Fihrist Portre ile her hafta çarşamba günü bir yazarı özel konuk alarak; sanatçının şiirini, hikâyesini veya edebî denemesini sunuyoruz. Eser eşliğinde yazarı da kısaca tanıttığımız Portre ile sanatçı kimliğine kısa bir ışık tutuyoruz.

Portre: S. Emre Özcan

Bıyık / Öykü

Ne kadar süredir yürüyorduk, bilmiyorum. Tek bildiğim gecenin sandığımızdan daha soğuk ve ürkütücü olduğuydu. Adımlarımızdan çıkan her sesle kaygılarımız bir kat daha artıyor, soluk alıp verişlerimiz gizli kederimizi yüzümüze vuruyordu. Gölgelerimiz yıllarca kendimizden sakladığımız ve bizi içine hapseden kara deliklerdi. Ağaçların dalları bedenimizi bir çırpıda yok edecek keskin pençeler, dolunay ise çatık kaşlarıyla kaderimizi gözetleyen üçüncü bir gözdü.

Yürüyorduk. Kiminin elinde bel, kiminin elinde kürek, kiminin elinde ise halka yapılmış küflü bir tel, yürüyorduk. Yürüyorduk çünkü bize yürümemiz, bu toprak yolu bitirmemiz söylenmişti. Yürüyorduk ama bu yılan gibi kıvrılıp duran yol bitecek gibi değildi. Hâlbuki bizler daha önce köyümüzden hiç çıkmamış, her zaman kendi dar sokaklarımız içinde, küçük ve el değmemiş hayallerimiz eşliğinde yaşamıştık. Bizler doğduğumuz gün kulağımıza fısıldanan inançla ve artık hayatımızın anlamı haline gelen o esrarla nefes almıştık. O inanç ve esrar ki bizi hem her saniye yakıp kül eden hem de ayakta kalıp mücadeleye devam etmemizi sağlayan yegâne şeydi. O inanç ve esrar bizim için hayatın özü, ölümü tevazuyla beklememizi sağlayan dilsiz bir rehberdi.

Benim yanımda Celal abi yürüyordu. Celal abi sessiz sakin bir adamdı, kendisine soru sorulmadığı takdirde hiç konuşmazdı. Celal abinin uçları sigara içmekten sararmış uzun bıyıkları vardı ve Celal abi bıyıklarıyla sadece şiir okurken oynardı.

Celal abi başını öne eğmiş sigarasını yakarken, “Celal abi, sence bizi nereye götürüyorlar?” diye sordum aramızdaki sessizliği bıçak gibi keserek. Bir an başını kaldırıp yüzüme baktı. Yeşil gözlerinde korku ve öfkeyle karışık bir kıvılcım parladı.

“Böyle sorular sormanın yasak olduğunu biliyorsun.”

“Evet, biliyorum.”

“O zaman ne demeye soruyorsun!”

Sustum. Celal abiden böyle bir tepki beklemiyordum. Celal abi sigarasından bir fırt çekti. Aradan iki üç dakika geçtikten sonra sigarasını yere atıp bıyığıyla oynamaya başladı:

Varışı olmayan her bir yolculuk

Ölüme yaklaşmanın kopyasıdır

Esrarını kalbe gömen şehirler

Nasıl yaşar, nasıl ayakta kalır?

Celal abi son mısraı okuduktan sonra bıyığıyla oynamayı kesti. Başını yukarı kaldırıp aya baktı. O sırada kulak tırmalayıcı bir ses, “Duuur!” diye bağırdı. Bu ses elimize kazma kürek verip bizi bu ormanlık alana getiren ve bize hayatımız boyunca yaptığımız her şeyin bir anlamı olması gerektiğini öğütleyip esrarı kalbimize üfleyen sesti.

Durduk. Aynı ses, “Kaaaaz!” diye bağırdı. Birbirimize yardım ederek kazmaya başladık.

“Teeel!”

Halka yapılmış küflü teli açıp kazılan çukurların hizasına baktık. Evet, her çukur aynı hizadaydı. Biri hariç: Celal abi çukurunu diğerlerinden bir adım öne kazmıştı.

“Celal abi?” dedim.

“Galip, sus!” dedi yüzüme bile bakmadan.

Tabakasını açıp bir sigara sardı. Ağır hareketlerle yakıp ağır hareketlerle içmeye başladı. Bize komutlar veren sesin sahibi ona bir süre dik dik baktı. Sonra bu davranış Celal abinin hakkıymışçasına gözlerini ondan kaçırıp komut vermeye devam etti:

“Yat!”

