Postyapısalcılıkta Hakikat-Gerçeklik Algısı

İnsanlık tarihi boyunca, dönemlerin bakış açılarını derinden etkileyen hakikat-gerçeklik algısı, yalnızca düşünce düzleminin değil; fiziki, beşeri, matematiksel, ruhani bütün ilimlerin seyrini değiştirmiştir. Antik dünyanın ve modern dünyanın gerçeklik-hakikat algısı ne kadar farklıysa, postmodern dünyanınki de bir o kadar farklıdır. Postyapısalcılık, postmodernizmin bir nevi felsefi haritasıdır. Genel olarak tanım üzerine kurulu olacak olan bu metinde çıkış noktamız, ön ekinden de anlaşıldığı gibi, yapısalcılık sonrası dönemde ortaya çıkan ve yapısalcılığı eleştirmek üzerine kurulu olan postyapısalcılık kuramı olacak. Eleştirdiği kuramla, yapısalcılıkla, benzerlik ve farklılıklarından bahsettikten sonra, neredeyse her sosyal bilim üzerinde etkisi olan postyapısalcılığın postmodernizmle bağlantısını Friedrich Nietzsche ve Michel Foucault gibi ünlü düşünürler üzerinden tartışacağız. Ayrıca, postyapısalcılığın olmazsa olmazı yapısöküm/yapıbozum kavramlarını da Jacques Derrida üzerinden inceleyeceğiz.

Gerçeğin, gerçekliğin, hakikatin temelinde, diğer bütün kavramlarda olduğu gibi, anlamlandırma vardır. Anlam, en genel tanımıyla, konuşulanın/yazılanın ne söylediğidir. Anlam; bir sesin, kelime/kelimelerin, paragraf/paragrafların ya da bütün bir metnin ne söylediği olabilir. Anlam dediğimizde, insanlar arası üretimi ve ilişkileri kapsayan bir bütünden, “anlam” demenin ne olduğu üzerine yapılan çıkarımlardan söz ediyoruz. Bugüne kadar, anlam ve onu oluşturan dilsel öğeler, birçok düşünür tarafından farklı yorumlanmıştır. Bazı düşünürler anlamı üreteni, bazıları anlamı, bazıları da anlama anlam yükleyenleri dışarda tutmuştur. Yapısalcılık kuramı ise özneyi sorgulayan bir kuramdır.

Postyapısalcılık, yapısalcılık sonrası dönemde ortaya çıkan ve temelde yapısalcılığı eleştiren bir yaklaşım biçimidir. Bu nedenle, postyapısalcılığı tanımlarken postyapısalcılık ile yapısalcılık arasındaki ilişkinin sorgulanması gerekmektedir. Yapısalcılık akımının temel noktası, İsveçli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ ün, dili, bir göstergeler sistemi olarak analiz eden yapısal dilbilimi yaklaşımıdır. Postyapısalcılık ise Jacques Derrida adının öne çıktığı ve çoğunlukla yapısalcılık eleştirileriyle temellenen bir yaklaşımdır. Sosyolojiden antropolojiye, dilbilimden psikolojiye kadar pek çok disiplinin bir araya geldiği ortak bir düşünce zemini olduğu için, postyapısalcılığın kesin ve değişmez bir tanımını yaparak onu belli bir alanla sınırlandırmak mümkün değildir. Bu nedenle, postyapısalcılık, disiplinlerarası yeni bir söylem alanı olarak düşünülebilir. Bununla birlikte, postyapısalcı kuramcıların ortak olarak belirttikleri kimi noktalar aracılığıyla akımın genel hatlarını belirlemek mümkündür.

Claude Lévi-Strauss, yapısalcılığı, değişmez olanın ya da yüzeysel farklılıklar arasındaki değişmez öğelerin araştırılması olarak tanımlar. Postyapısalcılığın en önemli isimlerinden olan Derrida’ya göre, yapısalcılar metafiziksel kabullere dayanırlar. Derrida -Nietzsche’de ve Heidegger’de olduğu gibi- metafiziğin bittiği ya da bitmesi gerektiğini düşünür. Bu nedenle, yapısalcılık içerisinden metafiziği eleyerek bir postyapısalcılık geliştirmiştir.

