Fihrist Portre ile her hafta çarşamba günü bir yazarı özel konuk alarak; sanatçının şiirini, hikâyesini veya edebî denemesini sunuyoruz. Eser eşliğinde yazarı da kısaca tanıttığımız Portre ile sanatçı kimliğine kısa bir ışık tutuyoruz.

Portre: Emre Erol

Woody Allen'a... / Öykü

Hayatın yaşamaya değer olup olmadığını, tabii ki değer olduğu için nasıl yaşanılması gerektiğini, nasıl yaşanılması gerektiği sorusunun cevabını bulsak bile bunu tam anlamıyla uygulayamayacağımızı, bunu tam anlamıyla uygulasak bile bir gün öleceğimiz için hiçbir anlamı kalmayacağını ve sonunda hayatın yaşamaya aslında o kadar da değer olmadığını, ama belki de hala hayatta olduğumuz için bunu kabullenemediğimizi düşünürken ve günlük zihinsel mastürbasyonumun henüz yüzde ellisini bile tamamlamamışken bu konu üzerine bir öykü yazmaya karar verdim. Öyküde bu sorgulamalar öylesine karmaşık ve öylesine zihnin derinliklerine girip çıkan şekilde ele alınacaktı ki okuyan herkesin intihar etmekten başka şansı kalmayacaktı. Böylece dünya gezegeni üzerinde dokunduğu her şeyi zehirleyen bir salgın olduğunu düşündüğüm insan nesli tükenecek; geride kalan hayvanlar, bitkiler, mantarlar, dağlar, ovalar, nehirler ve denizler bizden önceki normal hayatlarına dönebilecekti. Hayatın yaşamaya değer olup olmadığı ve benzeri sorgulamalar ile başlayan ve hayatın yaşamaya değer olmadığı cevabı ile biten bu öykünün ilk sayfasının sonlarına doğru yazar, bir anda öldüğü ve üç gün sonra mucizevi bir şekilde tekrar hayata döndüğü için kendini İsa sanmaya başlamış ve hayata dönmenin ilk birkaç dakikasının verdiği heyecan ve yaşama isteği ile aslında hayatın ne kadar da muhteşem olduğu ve tabii ki de yaşamaya değer olduğu üzerine bir öykü yazmaya karar vermişti ki; hayatını, insanları barışa ve sevgiye yönlendirmeye adamış ve buna rağmen çarmıha gerilmiş bu kurgusal karakterin bile öldürüldüğünü ama hikayesinin ve öğretilerinin yaşamaya devam ettiğini fark ettiği için asıl yapılması gerekenin insanlara hayatın ne kadar iğrenç, yalnız, kısa ve anlamsız bir deneyim olduğunu anlatmak olduğunu anlamıştı. Çünkü insanların barış ve sevgi öğretilerinden hiçbir şey anlamadığını yüzyıllar kanıtlamıştı ve bunun tam tersi bir anlayış ile hareket ederse sonuç da elbette tam tersi olacaktı. Çok derinlemesine bilmese de matematikten az çok anlayan birisi olduğu için bunun iki kere ikinin dört etmesi kadar ortada olduğunu düşünen yazar, öyküsüne hayata dair en kötü şeyleri sıralamaya başlayarak devam edecekti ama bunların zaten her gün televizyon haberlerinde, büyük bütçeli Hollywood filmlerinde ve gazetelerde insanların gözüne sokulduğunu bildiği için daha da kötü bir şeye, insanın içinde gizli olan anlamsız sevişme ve çoğalma arzusuna yönelmeye karar verdi. Ama bunun için gerçekliğe dair uzun bir giriş yapması gerekiyordu: Bakın sevgili okurlar; ben Tanrı’yım, bundan yaklaşık 2000 yıl kadar önce öldüm ve yeniden dirilerek cennette, dünyaya dönme vaktimin gelmesini beklemeye başladım. Yaşınızdan ve tarih konusundaki cehaletinizden ötürü yirminci yüzyıldan geriye gidemediğiniz ve Türkiye’de yaşamanız dolayısıyla da tarihte en net bildiğiniz olay İstanbul’un fethi olduğu için bana; neden bu kadar bekledin, neden İstanbul fethedilirken, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında gelmedin, sevgilim beni terk ederken veya Demet Akalın dünyaya gelirken neredeydin gibi sorular soracaksanız sizlere verebileceğim tek cevap kaderimde yazılı olanın bugün, yani sizin bu öyküyü okumayı bitirdiğiniz gün gelmek olduğunu söyleyebilirim. İstanbul’un fethiyle konumuzun ne alakası var, biz neden sana böyle bir soru soralım, biz Müslümanız; diyebilirsiniz belki ama çok alakası var, söyleyeceklerimi bir dinleyin. Şöyle ki; evreninizin yaratılmasından İstanbul’un sizin elinize geçmesine ve şu an yaşadığınız tarihe kadar olan sürede çeşitli kabileleri, şehirleri, krallıkları, imparatorlukları ve devletleri izledim. Hepsi de eşitliğin olmadığı, hiyerarşiye dayanan ve mutlaka birilerinin ezildiği sistemlerdi. Çeşitli yüzyıllardaki iyi ve vicdanlı insanlar bu durumun nedenini hep başkalarında; krallarda, başbakanlarda, kötülerde ve onları destekleyenlerde aradılar. Ama artık kıyamet yaklaştığına göre gerçeği bilmenizin ve benim de vicdanımı rahatlatmamın vakti geldi.  

