Murat Gülsoy – Gölgeler ve Hayaller Şehrinde Kitap Eleştirisi

Murat Gülsoy - Gölgeler ve Hayaller Şehrinde Kitap Eleştirisi

Doğu-Batı Sentezi Sürecinde Yaşanan Yan Etkiler

Murat Gülsoy’un Gölgeler ve Hayaller Şehrinde adlı romanı, babası Türk annesi Fransız olan Franck (Fuat) Chausson adlı bir gazetecinin İstanbul’a seyahati ve orada bulunuşu sırasında Alex adlı bir arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşuyor. Mektupların günümüzden yüz sene kadar önce Fransızca yazılmış olması ve bulundukları defterin gün yüzüne çıkarılması sonrası çevrilerek bizlere ulaşması ise romanı bilindik mektup-romanlardan ayırıyor. Bu anlamda bir sözde çeviri örneği sayılabilecek kitap, başkarakterin Doğu ve Batı arasında arada kalmışlığı, melezlik gibi durumlar üzerine düşünürken politik, toplumsal sorunların da keskinlikten uzak ve neredeyse hoş bir yansıması gibi aynı zamanda. Osmanlı’da Meşrutiyet’in ilanından sonra bir Fransız gazetesi Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu öğrenmek için Fuat’ı görevlendirir ve karakter de İstanbul’a doğru yola çıkar. Kitap boyunca mektuplardan anladığımız kadarıyla, Fuat küçük yaşta bir Ermeni isyanı sonrasında Fransa’ya gitmek zorunda kalmış ve eğitimini burada almış. Bu anlamda kendisini bir batılı gibi hisseden bir karakter, ancak Fransa’da Türk olduğunu sakladığını da öğreniyoruz. Bu gerçeğin ortaya çıktığı ender durumlarda ise kendisine gülündüğünü veya bir nevi alay konusu olduğunu düşünüyor. Gezisi sırasında öğrendiklerimize bakılırsa Fuat gerçekten de o dönemde bir batılıdan beklenecek entelektüelliğe, bilimsel yaklaşıma ve bakış açısına sahip, ancak kaçamadığı geçmişi ve kökleri de aslında hala yerinde duruyor. Bu anlamda bir arada kalmışlık ve tam olamamışlık söz konusu. Babasını ve annesini kaybetmiş olması da bu eksikliği arttıran etkenler kuşkusuz. Mektuplar ilerledikçe ve karakter geçmişine yaklaştıkça babasıyla ilgili bazı gerçekleri de öğreniyor. Babasının zamanında intihar eden, intiharı sırasında da yaşadıklarını kanıyla kağıda geçiren Beşir Fuad olduğunu anlıyoruz. Beşir Fuad deli miydi, deliliği mi onu intihara sürükledi tam olarak bilinemez belki de, çünkü Osmanlı’daki ilk materyalist ve pozitivist olarak nitelendirilen Beşir Fuat’ın bu özellikleri işin delilik boyutunu gölgeliyor gibi. Kişisel hayatında sorunları olduğu ve bunun onu intihara sürüklemiş olabileceği yazılıyor, eğer böyle olduysa pozitivist kişiliğiyle kendi ölümünü bilimsel bir deneye dönüştürmesi, bedenini kadavra olarak tıp bilimine bağışlaması da makul görünüyor. Ancak metinde ilginç olan şeyin Fuat’ın babasını keşfinden sonra onun kaderini tekrarlar gibi kendisinin de delilikle akıllılık arasında gidip gelmesi olduğu söylenebilir. Bu anlamda yakın dönemde çıkan Nuri Bilge Ceylan filmi Ahlat Ağacı ile karşılaştırılması da pekala mümkün. Hatta iki eserde de bir kuyu meselesi var. Nuri Bilge’nin filminde kuyu simgesi daha büyük yer kaplasa da, iki eserde de asıl meseleye dair yerinde ipuçları sunuyor aslında bu simge. Bu anlamda hem Ahlat Ağacı hem de Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, coğrafyanın kadere olan etkisi ve babanın, ailenin, geçmişin, yani içinde bulunulan toplumun birey üzerindeki gücü üzerine düşünen, bu konulara dair cevaplar sunmaktansa sorular sordurtmayı amaçlayan eserler.