Yapısalcılık kuramı, aydınlanma çağıyla süregelen özne anlayışını farklı bir biçimde yorumlar. Bu kurama göre, özne, düşünüldüğü kadar merkezi bir konuma sahip değildir. Önemli olan özneler değil, yapılardır ve özne genellikle yapının belirlenimi altındadır. Özne eksenli bir temellendirmeye karşı çıkan yapısalcılığın geliştirdiği yaklaşımda, öznenin belirlenim altında olduğu ortaya konulur. “Yapısalcı yaklaşım, Descartes’den itibaren Batı düşünce tarihinin içerisinde yerleşmiş olan, mutlak benlik yapısına sahip ve kendisi dışındaki tüm evreni ötekileştiren öznenin sorgulanması girişimidir. Yapısalcılık, aydınlanmadan beri yerleşmiş olan özne anlayışının sanıldığı kadar merkezi bir yere sahip olmadığını ve öznenin çoğunlukla belirlenim altında olduğunu ortaya koyar. Çünkü yapısalcılık, gerçekliği, şeyler ve toplumsal olgular temelinde değil öğeler arasındaki ilişkilere dayanarak açıklar.”

Postyapısalcılıkta ise gösterilenin önemi azaltılarak gösteren önemli kılınır. Yapısalcı kuramcılar, yüzeyin altındaki derin yapılara odaklanırlar. Bu nedenle, öznelerin de bu derin yapılar tarafından belirlendiğini kabul ederler. Oysa postyapısalcılar için yüzeyin altında böylesine derin yapılar yoktur. Bu nedenle, postyapısalcılar öznelerin derin yapılar tarafından belirlendiğini savunmazlar. Belirleyici bir takım yapılar olsa bile, öznenin bu yapıların dışına çıkma olanağı her zaman vardır. Postyapısalcılar için önemli olan, çoğul olanaklar ve çeşitliliktir. Özne için sınırlanmış bir yaklaşıma postyapısalcılıkta rastlanılmaz. Yapısalcılıkta ise yapılar tarafından belirlenen ve hareket alanı oldukça sınırlı bir özne anlayışı söz konusudur. Postyapısalcılıkta özneler, çoğul olanaklar ve çeşitlilik içerisinde konumlandırılır. Madan Sarup, postyapısalcıların özneyi çözüştürmek istediklerini vurgular. Ona göre, postyapısalcılar, şimdiye dek insanı anlamamıza yardımcı olmuş kimi kavramları yapısöküme almak isterler.

Her ne kadar yapısalcılık ve postyapısalcılık birbirinden oldukça farklı olsa da, aralarında birtakım benzerlikler de vardır. Madan Sarup, yapısalcılık ile post yapısalcılığı karşılaştırırken, hem yapısalcıların hem de postyapısalcıların tarihselliğin eleştirisini yaptıklarını belirtir. İki akım da, tarihin içerisinde bir baştan öbür başa belli bir örüntü bulunduğuna yönelik görüşe sıcak bakmaz. Ancak, anlamın eleştirisi noktasında ayrılırlar. Postyapısalcılık, yapısalcılığın bilimsel teorilerine, semiyotiğe, psikanalize, Marksizm’e ve diğer büyük anlatılara karşı çıkar. Dile, özneye, politikaya ve kültüre ilişkin yeni teoriler geliştirir. Metinler için farklı okuma yöntemleri teklif edilir. Buna göre, metinler, tek bir ideolojik bakış açısından değil, çoklu ifadelerle değerlendirilmelidir.

Postyapısalcılık kuramında, okuyucu ile metnin karşılıklı etkileşimi başlı başına bir üretkenlik olarak görülür. Postyapısalcılıkta ele alınan metin, edilgen bir tüketim ürünü olmayıp önemli olan, okurun performansıdır. Metin, postyapısalcı yaklaşımın merkezinde yer alır. Bu anlamda postyapısalcılık, özne-merkezli anlayışı reddederek, metnin anlamını yazarın değil, okuyucunun belirlediğini ifade eder. Birden çok okuyucunun olduğu yerde, metnin de birden çok anlamı vardır. Edibe Sözen, postyapısalcılıkta yazarın, modernitede olduğu gibi, otoritenin kaynağı olmadığını vurgulamaktadır. Sözen’e göre, yapısalcılık yazarı öldürmüştür.

