Titanic Kahramanlığı: Önce Kadınlar ve Çocuklar!

barış timur

15 Nisan 1912 günü Southampton’ dan New York’a gitmek üzere yola çıkan RMS Titanic gemisi gece yarısından hemen önce çarptığı buz dağının etkisiyle Kuzey Atlantik sularına gömülmeye başladığında, gemideki 2,224 yolcudan çok azı bu devasa geminin herhangi bir sebepten batabileceğine inanmaktadır. Tarihin en büyük deniz felaketlerinden olan Titanic kazasında 1,514 kişi ölürken, kurtulanların sayısı 710 ile sınırlı kalır. Can kaybı oranının yüzde 70’lere varacak kadar büyük oluşu, ilgiyi bu ölümcül kazadan sağ kurtulanlara yöneltir.

Kimilerinin hayatta kalma şansının daha fazla olduğu açıktır. Fiziksel kabiliyetleri sayesinde filika ve can simitlerine erişimde daha avantajlı olan 16-50 yaş (prime age) aralığındaki yolcu ve mürettebatın kurtulma oranı, bu grubun dışında kalanlara göre yüzde 16 fazladır. Benzer bir avantaj, gemi kaptanı Edward John Smith ile doğrudan iletişim kurma imkanına sahip birinci sınıf yolcular için de geçerlidir. Tehlikenin boyutu hakkında güvenilir bilgiye ulaşabilme imkanına sahip olanlar, birinci sınıf yolculardır. Ayrıca filikalara ulaşma konusunda mürettebat ile maddi pazarlık gücüne sahip oluşu da, birinci sınıf yolcuların kurtulma olasılığını arttırmaktadır. Buna karşın üçüncü sınıf yolcuların kurtarma filikalarının varlığından dahi haberdar olmadıkları ve kurtulma şansı en az olan sınıfı temsil ettikleri anlaşılmaktadır.

Titanic’te yalnız seyahat eden yolcular için de kurtulma olasılığının daha fazla olduğu varsayılır. Grupça hareketin gerektirdiği engellerden bağımsız olduklarından, bu kişilerin kurtulma şansı, aileleri ile seyahat edenlere oranla daha fazladır. Benzer bir avantaj, gemidekilerin milliyetleri temelli bir varsayım üzerine şekillenebilir. Buna göre Britanyalı mürettebata sahip bir İngiliz gemisi olan Titanic’in, olası bir tehlike anında gemideki İngiliz vatandaşlarına öncelik tanıyacağı düşünülebilir.

Daha açık bir ayrım, filika ve kurtarma botlarının yerini bilen mürettebat ile uzunca bir süre kazanın varlığından habersiz olan yolcular arasında yapılabilir. Burada mürettebatın sağ kurtulma şansının daha yüksek olduğu açıktır. Ancak tüm varsayımları ve rakamları anlamsız kılacak emir geminin ikinci kaptanı Charles Herbert Lightoller’dan gelir: Önce kadınlar ve çocuklar !

Emrin sorgulanması adetten değildir ama, neden önce kadınlar ve çocuklar ?

Hiçbir uluslararası denizcilik hukukunda böyle bir yazılı kural bulunmasa da, kadın ve çocukların öncelikli oluşu bir sosyal normdur. Kadın ve çocuk hukukun birincil özneleridir.

İnsan davranışları kimi zaman adalet, dayanışma gibi sosyal normlardan fazlaca etkilenir. İlk bakışta rasyonel bir davranış gibi görünmeyen organ veya kan bağışı, bu durumun en bilinen örneklerindendir. Kişinin daha aşkın bir gerçekliği yaşatabilmek adına ölümü pahasına yaptığı bu fedakarlığın birçok örneğine rastlamak mümkündür. Ebeveynlerin çocuklarına doku bağışlamaları veya bir savaş ya da doğal afet durumunda yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin yapılan kan bağışı kampanyaları akla ilk gelen örneklerden olabilir.

Ancak bazı sosyal normlar toplumsal cinsiyet rolleriyle o denli iç içe geçmiştir ki, toplum o normu gerçekleştirme görevini belirli bir cinsiyete atfetmiştir. Örneğin birçok ataerkil kültürde erkek, bir tehlike durumunda yardım etme sorumluluğunu üstlenecek taraf olarak konumlandırılmıştır.