İlk olarak, sözde çeviri meselesine eğilmek gerekli duruyor. Ahlat Ağacı’nda bu meselenin izleri hiç bulunmamasına rağmen filmde yer alan olayların sözde çeviri konusunun romana kattıklarıyla paralel değerlere sahip olduğu savunulabilir. Romanın bir sözde çeviri örneği olması, mektupların gerçekçiliğini ve sözde değerini olumlu yönde etkilediği gibi karakterin yaşadıklarının ve sözlerinin etkisini de arttırıyor. Bunun filmdeki paraleli ise Ceylan sinemasından aşina olduğumuz gerçekçilik ve bu gerçekçiliğin okur, yani seyirci üzerindeki etkileyiciliği. Bu anlamda mektupları çeviren kişi roman için ne ise Ceylan da film için neredeyse o denebilir; kendi zinhinde bulduğu imgeleri kamera aracılığıyla görüntüye çeviren, bu (s)imgelerden anlamlı bir bütün yaratan bir gizli çevirmen.

İkinci olarak, Doğu ve Batı arasındaki arada kalmışlık hissine değinmek yerinde olur. Romanda bu arada kalmışlık Fuat’ın ağzından açık ve net cümlelerle belirginleşirken filmde bir Anadolu taşrasında hapis olma hissi yine başkarakter Sinan aracılığıyla sağlanıyor. Sinan eğitimi, entelektüel, okuyan ve yazan kişiliğiyle taşrada uyumsuzluğun bir örneği gibiyken Fuat hem Batı’da hem de Doğu’da bir uyumsuz belki de. Bu anlamda bu küçük farkla ayrılıyor iki eser birbirinden. Şöyle yazıyor Fuat: “Damarlarımda dolaşan Türk kanının beni kadim zamanların barbarlarına bağladığını hisseder, bu hislerden hem korku hem de -evet itiraf ediyorum- biraz gurur duyardım. Okulda çelimsiz kollarıma bakıp da alay eden büyük çocuklara karşı içimde patlayan ani öfke çağlayanlarının kaynağında hep babam olduğunu düşünürdüm.” Görüldüğü gibi Fuat’ın melezliği onu arada bırakıyor, ancak aynı zamanda doğululuğuna karşı hem bir korku hem de bir çekim duyduğu anlaşılıyor. Bu çekimi de babasına bağlıyor üstelik, onu tanımamasına rağmen. İlerleyen bölümlerde karakterin çıldırmakla aklı başındalık arasında gidip gelmesinin nedeninin, babaya, geçmişe, topluma esir olma veya-belki de zorunlu olarak-onun kaderini tekrar etme meselesi olduğu söylenebilir. Bu tema filmde de mevcuttu ve Sinan karakteri aynı esirlik içinde kendisini kaderine bırakıyordu. Kuyuyu kazma işini babasından devralan Sinan, belki de hiç bulunamayacak bir su uğruna hayatını feda ediyordu sembolik intihar sahnesinde. Fuat ise şöyle diyor Alex’e mektubunda: “Hep dediğin gibi Alex, bu bilimin, teknolojinin asrı olacak ve maalesef ben geçmişte kalacağım, felsefede, tarihte, şiirde…” Doğu’nun Batı karşısındaki ‘bir şeyleri kaçırmış olma’ ve ‘geride kalma, arkadan gelme’ durumu okunabiliyor bu satırlardan. Fuat Osmanlı’yı, Avrupa’nın hasta adamını temsil ediyor bile denebilir belki. Meşrutiyet gibi çeşitli batılılaşma hareketlerine rağmen hasta adam ölmek üzere ve bu Türk kökenli entelektüel bir gazetecinin ağzından, onun üzerinden okunabiliyor. Sinan da filmde aynı entelektüeliteye rağmen coğrafyanın sınırlarından kurtulamıyordu. Bu sınırlardan kurtulamama durumu fiziksel olmasından çok zihinsel belki de. Fuat tüm eğitimine rağmen deliliğin sınırlarında dolaşıyor, Sinan ise yazar kişiliğine rağmen eril ağzı ve itici davranışlarıyla taşralı geçmişini yansıtıyor.