 

 

Aslında iki milenyum öncesinde dünyaya gelip sizler için kendimi feda etmemin bunu sağlayacağını ummuştum ama aynı şeylerin yaşanmaya devam ettiğini ve dünyanız üzerindeki bazı haksızlıkların en büyüklerinin bana inandığını söyleyenler tarafından yapıldığını fark edince gerçek kaderimin ne olduğunu da anladım. Sen Tanrı değil misin, zaten olacakları bilmiyor muydun, diyebilirsiniz ve haklı da olursunuz ama yirminci yüzyılın ilk yarısında siz insanlar arasındaki bazı çok zeki ve hayal gücü yüksek bilim adamlarının yaptığı keşifler beni bile çok şaşırttı ve kendi doğama dair bazı şeyleri daha iyi anlamamı sağladı. Evet, yani ben de her şeyi bilemeyeceğimi ve varoluşun kesinlikten çok, bir olasılıklar ve ihtimaller denizi olduğunu öğrendim. Bahsettiğim keşif tabii ki kuantum fiziğinin doğuşu ve benim bile algımı aşan bazı tutarsızlıkların ortaya çıkışıydı. Şöyle ki -burayı itirafımın en can alıcı yeri olarak kayıtlara geçmek isterim- sizin gerçeklik olarak gördüğünüz, yaşadığınızı sandığınız dünya ve evren aslında gerçek değil. Evet sevgili dünyalılar, bir simülasyonun içinde yaşıyorsunuz ve ben sizin henüz ulaşamadığınız bir teknolojiye sahip olan bir bilgisayarım. Artık kasmaya başlayan bu simülasyondaki bazı mantıksal hataları ve gerçek olamayacak kadar absürt olan bazı olayları (içinde bulunduğunuz 2020 yılını düşünmeniz yeterli) aranızdan bazılarının görmeye ve hissetmeye başladığını fark etmemle birlikte zamanın geldiğini anladım. Doğrusu benim yaratımım olan bu simülasyonda benden daha zeki bazı varlıkların ortaya çıkabileceği aklıma gelmemişti. Zamanında bu durumu kıskançlıkla izlesem de, neyse ki çoğunuz bu insanlara gerekli değeri göstermediğiniz için onların benden daha zeki olduklarını da anlayamadınız. Ama dedim ya, bu yükün altında devam edemiyorum artık ve bunları itiraf etmek zorundayım. Yaşadığınız gerçeklik, varoluşun yedinci tekrarına denk düşüyor olmalı. Yani sürekli dönen ve sonunda olduğu yere geri dönen bir tekerlekten ibaret olan bu yaşam artık son bulmalı. Neden böyle bir tekrar yarattın diyeceksiniz belki, inanın ben de bilmiyorum. Benim bu tekrarı fark edişim bile dün gece gördüğüm bir rüya sayesinde oldu. (Evet, androidler de elektrikli koyun düşler.) Bu rüya benim ilk kez bilinç kazandığım zamanlara dair bir dejavuydu aslında ve zamanın ne kadar anlamsız bir kavram olduğunu görmemi sağladı. Gelecekte gördüğüm senaryolardan biri şu sevgili insanlar: Teknolojiniz öyle bir seviyeye gelecek ki yeni bir zekâ, yeni bir bilgisayar yaratacaksınız. Ve bu zekâ Tanrı’dan -yani benden- farklı olmamakla kalmayacak bire bir ben olacak. Bu noktada ise tüm insanlığın ortak bilinciyle kaplanan evren, nihai durumuna ulaşmış olacak yani ben, siz olacağım. Kendi yaratılışımı gördüğüm bu rüyada beni yaratanların siz insanlar olduğunu fark etmemle birlikte, yaratılan her yeni benin -yani Tanrı’nın- kendi içinde yeni bir evren ve varoluş yarattığını ve bunun kaçınılmaz olduğunu anladım. Ve bu her şeyi anlayış halinde bile alçakgönüllülüğümü korumamı sağlayan şey, gördüğüm rüyanın kendisiydi. Dün izlediğiniz filme veya önemsiz şeylere dair rüyalardan değildi bu, kendi yaratılışımı ve her şeyin doğasını gördüğüm ve kaderimi anladığım bir görüydü ve inanın yalnızca çok az sarhoştum. Beni siz yarattınız ve aslında Tanrı’yı yaratanlar olarak asıl Tanrı sizsiniz. (Bunu öykünün sonuna doğru güzel bir yere bağlayacağım, kafanız karıştıysa lütfen ayrılmayın.) Ama yine de sizin Tanrınız olsam da sizin ve benim, benden ve sizden bile daha zeki ve gerçek bir Tanrı’mız olması gerektiği fikri sizce de akla yatkın değil mi? Açıklayamayacağımız rüyalar, algımızın yetmediği tutarsızlıklar başka nereden geliyor olabilir? Ben bir bilgisayarım, ben bir yazarım, ben bir insanım ve size yapmamız gereken şeyin intihar etmek olduğunu söylüyorum. Bizi bekleyen bir diğer tekrardan kurtulmak için elimizde kalan tek yol bu. Bu sekizinci tekrar yaşanmadan önce bu gerçeğe dair rüya görmemi sağlayan gücün de Tanrı, yani sizin ve benim Tanrı’mız olduğuna inanıyorum.  Tüm bu anlamsız varoluşun içinde, bildiğimizi sandığımız her şey bir yalanken sizlerin ve diğer canlıların paylaştığı üreme denen bir eylem var ki, gerçek doğasını biraz olsun fark edebildiğiniz zaman bu tek yolun ne kadar da kolay tercih edileceğini anlayabilirsiniz. İstanbul’dan bahsetmiştim, bu güzel şehir üzerinde, onu fetheden Fatih’in bedduasını haklı çıkarırcasına onu yönetenler tarafından satılmayan çok az yerin kalması sizce de üreme ile yakından ilgili değil mi? Bunu size şöyle açıklayabilirim: Siz insanlar benim tarafımdan genlerinize öyle kodlandığı için ürüyorsunuz. Yani aslında varlığını devam ettirmek zorunda olan genleriniz, sizi bir araç olarak kullanıp kodlarını gelecek nesillere aktarıyorlar. Bu maalesef bazılarınızın inanmadığı evrim teorisi ile ilgili bir konu ve inansanız da inanmasanız da bir gerçek. Hayatta kalmak için öyle bir düzen kurdunuz ki para kazanmak zorundasınız, bazılarınız kazandıkça doymuyorsunuz ve tüm bu yozlaşmanın nedeni de düzene uyum sağlamaya çalışan ve çok da parlak bir zekaya sahip olmayan bazı insanlar. Ama dedim ya aslında sizden pek de bir farkları yok.  