Buna göre erkek, cesaretle hareket edip kahramanlık göstererek tehlikeyi ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Erkeğin olağanüstü durumlarda veya felaketlerde göstermesi beklenen bu mutlak özgeci yaklaşım, cinsiyete göre farklılaşan yardım davranışının en arketip örneklerindendir. Kadını ve çocuğu kurtaran erkek toplumsal akışa yaptığı katkı oranında değerlenir, geleceği şekillendirir ve erkekliğini kanıtlar. Peki bu durumda erkeklik nedir?

Erkeklik genelleştirilebilen bir kategori değildir, evrensellik kabul etmez. Farklı toplumlarda farklı erkeklik tanımlamalarına rastlamak mümkündür. Ancak, erkek olmanın ya da olamamanın dayandığı ölçütlerin ortak bir paydasından söz edilebilir. Buna göre erkek, Aristoteles’in tohum-toprak metaforuyla somutlaştırdığı, kadın rahmine (toprağa) tohumu bırakan ve kendisine bağımlı olanları tehlikelerden koruyan kişidir. Erkeklik ise, bu iki ön koşulun başarıyla yerine getirildiği oranda pekişen bir kimliktir.

Ataerkil toplumda erkeklik, kişinin doğumuyla başlayıp kaybetmemek için yaşamı boyunca uğraş vereceği bir kendini gerçekleştirme mücadelesidir. Bu yönüyle bir kimliktir ve her an sınanır. Sınanan ise daima tehdit altındadır, ve kolaylıkla kaybedilebilir. Bu yüzden bir dizi ritüel ve zorluk aşılarak kazanılan bir onaylanma sürecidir erkeklik, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nun deyişiyle; “diğer erkekler için ve onların önünde, dişilliğe karşı ve dişil olma korkusuyla kurulan” bir kategoridir. Bu süreç sürekli pekiştirmelerin varlığına derinden muhtaçtır. Aksi halde erkeklik kimliği zarar görür ve kişi sonunda ataerkil sistemden dışlanacağı bir sürecin içine girer.

Bourdieu’nun da dikkat çektiği gibi, erkekliğin temel göstergelerinden biri kadınsı davranmamaktır. Bu ise karşı cinsin ve ona ait özelliklerin dışlanmasıyla gerçekleşir. Amerikalı sosyolog Nancy Chodorow’a göre, aynı zamanda eril tahakkümün de kaynağı olan, cinsiyetler arasındaki bu davranışsal farklar çocukluktan itibaren oluşur. Bu açıdan Titanik kazasında kurtarma botlarına ulaşımda kadınlara öncelik verilmesiyle somutlaşan erkek egemenliği ve kadınlardan üstün olma psikolojisi (çünkü yalnızca güçlü olan öncelik hakkı tanıma imkanına sahiptir), kökenini kadının çocuk bakımı sorumluluğunda bulur.

Chodorow’a göre, anne tarafından yetiştirilen oğlan çocuk babanın daha az görülmesi, ya da yokluğu sebebiyle erkekliği daha az ulaşılabilir görür. Bu durum gelişim sürecinde erkeğin toplumsal baskınlığının farkedilmesiyle birleşince, baba, ve dolayısıyla erkeklik, daha üstün görülerek yüceltilir ve arzulanır.

Buna karşın varlığı sürekli olarak hissedilen anneyi otorite eksikliği ve gerileme ile ilişkilendiren erkek çocuk, kimliğini anneyle tanımlamanın erkeksi olmayanı temsil edeceğini düşünerek annesine bağımlılığı reddeder. Sonuç olarak Chodorow’a göre, “Ayrı bir insan olabilmek için oğlan çocuğunun önemli bir iş yapması gerekir.” Bu süreç ise geri dönüşü olmayan bir erkek tahakkümü meydana getirir.

Eril iktidarın kurulması tek başına yeterli değildir. Ataerkil toplumca biçimlendirilen erkek daha çok erk ister. Bu sebeple erkek, eril kültürün hem üreticisi hem de ürünü durumundadır. Daha açık bir ifadeyle, “erkek, ataerkil ideolojinin hem sahibi hem de kölesidir.” (Nigel Edley ve Margaret Wetherell). Bunun içindir ki, erkeklik batmak üzere olan bir gemide olsa dahi ispatlanmalı ve pekiştirilmelidir, çünkü “koruma” görevi erkeğe aittir. Sonuçta her şeyin bi bedeli var (cost of being on the top), değil mi ?