Öte yandan iki eserin de okurlara ve seyircilere hiçbir umut vaat etmediğini söylemek fazla kötümser olmak olabilir. İki eser de arada kalmışlık yerine hem batılı hem de doğulu olabilmeye dair Tanpınarvari ipuçlarıyla dolu çünkü. Kimlik bunalımı yaşadığı bir noktada “biz” derken Fransa’yı mı yoksa İstanbul’u mu kastettiğini bilemeyen Fuat’ın mektubunu ‘Franck Fuat’ olarak sonlandırması bir yanda dursun, roman boyunca insan doğasına ve hayata dair hem Doğu’dan hem de Batı’dan beslenen müthiş kavrayışlar bulunuyor Fuat’ın mektuplarında. Şöyle yazıyor Fuat: “Çünkü gerçeğiyle karşılaştığımızda hafızamızda yer eden hatıralar maalesef hep sukutuhayale sürükler bizi. O hatıralardaki güzellikler ya solmuş olur ya da… hakikatin hafızamızdakinden çok daha küçük, biçimsiz veya çirkin olduğunu keşfederiz.” Bu satırları batılı bir entelektüelin ağzından çıkan doğulu bir kavrayış olarak ele almak belki de romantik bir bakışla o daha küçük, biçimsiz veya çirkin gerçeği, yani dünyaya dair hiçbir umut olmadığı gerçeğini örtmek anlamına gelebilir, ancak bu ve benzeri satırların romandaki fazlalığı, bahsi geçen sentezin mümkün olduğuna, yaşanan tüm talihsizliklerin de bu senteze doğru-yani hasta adamın iyileşmesine doğru-ilerlerken gerçekleşen mecburi bazı yan etkiler olduğuna işaret ediyor olabilir. “Türkiye’ye dönmenin babasızlığımla yüzleşmek manası taşıdığını biliyorum artık.” diyor Fuat. Sinan da babasının yanına dönerek bu gerçekle yüzleşiyor bir anlamda. Köklere duyulan bir özlem söz konusu belki de. Yine şöyle diyor Fuat Alex’e: “Onca tahsilime rağmen yine de sizlerden biri olmadığımı fark ediyordum, bir defa daha, yine, yine, yine… Çünkü hem Fatih Mehmet’in kanlı elini sütuna sürerken içinin nasıl coşkuyla dolduğunu hissettim hem de kılıçtan geçirilen Hıristiyan cemaatinin korkusunu ve dehşetini… Hem o hem de diğeriydim sanki. Hem katil hem de kurban. Niçin bilmiyorum, bu durum olabilecek en iyi şeymiş gibi coşkuyla doldu yüreğim.” Bu satırların Ahlat Ağacı’ndaki sembolik intihar sahnesiyle bağlantısı şaşırtıcı belki de. Yıllardır Orhan Pamuk ve Tanpınar gibi isimleri okuyup çalışan Gülsoy’dan etkilenmiş olabilir mi Nuri Bilge Ceylan? Neden olmasın? Bu yarı aydın yarı doğulu, yarı deli yarı akıllı karakterler ileride yaşanacak bir sentezin, bir yeniden doğuşun ilk belirtileri olamazlar mı? İki eserin de yaptığı gibi bu soruları gündeme getirmek, görünür kılmak belki de önemli olan. “Bu şehirde bir şey var Alex, herkesi esir ediyor.” diyor Fuat. “Gönüllü esaret.” diye de ekliyor. Bu sıkışmışlığın, esaretin portresini çizerken Doğu’ya özgü kimi güzellikleri de göz önüne seriyor Gülsoy. Bu güzellikleri tek bir bedende toplayıp Batı’ya dönük bir eğitimin ve sürecin de katkısıyla yeni bir toplum yaratmak mı olmalı asıl hedef? “Bazen kuyunun başında oturup her şeyin nasıl bu hale geldiğini düşünüyorum. Kuyu ağzına kadar taş toprakla dolu. Ama yine de bir yerlerde bir yol olmalı ki kurbağalar inip çıkıyorlar. Yıkılmış evimizin molozları arasında oturmuş Marcel’e benzeyen onlarca çıplak hayvanı seyrederken aklıma iyi bir fikir geldi. Baştan başlamak! Evi baştan yapabilirdim! Ama önce kuyuyu açmalıydım. Kuyu evin ruhunu saklar.” Bu satırlarda bahsi geçen kuyunun Ahlat Ağacı’ndaki kuyu ile aynı sembolik işleve sahip olduğu pekala düşünülebilir. Doğu’nun hikmetiyle, yani ancak akıldan feragat edilerek, belki de cinnet sınırına dayanan deliliğine ulaşarak elde edilen hikmetiyle Batı’nın aklını birleştirip evi yeniden inşa etmek… İşte geleceğe dair bir harita. “Nargileden soğuk dumanı çektikçe Doğu’nun hikmeti adeta kendiliğinden kanımıza doluyor; dünyaya, hayata ve insanların karmaşasına dervişane bir kayıtsızlık ve sonsuz bir hoşgörüyle bakmaya başlıyorduk.” Buna yakın hisleri, belli bir duyarlılığa sahip her insan-ister batılı olsun ister doğulu-İstanbul’da bir öğle vakti kahvesini yudumlarken deneyimlemiştir. Ve gerçekten de Doğu kültüründe, islami gelenekte, tasavvufta kendine özgü bir hikmet, bir hoşgörü, tüm kainatı kapsayan bir bilinç bulunduğu savunulabilir. Bu anlamda iki eser de, Doğu-Batı sentezi yolunda ilerleyen hasta adamın zorunlu bir bilinç bulanıklığını yansıtıyor belki de.