Postyapısalcılık ise, bu öldürme faaliyetini genişletmiş, yazarı öldürerek metni ve okuyucuyu ön plana çıkarmıştır. Postyapısalcı anlayışta metni oluşturan, yazar değil, okuyuculardır. Okuyucu, metne dair sorularını ve metinle olan ilişkisini okuma faaliyeti boyunca sürdürür. Metnin merkeze alınması ve metni oluşturanın yazar değil de okuyucu olarak görülmesi, postyapısalcılığı yapısalcılıktan kesin olarak ayırır. Yapısalcılıkta, belirleyicinin yapılar olarak görülmesi, metni okuyana hareket imkânı sağlamaz ya da geriye çok sınırlı bir alan bırakır.

Oysa postyapısalcılığın belirttiği üzere, merkezde metnin ve okuyucunun olması, metni okuyana belli bir özgürlük alanı sunar. Yazarın, otoritenin kaynağı olarak görülmemesi de postyapısalcılığın işaret ettiği önemli noktalardan biridir. Metni oluşturan yazar değil okuyucular olduğu için, okuyucu sayısı kadar anlam üretmek mümkün hale gelir. Aynı metni okuyan iki kişinin, metni tıpatıp aynı şekilde algılaması beklenemez. Bu nedenle, metnin birden çok anlamı vardır. Çoğul anlamlar ve çeşitlilik burada tekrar belirir. Çoğul anlamlar ve çeşitlilik, postyapısalcılığın sınırlarının anlaşılması açısından önem taşır. Birden fazla okuyucunun olduğu yerde, birden fazla yorum vardır. Birden fazla yorumun olduğu yerde ise birden fazla anlam vardır. Çoğul anlamlardan ve çeşitlilikten kasıt budur. Metin her okunuşunda -okuyucu çoğulluğundan ötürü- farklı anlamlar kazanır. Metnin anlamını tayin eden; yazar değil, okuyucudur. Bir metni okuyan birden fazla kişi olduğuna göre, metnin de birden fazla anlamı vardır. Ben Agger, bu anlayışı “Her okuma aynı zamanda bir yazma işlemidir.” şeklinde tanımlar.

Postyapısalcı kuramcılar açısından metin yazarının amacı, okuyucu için ikincil öneme sahiptir. Postyapısalcılar, metinlerin tek bir amacının olduğuna da katılmazlar. Bir başka deyişle, metinlerin anlamları tekil değildir. Metni ele alan her okuyucu, metinle ilgili olarak bireysel bir anlamın ardından gider. Postyapısalcılıkta anlam, okuyucu tarafından inşa edilir. Okuyucunun metin ile olan ilişkisi, merkezi bir öneme sahiptir. Postyapısalcılar için metin, her okumada yeniden üretilir.

Tuncay Saygın’a göre, postyapısalcılık, tüm belirleyicilik şekillerinin bir reddidir. Söz konusu red gerçekleşirken, kullanılan yöntem ise yapısal analiz değil, değişik yapıbozma yöntemleridir. “Yapısalcılık yeni bir analiz biçimi olarak kendini ortaya koyarken, genel anlamda bir tür mutlakıyete ulaşabilme imkânını ele alır. Bu nedenle, sonuç itibariyle yapısalcılık, modern bilimsel yaklaşım tarzının somut bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Postyapısalcılık ise, bütün belirleyicilik şekillerinin bir reddi olup, ya çoğul olanaklar ve çeşitlilik ya da sonsuz oluşa sahip bir özne için sınırlanmamış bir yaklaşım biçimi olarak karşımıza çıkar. Yapısalcılık ve postyapısalcılığın Batı felsefesi geleneğiyle münasebeti de bu yönüyle dikkat çekicidir. Yapısalcılık daha çok, bu geleneğin yöntemsel krizini aşma çabasındadır. Oysa postyapısalcılık, Nietzscheci tarzda, bütün Batı felsefesi geleneğiyle hesaplaşan bir felsefe yapmaya girişir ve Derrida’nın ifadesiyle hiçbir şey söylememe riskini alarak felsefi düşünce üretmeye çabalar.”