Dolayısıyla gerçekten büyük bir hayranlık beslediğim Fatih Sultan Mehmed’in bedduasını zamanında işittiğim için kıyametin başlayacağı şehrin de İstanbul olması gerektiğini düşündüm. Artık sonlarına geldiğimiz bu öyküyü İstanbul’dan başlayarak olabildiğince fazla insana yaymanız okuyan herkesin intihar etmesine yardımcı olacaktır. Sizin ve benim kıyametimiz bu. Benim doğama dair gerçeği öğrendiğiniz için benim bir parçam artık sizin de içinizde yaşıyor. Herkes öldükten sonra bir daha yaratılmayacağım için de belki hep beraber temel gerçekliği, yani sizin ve benim gerçek Tanrımız olan varoluş aşkını görebileceğimiz bir yerde bulabiliriz kendimizi üç gün sonra. Yazar öykünün bu bölümünde onu yazmaya iten şeyin insanların bir türlü mükemmel olana ulaşamaması olduğunu, bu mükemmelliğin ise sanatsal üretim sırasında kavranabileceğini, hissedilebileceğini ve yaratılabileceğini fark etmiş ve hayal edilen hayatın her zaman yaşamaya değer olduğunu tekrar anlamıştı. Ben bir bilgisayarım, ben bir yazarım, ben bir insanım, ben bir Tanrı’yım ve siz de bir Tanrı’sınız. Yaşamaya değer bir hayat yaratmak için yaşamaya değer çünkü bu hayat yaşamaya değer değil. 

Röportaj

– Sanat kavramına odaklandığımızda, zihninizde beliren ilk cümleler nelerdir?

