğan bir uyumsuzluk değil bu belki de. Aynı zamanda bir çatışmadan, ben olmayanın ben’e uyguladığı kimsesiz acıdan beslenen bir uyumsuzluk. Bazı insanlar için bu uyumsuzluğun çaresi çeşitli tedavilerken bazıları için sanattır. Sanatıyla yansıttığı bu çatışmada, şiirleriyle gerçeğe dokunuyor, ona işaret ediyor aslında Burcu Yalkın, hem kendi gerçeğine hem de daha genel olana. Nasıl ki bir insana özel olan her insana dairdir ve kendini tanımış bir kişi tüm insanlığı tanır ve anlarsa, Yalkın’ın kendi gerçeği de pek çok ötekiye, diğerine dokunma, onları içine alma, içtikleri nefret sütünden arındırma becerisine sahip. Özellikle Marmara ve Füruğ örneklerini vermemin nedeni ise kendi duygularını keşfetmedeki başarısı ve zenginliği. Tahta atların tutsaklığı, demir ellerin soğukluğu ve benzeri onlarca örnekle dolu bu kitap. Sıkıcı örneklerin yükseltilmesinden şahsen sıkılmış biriyim ve dilin sembolik örnekleri olarak bana ilaç gibi geldi bu şiirler.

Karla karışık yağan ömürde kaybolma arzusunu anlatıyor Yalkın:

yaşam haritasında karanlıklar vadisi

ötenazi isteyen ruhların uğrak yeri

zehirli iğnenin ucunda

yol / viraj / uçurum

Körlemesine ve bodoslama da olsa modernleşen dünyada ve toplumumuzda, dilimizin ulaştığı yere dair çok güzel bir gösterge aslında bu şiirler. Evet yalnızlaştık, evet köklerimizi unuttuk, evet ne yaptığımızı bilmiyoruz. Ama… ama her zaman kenardan köşeden, bilinmeyen, görülmeyen, dikkat çekmeyen bir diyardan çıkıp bize yol gösteren, kendi gerçeğinde yanmamıza olanak sağlayan sanat ve sanatçı hala bu dünyada. Ve o bu dünyada oldukça, nefretin, ötekileştirmenin ve yalnızlığın gerçek karşısında hiçbir şansı yok. Burcu Yalkın şiirimizin bu yeni yolundaki önemli parçalardan biri. Şiir nerede, şair nerede sorularını belki kapitalizme sorabiliriz, hatta raflarda neden yeni şairlerimiz görünmüyor, bu yepyeni ve altın dalgalar neden öne çıkmıyor diye yayınevlerine de sorabiliriz, ama bu soruya ihtiyaç yok aslında. Görünür olan her şey bir gün geride bırakılacak olabilir, ülkenin kültür-sanat ortamı bir basitilğin ve vasatlığın içinde kıvranıyor da olabilir, ama şiir hiçbir yere gitmedi, Yalkın’ın da-belki bu anlamda değil ama-dediği gibi: şiir hala yanıyor.

Sorulara Cevaplar (Burcu Yalkın)

1)   Şiir üretirken amaçladığınız ilkeler nelerdir ve bu kitap özelinde ilkelerinizi gerçekleştirebildiğinizi düşünüyor musunuz?

Şiir üretirken neyi nasıl yaptığıma dair en ufak bir ipucum olmuyor. Ama kesinlikle bana dokunan şeyler bir şekilde şiire evriliyor. Yani düz bir yolda yürürken bir dal ya da yaprak nasıl ayaklarınızın altında çıtırdarsa şiirin bir yeri de öyle olmalı. Ve kelimelerle net fotoğraflar oluşturmayı sevmiyorum. Biraz bulanık ve karanlık olmalı ki etraf netleştiğinde o muğlak kalan kısımda herkes görmek istediği şeyi görsün. Nokta gibi kalarak, küçülerek öze ulaşmak yani ben’e, ordan tekrar genişleyerek parçalanan ben’lerde bütünü yakalamak. Belki hepsinin özeti budur. Evren senin hücrene işlemişken kelimelerinin bundan bağımsız olması düşünülemez. İşte bunlarla inşa edip, tekrar yıkmak. Bir de şiirin bazı yerlerinde okur hiç beklemediği anda çukura düşmeli. Yürürken o doğallıkta nesneden ve kendinden sıyrılıp düşmeli. “Ne oluyoruz?” duygusu ve o şaşkınlık bizi sorgulamalara götürmelidir. Zaten ben de şiirlerimi çukur kazarak oluşturuyorum. Okurun da dibinden çıkan çamuru hissetmesi benim için önemli. Ateşe gözle bakmaktansa elimi o ateşin içine sokarak yazıyorum. Bundan kalan kül de şiirdir. Hepimiz aynaya bakarız ama o aynada şeffaf olarak kendimizi görüp, onun içine ellerimizle dokunup karşı tarafa geçmek işte bu yazmanın en zor kısmıdır. Kendi içinden kendinle geçmek. Bu görüntüyü şiir olarak paylaşmak. Hepimizin içine kazınan yapay yansımaları var, bunları gerçek gölgelere dönüştürmek ve kendini kendinle yadsıman varlığın tümden reddi olarak görülse bile şiiri doğuran yer tam da burası bence. Kitap özelinde ilkelerimi hiçleyerek gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Beni bana iğneyle iplik gibi geçirdim. Bunu yapan el; kimi zaman kalbim, kimi zaman düşüncelerim, kimi zaman da sanrılarım oldu.