Postyapısalcılık kuramcılarında, II.Dünya savaşı sonrası yeni bir toplumun oluştuğuna dair genel bir duyumsayış vardır. Bu toplum, postyapısalcılara göre, Marksizm sonrası toplumdur. Günümüzde ise Marksist toplumun modası geçtiği için, Marksizm’in yeni toplumsal gelişmelere uygulanması beklenemez. Derrida, Foucault ve diğer postyapısalcılar, bilginin, tamamıyla niceliksel anlamından farklı anlamlarda gelişip ilerlediği düşüncesine meydan okurlar. Onlara göre, tarih, ölme anlamında sona ermektedir. Tarihin ilerlemeci karakterine duydukları inancı kaybettikleri için, aydınlanma düşünürlerine tepkilidirler. Aydınlanmacıların modernlik tasarımının başarısız olduğunu iddia ederler.

Post yapısalcılık ve postmodernizmin neredeyse aynı kavramlarla beslenir. Postmodernist düşünürlerin pek çoğu, aynı zamanda postyapısalcı olarak anılır. Mehmet Şişman, postmodernizm konusunda yapılan tartışmalar ile postyapısalcılık ve yapıbozum kavramlarının güncel hale gelmesi arasında eş zamanlılığın olduğuna dikkat çeker. Şişman’a göre, ortak kavramlar 1960’lı yıllardan itibaren tartışılmaya başlanmıştır. Postmodernizm konusunda yapılan tartışmaların bir kısmı, postyapısalcı felsefe üzerinden kurulmuş olup, doğası itibariyle epistemolojik niteliktedir. George Ritzer, eğer modernite rasyonalite, amaç, sentez, kararlılık gibi terimlerle ilişkilendirilirse; postmodernitenin de irrasyonalite, oyun, yapısöküm, antitez ve kararsızlıkla karakterize edilmesi gerektiğini söyler.

Her felsefi sistemde olduğu gibi, postmodernizmde de bir gerçek anlayışı vardır. Zira, her düşünce sistemi hakikat arayışıyla başlar. Modernizmin tek, evrensel ve mutlak gerçeklik anlayışı, postmodernizmde çoğul, tikel ve göreli hale dönüşür. Hakikat belirsizdir; çünkü yorumlar değişkendir. Postmodernite; rasyonel düzen ve mutlak hakikat gibi birincil amaçlara asla ulaşılamayacağı gerçeğiyle, kendisini bu arayıştan uzlaştırır. Modern akıl, evrenselliği, birlik ve bütünlüğü, aynı kuralların her yerde geçerli olduğu görüşünü gerektirirken; postmodernizm, her durumun farklı olduğunu ve özel bir biçimde anlaşılması gerektiğini ileri sürerek bu görüşe karşı çıkar. Gerçeğin tek olmamasının bir diğer nedeni de değişken olmasıdır. Gerçeğin değişkenliği ise dayatmalara bağlıdır. Çünkü insan, modernizmde olduğu gibi belirleyen değil, belirlenendir. Dolayısıyla, postmodernizme göre, gerçekler yapay ve kurmacadır. Bunlar, mevcut ve egemen kültürler tarafından insanlara dayatılır. Böylece, bireyinteknoloji, bilim ve kültür ortamında-  yok oluşu gerçekleşir. Postmodernizmin yorumladığı yeni dünya düzeninde düzensizlik, belirsizlik ve parçalanma düzeni hakimdir.

