Murat Belge ile Fransız İhtilali üzerine Söyleşi

Yaşım ilerledikçe gördüm ki, pırıltılı imajların bir de perde arkası var!

Akademik camiada sıkça fikir ve öngörülerine başvurulan, çok yönlü ve dobra bir şahsiyet olarak tanıdığımız Prof. Dr. Murat Belge ile Fransız İhtilali ve tesirlerini konuştuk.

 

   Murat Belge Hocam, söyleşimize tanımlar üzerinden başlayacak olursak eğer 1789’daki hareketlilik için devrim mi yoksa ihtilal mı demek daha doğru olur?

 

Bu iki kelime arasında anlamca bir nüans düşünülmemiş aslında. Biri öbürünün yerini almış gibi gözüküyor; ama sonuçlarına baktığımız zaman ihtilal demek daha doğru olacaktır. Çünkü tüm dünyayı etkileyen bir hadise.

 

   Fransız İhtilali çağları ayıracak kadar bir değeri gerçekten hak ediyor mu?

 

Kesinlikle… Ama öncelikle 17. yüzyılda İngiltere’deki devrimden de söz etmek gerekiyor. Fransız İhtilali ve Sanayi İnkılabı ikisi birlikte dünyanın kaderini değiştiriyorlar. Hemen hemen aynı zaman dilimine denk gelmeleri, gelişmeleri daha da hızlandırıyor. Bu denk düşme aslında tamamen bir rastlantı. Bu duruma  “ikiz kraterler” de deniliyor. Birisi siyasetin, diğeri de üretimin patlaması. Hal böyle olunca da tarih başka şekilde akmaya başlıyor.  Böyle olunca da daha fazlasını hak ediyor.

   Sizce sol entelijansiyamızda yeniden bir kimlik kazanma arzusuyla ihtilale özlemle bakma durumu var mı?

 

Ben bunun bizde çok yaygın bir tavır olduğunu düşünmüyorum aslında. Bu durumu en çok Rusya’da, 1917 Devrimi’nde gördüm. Kendi devrimlerini yapana kadar adeta Fransız İhtilali’yle yatıp kalkmışlar. Bizde de tek tük adamlar vardır; ama genelde bizdeki sol “Fransız İhtilali”ni yeteri kadar bilmediği için böyle bir etki oluşmamış ve yeniden kimlik kazanma çabası da pek olmamıştır.

 

   Bizim topraklarımıza dönersek şayet Osmanlının Batılılaşma hareketlerinde ihtilalin yaşandığı Fransa’yı örnek aldığını görüyoruz. Daha durgun bir İngiltere varken Fransa’yı rol model almak ne kadar doğruydu?

 

İngiltere’yi rol model alsaydık daha doğru olurdu aslında. Ama Osmanlı Batılılaşması en başından beri Fransız modeli üzerinden gider. Tabi bu kısmen Fransa’nın dünya üzerinde tuttuğu yerle alakalı diyebiliriz. Mesela, ilk elçimizi Fransa’ya gönderiyoruz. İhtilalden sonra Napolyon bütün Avrupa’yı fethediyor. Bir yandan edebiyatıyla, aydınıyla güçlü bir Fransız kültürel kanalı varken, öte yandan diplomasi dili bütün dünyada Fransızca oluyor. Yani Fransa, büyük bir ağırlık teşkil ediyor o zamanlar. Ayrıca İngiltere’yi zaten örnek alamazdık. Çünkü “devlet felsefemiz” farklı. Fransa ile aramızdaki en büyük benzerlik: Fransızlar da devletçi, biz de devletçiyiz. Kendi beceremediğimiz devletçiliği de Fransızlara bakarak öğrendik.

 

   Peki, Murat Belge sizce Fransa’yı iyi ki örnek almışız diyenler var mı hâlâ?

 

Devletçilik sürdüğüne göre memnun olan ciddi bir kesim var elbette…

 

   İhtilalin fikrî yönünü oluşturan aydınların farklı tabakalardan gelen kişilerden oluştuğunu görüyoruz. Yani, tabakalar farklı ama fikirler ortak. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

 

Şimdi, o dönemin şartlarına bakmamız lazım. Nedir peki dönemin şartları? Yoksulluk, yolsuzluk, huzursuzluk, baskı, şiddet, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması… Yani tam bir felaket, tam bir kaos. Aydın denilen şey de işte tam bu noktada sahneye çıkar. Hangi düşünceden ya da tabakadan olursa olsun hiç fark etmez. Çünkü ortada çok temel bir mesele var: Özgürlük. Ve aydınlar da bu ideal etrafında olması gerekeni yapıp ihtilale önderlik yaptılar. Dikkatinizi çekerim, bakın yine aynı fikirde değiller. Hatta Montesquieu, Rousseau’yu da pek sevmez aslında. Ama çıkarlar bir. Özetle diyebiliriz ki “devrim” bu adamları aynı potaya sokmuştur.

 

   İhtilal olduktan sonra her şey güllük gülistanlık oldu mu pekâlâ?

 

Kesinlikle olmadı. Zaten 1789’da devrim oldu, 1792’de de teröre döndü. Jakobenler sahneye çıktı derken 1795’de Direktuvar kuruldu, 1799’da bu sefer Napolyon yıktı. Birkaç sene sonra da imparatorluk kuruldu. Ee, nerede kaldı ihtilal şimdi? Krallığı yıkıp imparatorluk kurdular. O imparatorluktan sonra Napolyon gidince kral geri geldi. Restorasyon oldu, ikinci krala gelmişken 1830 ihtilali oldu. Kral kaçtı ardından Meşruti kral Louis Philippe geldi ve 1848’de o da kaçtı. Cumhurbaşkanı Louis Bonaparte geldikten iki sene sonra ise kendini imparator ilan etti. Yani tablo ortada. Bunun pek de doğru okunacak bir tarafı yok gibi.

 

   Sevgili Murat Belge, son olarak İhtilalin sizde bıraktığı tatlar, çağrışımlar nelerdir?

 

Doğrusu benim de daha genç olduğum yıllarda beğenerek, severek baktığım bir olaydı. Ama yaşım ilerledikçe gördüm ki pırıltılı imajların az önce bahsettiğim bir de perde arkası var. Ayrıca okudukça, öğrendikçe bunun öyle pek de müthiş, şanlı bir olay olmadığını gördüm. Yine de önem verdiğim bir olaydır. Nihai bir değerlendirme yapacak olursak,  bence pozitif tarafı ağır basan bir hadisedir. Ama pozitif yanı ağır basıyor diye de negatif yanlarını unutamayız ya da görmezlikten gelemeyiz. Kısa zamanda teröre dönüşmüş olması, imparatorluğun tekrardan kurulması gibi durumlar da ihmal edilmemesi gereken negatif ve önemli noktalardır.

muhammed aydemir

Bir cevap yazın