Başka bir varsayıma göre ise, görece uzun bir sürede (2 saat 40 dakika) batan gemi, yolculara ve mürettebata sosyal davranış kalıplarını sergilemeye devam etmeye yetecek kadar uzun bir süre tanır. Yani kadın ve çocukları düşünecek zaman vardır, henüz insan insanın kurdu olmamıştır.

Toplumsal normları sergilemeye, bir anlamda sahneyi boş bırakmamaya imkan tanıyan süre avantajı, her zaman geçerli olmayabilir. Bu sebeple Titanik, genellikle kendisinden üç yıl sonra 1915’te benzer akıbete uğrayıp batan RMS Lusitania gemisiyle karşılaştırılır. Bir Alman U-boat füze saldırısıyla batan gemide 1.313 kişi ölür. Titanik’in aksine, 18 dakika içerisinde sulara gömülen geminin yolcuları arasındaki panik ve izdiham, kadın, çocuk veya yaşlıları öncelikli olarak kurtarmayı akla getirmeyecek kadar yoğun ve şiddetlidir.

Bu kazada, 18 dakikalık bir erkeklik ispatı, çok da gerekli görülmeyerek rafa kaldırılmıştır. Yaşamı kaybetme tehlikesi, egemenliği kaybetme tehlikesine ağır basmış ve rasyonel bir fayda analizi ile, filikalara ulaşmak için erkekler, kadınlar, yaşlılar -ve belki çocuklar- birbirlerini ezmiştir. Sonuç olarak Titanik’te karşımıza çıkan tablo, burada yerini rekabetçi bir hayatta kalma savaşına bırakmıştır.

İşte bu nokta, günümüz toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarına dair üç önemli hususu da daha görünür kılıyor. Birincisi, “gender” başlığı ile anılan ve cinsiyet kimliklerinin çokça sorgulandığı bu çalışmalar benzer bir sonuca varıyor. Buna göre, kadınsılık ve erkeksilik biyolojik olmaktan çok kültürel birer inşayı temsil ediyor. İkinci ve daha önemli husus ise, önemli nokta ise, toplumsal cinsiyet kimlikleri, biyolojik kodlarımızın ötesine kolaylıkla geçebiliyor. Hiçbir dürtünün yaşamda kalmak için çırpınmanın ötesine geçemeyeceğine şüphe yok, ancak Titanic örneğinde bu dürtü kültürel kodlar ile aşılmıştır. Gelecek nesiller için kendini feda etmeyi “kahramanca” bir davranış olarak gösteren toplumsal normlar, biyolojik dürtülerin önüne geçmiştir.

Üçüncü nokta ise kendini bir soru ile açığa çıkarıyor, kültürel kodlar ile kendi ölümünü ve bir kadının yaşamasını tercih etmiş kişi için “biyolojik bir seçim yapmamıştır” deme keyfiyetini nerede bulabiliriz? Diğer bir ifadeyle, ölümü tercih etmekten daha biyolojik bir karar olabilir mi?

Sorular bizi, kültürel ve biyolojik kodların bu denli birbirinden ayrılarak incelenmesinin kişiyi gerçeği dışlayıcı ve popülist bir tutuma götürdüğü sonucuna ulaştırıyor. Kültür, bir kültürel inşa sürecinde en temel aktörlerinden olan genlerimizi fazlasıyla etkiliyor.

Ve görülüyor ki, erkeğin “erkekçe” bir tavır alarak ölümü tercih etmesi hem biyolojik, hem de kültürel bir sondur. Fakat burada asıl fayda sahibi olan, toplumdur. Bu örnekte toplum, erkeğe onurlu bir isim bırakarak gelecek nesillerce hatırlanması olanağını sunarken, bu nesillerin devamı uğruna kadının ve çocuğun kurtarılmasını öğütleyerek aslında bir kazan – kazan alışverişi yapıyor. Sonuç olarak, -feminist perspektif örneğinde de görüldüğü gibi- gerçeğin liflerini ayırırken ortaya çıkandan hoşnut olmayabiliriz, ancak uzun vadede kazanan, toplumun faydasına olan kültürel kodlardır.

barış timur

Bir cevap yazın