1970’li ve 80’li yıllarda postmodernizm; Jean-François Lyotrad, Gianni Vattimo, Jacques Derrida, Michel Foucault, Jürgen Habermas ve Jean Baudrillard gibi birçok düşünürün çalışmalarıyla birlikte, felsefi bir söylem olma özelliği kazanmıştır. Michel Foucault, modernitenin, bilginin saf aklın ürünü olduğu ve bu tür dışsal unsurlardan etkilenmediği savını eleştirmekte ve bilgi ile iktidar arasında bir ilişki olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Foucault ve postmodern düşünce, bilgi üretimini basit bir bilişsel sorun olmak yerine, normatif ve siyasal bir sorun olarak ele almaktadır. Foucault’ya ve postmodernlere göre, “bilgi iktidardan bağımsız değildir”. Foucault, iktidarın salt bir güç olarak kalmadığına, hayatın her alanına yansımalarının söz konusu olduğuna değinmektedir. İktidar böylelikle merkezileşmekte ve günlük hayatın her alanında, dolayısıyla eğitim ve bilimde de, yönlendirici olarak yer almaktadır. Her bir birey, iktidarın elindeki eğitim ve bilim gibi farklı araçlar ve kurumlar aracılığıyla disipline edilmektedir. Foucault, kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmadığına inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler: “Ben, kitaplarımın molotof kokteyli ya da mayın tarlası olmasını isterim, tıpkı donanma fişekleri gibi kullanıldıktan sonra kendilerini yok etmesini isterim”.

Yapısökümcü/yapıbozumcu yöntem, postyapısalcılık için temel yöntemdir. Jacques Derrida, geliştirdiği yapısökümcülük ile  yaptığı okumalarda klasik felsefe metinlerinin dile getirilmemiş yönlerini ortaya serip, metnin, üzerinde yükseldiği ikilikçi yapıyı çökertmeyi amaçlar. Bu bağlamda, metnin içinde, ilk okunuşta tutarlı ve mantıksal gözüken ayrımların, gerçekte kendi içinde tutarsız ve mantık dışı oldukları gösterir. Yapısökümü, ‘yıkmak’ kavramıyla aynı şey değildir. Yapısökümsel bir yaklaşım, dışlananı ve ihmal edileni analize dahil etmeyi gerektirir. Argümanın, dışlanana dayandığı gösterilir. Dilde söz konusu olan hakim hiyerarşileri yapısökümü ile tersine çevirir ve böylece, yazmayı okumaya üstün kılar.

Derrida’ya göre, metinde dikotomiler (birbirinin zıttı olan ancak biri olmadan diğerinin anlam ifade etmeyeceği şeyleri anlatan sosyal ve siyasal bilim terimi; varlık/yokluk, kimlik/farklılık, konuşmak/yazmak, iyilik/kötülük, dost/düşman gibi) aracılığıyla kurulan hiyerarşiyi tersine çevirmek de yeterli değildir. Örneğin, hakim anlayış, erkeklik karakterinin kadınlığa ait karakterlere tercih edilmesidir. Burada, kadınlık ve erkekliği yer değiştirmek, sadece kadınlık karakterinin üstün olduğu başka bir hiyerarşi yaratmaktır. Derrida, bunu da yeterli görmez. Esas önemli olan, ikisinin tek başına bir anlamı olmadığını göstermektir. Yapılması gereken; birinciyi ikinciye üstün gören dikotomilerden etkilenmemek ve metni önyargılardan ve hiyerarşilerden uzak olarak ele almaktır. Yapısökümü, sözmerkezci düşüncenin temellerinin, zayıf ve güvenilmez olduğuna dikkat çekmeye çalışır. Sözmerkezci düşünceye göre, bilgi ve doğru, ulaşılabilir şeyler olup, farklı mantık yürütmeler ve analizlerle elde edilebilir. Yapısökümcü yaklaşım ise, bu düşünce tarzının sorunlu olduğunu göstermeye çalışır ve kesin bilginin imkansızlığını gösterir. Bu noktada, moderniteye de ciddi bir eleştiri söz konusudur.

Postyapısalcı kuramcılar; incelemelerinde okuyucuyu merkeze alırlar. Gerçekliğin bilgisine ulaşılabilmesi noktasında kesinliklerin olmadığı üzerinde dururlar. Yeni bir anlama biçimi araştıran postyapısalcılık, metin ile okuyucunun karşılıklı etkileşimine odaklanır ve her okumanın yeni bir metin ürettiğini savunur. Her okuma, yeni bir yorum, yeni bir anlayıştır. Modernitenin dayattığı tek, evrensel ve mutlak gerçeklik anlayışı, bu noktada yok olur. Farklı yorumlar sonucu ortaya çıkan farklı gerçeklik ve hakikatler, birlikte yaşadığımız dünyayı algılayışımızda da farklılıklara neden olur.

Bir cevap yazın