Tamamlamak gerekirse, Murat Gülsoy’un romanı Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, üzerine düşündüğü ve yorumladığı konularla Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı adlı filmiyle paralel düşünen, sorgulayan ve okuyucuya ipuçları bırakarak sorular soran bir metin; bu eşsiz coğrafyada yıllardır süregelen ölüm kültürünün, esaretin, yarı aydınlığın aşılması sürecinde kilit roller üstlenebilecek bir anahtar belki de. Yazıyı, kitapta bulunan Doğu’ya yönelik bir tespit ile sonlandırmak anlamlı olacaktır bu noktada. Batı’nın ve bodoslama gerçekleşen modernleşmenin yan etkileri insanları daha da delileştirirken Doğu’nun hikmetine daha fazla ihtiyaç vardır belki de. Sadece bu ve benzeri coğrafyalarda yaşayanların ve yüzü hem Batı’ya hem de Doğu’ya dönük olanların anlayabileceği birkaç satır:

“Doğu’nun ışığı ya uyuyan güzelin üzerine düşüyordu ya da barbarların kılıçlarında parlıyordu ve bu sahnede beni derinden çeken, kendine bağlayan bir esrar vardı. Paris’te ya da Batı’nın hiçbir medeni ülkesinde öğrenemeyeceğim hayata dair bir sırrı Doğu bana verecekti ve o sırrı ancak benim gibi damarlarında barbar kanı akanlar anlayabilirdi.”