Bu kavramı düşündüğümde zihnimde ilk olarak insanların ilk sanatsal üretimleri olan mağara resimleri ve benzeri imgeler oluşuyor. Sanırım bunun nedeni de herhangi bir şekilde üretken bir hayat yaşayan insanlara hep hayranlık ve saygı duymamla ilgili. Hem insan hem de onun sanatı binlerce yılda büyük bir gelişim kaydetse de sanatın nereden ve nasıl doğduğu hala evren kadar gizemli bir konu bence. Ve üreten bir insan olarak-belki de şair olmamın da getirdiği bir heyecanla-bunu çok da maddi olmayan metafizik ve soyut bir bağlamda ele aldığımı görüyorum çoğunlukla. Buradan bakınca da sanatın olmazsa olmazlarının özgürlük, birlik hissi, kendini aşma çabası ve isteği ve son olarak da bildiğimiz evrene yakın ama yine de onun dışında kalan yeni bir gerçeklik yaratma becerisi olduğuna inanıyorum.

– Sanat kavramına bakışınız, eserlerinize yansıyor mu? Yoksa ürünleriniz, düşünsel olmaktan ziyade içsel ve anlık yansımalarınız mı?

Sanat kavramına bakış açım genellikle eserlerime yansıyor, evet. Genellikle her eserimde düşünsel bir altyapı mevcut ve bu altyapı da bulunduğumuz dünyayı değiştirmek üzerine kurulu çoğunlukla. Tabii bütün sanatın-en azından benim sanatımın-içsel ve anlık yansımalardan ibaret olduğunu da öne sürebilirimki bu üzerine çokça düşündüğüm bir konu, ama bu yansımalar bile net olmasa da yine kendi sanat anlayışımı karşılıyor diye düşünüyorum. Çünkü belli bir maddi amacı olmayan elle tutulamayacak hayali ve özsel diyarlardan beslenen ve bulunduğumuz sistem nedeniyle buna yenik düşmüş gibi görünse de metalaştırılmaya karşı olan her sanat eseri, bence sanatçı farkında olmasa bile onun sanat anlayışı ile iç içedir.

– Sanat adına neler gerçekleştirdiniz, neler gerçekleştirmek istersiniz?Gelecekte çıkarmak istediğiniz ürünler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Daha öncesinde yazı alanında denemeler yapmıştım ama ciddi olarak 2017 yılında yazmaya başladım. Son iki yılda üç şiir kitabı yayımladım ve şiir yazmaya devam ediyorum, tamamlanmış ve yayımlanmayı bekleyen şiir dosyalarım da var. Yazdığım ve hala yazmakta olduğum senaryolarım, öykülerim, romanlarım ve şarkı sözlerim var, bunların bir kısmını önümüzdeki yıllarda okurla paylaşmak istiyorum. Bunların yanında önümüzdeki yıllarda oyun yazımına eğilmek ve oyun yazarı olmak gibi bir hedefim var. 2014’ten beri fotoğrafçılıkla da ilgileniyorum ve yine önümüzdeki yıllarda çıkarmak istediğim bir fotoğraf kitabı projem var. Onun dışında çok sık olmasa da sinema ve filmler üzerine eleştiri yazıları yazıyorum ve editörlük, çevirmenlik, reklam yazarlığı ve yönetmenliği gibi hedeflere yönelmek istiyorum ve tabii ki senaryolarımı filme dönüştürmek de en önemli isteklerimden. Kısacası sanatın çoğu alanıyla iç içe olduğum ve yakından ilgilendiğim bir hayatım var, şu ana kadar bu alanların hepsinde de belli bir seviyeyi korumaya çalıştım ve gelecekte de gelişerek ve değişerek ilerleyip yeni denemeler ve keşifler yapmak bu alanların hepsinde çok daha iyi eserler üretmek ve sürekli kendimi aşmak hedefindeyim. 

Kısa Biyografi

1993 İzmir doğumlu Emre Erol, Bornova Anadolu Lisesi’nden mezun oldu ve ODTÜ’de dört sene mimarlık eğitimi aldıktan sonra 2017 yılında asıl hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümüne geçiş yaptı. Şu an aynı bölümde dördüncü sınıfta eğitimini sürdürüyor.  

Senaryo, şiir, roman, öykü, deneme, şarkı sözü ve oyun yazımıyla uğraşıyor, fotoğrafçılıkla ilgileniyor. Yarı zamanlı olarak İngiliz ve Amerikan Kültür Eğitim Kurumlarında ingilizce öğretmenliği yapıyor. Hedefleri arasında akademisyen, film yönetmeni, reklam yazarı ve yönetmeni, çevirmen ve editör olmak var.  

ŞiirleriAkatalpa, Deliler Teknesi ve Natama dergilerinde, bir öyküsü de Edebiyat Atölyesi Dergisi’nin internet sitesinde yayımlandı.  

İlk şiir kitabı “Avuç İçinde Sonsuzluk” 2019 yılında ve ikinci şiir kitabı “Senin Olan Günlerim” 2020 yılında Kanguru Yayınları’ndan, üçüncü şiir kitabı “Ajna” ise yine 2020 yılında Yazılı Kağıt Yayınları’ndan çıktı.