Şaşkınlıkla Celal abiye baktım. Bu komutla ilgili bana hiçbir şey söylenmemişti. Celal abi sigarasından son bir fırt daha çekip tekrar bıyığıyla oynamaya başladı:

Susarak bulmuşuz biz Kaf Dağı’nı

Gözlerimizde aşk, yüzümüzde hüsn

Sözcüklerle yıkadık aynamızı

Baktık geriye kalan tek şey hüzün

Celal abi bıyığından bir kıl kopartıp çukura attı. Başını yukarı kaldırıp son bir kez göğe, yıldızlara ve aya baktı.

 

Röportaj

– Sanat kavramına odaklandığınızda, zihninizde beliren ilk cümleler nelerdir?

Sanatın “hayal” ve “rüya” ile yakından bir ilişkisi var bence. Çocukluğumdan beri gece uyumadan önce hep hayaller kurdum ve sanırım şimdiye kadar rüya görmediğim bir gecem olmadı. Rüya ve hayal, yaratımın en saf hâli. Sanat da bu ikisini gerçeklik ve teknik bilgiyle açığa çıkarma becerisi… Ki sanatın kendisi de “ikinci bir dünya”ya sığınma isteğinden ibaret değil mi? Politik yazı ve şiirlerde bile daha iyi ve adil bir dünya vardır hayal edilen, arzulanan ve uğruna çok şey feda edilen…

– Sanat kavramına bakışınız, eserlerinize yansıyor mu? Yoksa ürünleriniz, düşünsel olmaktan ziyade içsel ve anlık yansımalarınız mı?

-Evet, yansıdığını düşünüyorum. Ya da elimden geldiğince yansıtmaya çalışıyorum. Sanatla uğraşan herkes gibi poetik ve estetik bir kaygı yaşıyorum. Bir şiir yazarken “ilk mısra”ın (bence şiirin en önemli ve zor kısmıdır, kendini ne zaman açığa çıkartacağını kestiremezsiniz) beni götürdüğü yere ilerlerim ilk önce. Bu şiirin “sahicilik” kısmıdır. Ham hâli ortaya çıktıktan sonra teknik kısım başlar, işte burası “düşünsel” kısımdır: Bir yaratımı gerçek sanat haline getirme. En basit görünen “hâkiki” şiirler bile bence bir anda ortaya çıkmaz, arkasında insan zihnini uzun süre meşgul eden bir soruşturma/hesaplaşma/yüzleşme barındırır. Bu da kendisini farkındalıkta ve “yeni” bir eser ortaya koyma çabasında birleştirir. Yani duygusal/anlık olan şey kendisini düşünsel süreçle esere dönüştürür.

– Sanat adına neler gerçekleştirdiniz, neler gerçekleştirmek istersiniz?Gelecekte çıkarmak istediğiniz ürünler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

-Sanat adına gerçekleştirdiğim en güzel şey çocukluktan lise dönemine kadar yaptığım defterler dolusu çizimlerdi. Çünkü herhangi bir kaygı gütmeden, saatler boyu başında durarak, ciddi anlamda çalışıyordum. Lise döneminde ise kalemimi çizmek için değil yazmak için kullanmaya başladım. Benim için disiplin gerektiren bir işti bu. Aralıksız üç yıl boyunca, her gün yazdım. Öykü taslakları, denemeler, günlükler… Şiir yazma, bu uzun yazma disiplininin sonucunda açığa çıktı. Şiir için gerekli özveri ve sabrı göstermiştim sanki. Kendimi bulduğum yer olmuştu şiir, yeni baştan yaratıldığım ve içinde nefes aldığım… Bir şiir kitabım var: Kışlanan Düş. İlk adımı, ilk basamağı benim için şiirin. Gelecekte yapmak istediklerim ise o basamağı daha da yukarılara taşımak. Yeni malzemeler, boyalar ve tekniklerle.

Kısa Biyografi

1992 yılında Adana’da doğdu. Liseyi Balıkesir’de, İstanbulluoğlu Anadolu Öğretmen Lisesi’nde okudu. MSGSÜ Felsefe bölümünü kazanarak İstanbul’a geldi, aynı üniversitede Sanat Tarihi – Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat alanında yüksek lisansa kabul edildi. Çeşitli yayınevleri ve dergilerde editör ve redaktör olarak çalıştı, hâlâ bir yayınevinde editör olarak çalışmaktadır.

 

Yazı, şiir, öykü ve kitap tanıtımları Aydınlık gazetesinin Kitap Eki’nde, PDR 3.0 – Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Dergisi’nde, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nde, Lirik Dergi’de, Babylon Şiir Kenti’nde, Keşke Dergisi’nde, Akatalpa’da, Eliz Edebiyat’ta ve Şiirden Dergisi’nde yayımlanmıştır. 

 

Ocak 2020’de Kışlanan Düş isimli şiir kitabı çıkmıştır.