2)   Kitabın dilini inşa ederken, biçimsel olarak neler amaçladınız?

Nefret Sütü kitabımda olan şiirler 14 yıl boyunca dergilerde yayımlanan eski ve yeni şiirlerimden oluşmakta. Tabii hiç yayımlanmayanlar da var içinde. Yani bu uzun süreçte Burcu Yalkın’ın şiir dili ve biçemi oturdu. Şairin kendine has üslubunu önemsiyorum. Bunun oturması içinse biraz zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

3)   Şiir yazarken beslendiğiniz kaynaklar (edebiyat tarihinden veya yaşamdan) nelerdir?

Çocukluğumdan beri bir aitsizlik ve yabancılık hissi taşıdım. Sanki uzaydan dünyaya fırlatıldım ve bana “ol!” denildi. Ama bu ol’an ya da olacak şeyi nereye konumlandıracağımı bilemedim. Ben her zaman bir öteki ve görünmez oldum. Bu görünmezlik bana daha geniş ve kimsenin görüp hissedemeyeceği şeylere dokunma fırsatı verdi. Zamanla nesneler ve ayrıntılar şekil değiştirdi. Yani sezgilerim, ol’anı farklı görmemi sağladı. Elmanın kabuğunda dünyayı / dünyanın kabuğunda elmayı gördüm. Ötesini ve görünmeyeni arama serüvenim hiç bitmeyecek. Bu bir döngü; yaşamsal ölümler ve ölümsel yaşamlar. Sinemayı, kitapları ve doğayı seviyorum. Parçalanırken beni bütünlüyorlar. Şiirimi bana, beni şiirime yaslamak gibi.    

4)   Şiirin düşünsel veya felsefi anlamda sanat tarihindeki konumunu nerede görüyorsunuz?

Hepsinin iç içe geçmiş olduğunu düşünüyorum. Salt herhangi bir ideoloji, felsefe veya düşünsel akımın şiiri konumlandıracağına inanmıyorum. Seni sen yapan ne varsa felsefen, düşüncen ya da ideolojin odur. Şiir özellikle sadece bir noktaya yaslanmayı sevmiyor. Karmalık, üveylik, melezlik ve bolca ötekilik barındırır. Bu yüzden her şeyin hem içinde hem de dışındadır. Kırarak, yıkarak, yakarak var olur. Önce yok etmeli ki kendi varlığına soyunsun.

 5)   Ülkemizdeki şiir üretimine, yeni çıkan şiir kitaplarına, şiire olan bakış açısına dair neler söylemek istersiniz?

Hepimiz zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Yani kendimizi ifade etmemiz ve farklılıklarda bütünü oluşturma çabamız bir şekilde engelleniyor. Bu yüzden bırakalım insanlar iyisiyle kötüsüyle kendilerini ifade etsinler. Bu bir şiir kitabı olabilir ya da başka bir şey. Yeter ki yaşamdan bizi soyutlayan onca şeye karşı direnç gösteren sanata tutunalım. Zaman bizden bağımsız olarak, yaptığımız eserin kalıcılığına karar verecektir. Sanat her türlü zorlamayı ve popülerliği reddeder. Şu an dünya genelinde robotik ve metalaşan insanlar var. Giderek kendimizi doğadan, evrenden ve birbirimizden soyutluyoruz. Bunun yansımalarını, okuduğum bazı şiir kitaplarında görüyorum. Ve bu hoşuma gitmiyor. Ne yani o zaman bırakalım bilgisayar programları şiir yazsın! Bunun yanında dili kırıp, tekrar anlamlar inşa eden çok sevdiğim şiir kitapları da var. Şiirlerindeki farklılığa rağmen kitabın içine kendisini koymayı başarabilmiş şairler var. Şiirin böyle olması gerektiğini düşünüyorum. İçinde şairi olmayan bir kitabı okurken maalesef ben de kitabın içinde kendimi bulamıyorum.