Konfüçyen ve Taoist Siyaset Felsefesinde Hükümdar ve Tebaa

barış timur

İnsanoğlunun elli bin yılı aşkın yeryüzü serüveninin köşe taşlarından biridir M.Ö 500’ler. Felsefe ve siyaset tarihi için önemi apayrıdır. Toplumların, bugün içinde yaşadıkları zamana ruhunu kazandıran düşünürler bu dönemde, birbirine çok yakın tarihlerde yaşamıştır. Yunanistan’da Sokrat ve Platon, Hindistan’da Buda, Çin’de Konfüçyüs ve Lao Tse birbirlerinin çağdaşıdır. Ancak bu ortaklık, zaman kavramı ile kısıtlıdır, felsefeye ulaşmaz. Klasik Çin felsefesi siyaset ve toplumla ilgilenirken; komşu Hint felsefesi bilgi kuramı ve bireye yönelir.

Yunan felsefesi ise, “sophia”nın peşindedir; şehir devletleri arasındaki savaşlar ve dış mücadeleler, Antik Yunan felsefesine nadiren yansır. Bu haliyle felsefe, Yunan’da bir kaçış, Çin’de ise bir arama çabası olarak çıkar karşımıza. Bu sebeple, felsefenin toplumlarda işgal ettiği yer, farklılıklar gösterebilir. Arama çabasının bir sonucu olarak felsefe, Çin Medeniyeti’nde, diğer medeniyetlerde dinin işgal ettiğine benzer bir yer tutar. Bunun içindir ki, Batılılar, Konfüçyüsçülük’ü bir din olarak görür. Oysa Konfüçyen düşünüş için felsefe, Taoist yaklaşımdan farklı olarak, objektif bir düşünce alanı olmayıp pratik bir öneme sahip olmasıyla değerlidir.

Konfüçyanist Çin felsefesi, karşılıklı hak ve görevleri tespit etmesiyle, devlet-hukuk ilişkisini kutsal ilkelerle destekleyen bir anlayış geliştirir. Bu anlayış, ülke düzenini sağlamaya yönelik ahlaki bir öğreti olarak kök salar. Bu sebeple, Çin’de, ahlak ve devlet felsefesi birbirini tamamlayıcı roller üstlenir. Öncelikle toplumun, buradan hareketle devletin ihtiyaçlarına verdiği bu pragmatik cevap ile Konfüçyanizm, döneminin diğer felsefi ve dini öğretilerinden sıyrılarak, Çin devlet geleneğinin köklerini oluşturur. Bu sebeptendir ki, eylemsizliğe ve edilgenliğe vurgu yapan Taoizm’in etki sahası kültürel alanla sınırlı kalırken, Konfüçyen itaat öğretisi -bir kurum olarak devlet için- politik olarak daha kullanışlı görülmüş ve ihtiyaçlar doğrultusunda evcilleştirilmiştir. Konfüçyen felsefenin öğütlediği aile içi hiyerarşik düzen, Çin devlet geleneğinin hükümdar ve tebaa arasındaki itaate dayalı ilişkilerine aktarılır. Sosyolojik bakış ile oldukça pragmatist bir bağ üzerine inşa edilen bu ilişkiler, temelini Konfüçyen öğretide bulur.

Konfüçyüs (M.Ö 551-479) Çin devletinin feodal karakter taşıdığı bir dönemde yaşar. Hükümdarın yönetimi altında kendi topraklarını bağımsız olarak idare eden derebeyler ve soyluların, geniş halk kitlelerinden belirgin şekilde ayrıldığı sosyopolitik bir düzendir bu. Toprak ve aristokrasinin şekillendirdiği toplum, hükümdar ile uyruğu; baba ile oğul; koca ile karısı; gençler ile yaşlılar ve dostlar arasındaki ilişkiler olmak üzere, beş sosyal ilişki üzerine kurulmuş bir ahlak anlayışı geliştirir. Bu bağları oluşturan vazifeler (hsiao) tek taraflıdır. Çocuklar, anne babalarına; kadın, kocasına ve gençler, yaşlılara itaatle yükümlüdür. İki arkadaş arasındaki bağ bundan farklı değildir. Arkadaşların küçüğü, büyüğüne; küçük kardeşin, büyük kardeşe karşı aldığı vaziyeti alır.

Hükümdarın uyruğu ile ilişkileri de yine tek taraflı olup, itaat temellidir ve hükümdar lehine olmak üzere baba ile oğul arasındaki ilişkiye benzer. Tebaa, hükümdara itaatle yükümlüdür. Ancak, kayıtsız bir boyun eğiş değildir bu. Yöneticinin ahlaki niteliklerini kaybettiği durumlarda, tebaa, devrim yapma konusunda ahlaki bir hakka sahip olur. Örneğin, Çinli düşünür Meng-tseu (Mencius)’a göre, böyle durumlarda yöneticinin öldürülmesi bile artık bir hükümdar öldürme suçu değildir. Tarafların erdemli oluşu üzerine kurulan bu münasebetler, mikro düzeydeki karşılığını, aile içindeki itaat ilişkilerinde bulur. Böylece, Konfüçyanist felsefede toplumun hücresi olan aile ile devlet arasında bir bağ kurulmuş olur ve aile, devletin çekirdeği kabul edilir. Devlet, aile denen bu çekirdeğin büyümesinden ve genişlemesinden başka bir şey değildir.

Konfüçyen felsefenin baskın olduğu toplumlarda hak kavramı, devlet tarafından oluşturulmuş olup bireyin devlete karşı hakları oldukça sınırlıdır. Ahenk ve işbirliği, uyuşmazlık ve rekabete tercih edilir. Fikirlerin çatışması, tehlikeli ve gayrimeşru görülür. Bağımsız sosyal kurumların yaşam alanı ise oldukça kısıtlıdır. Devlet biriciktir ve yığınları birleştirecek alternatif bir güç düşünülemez. Bu sebeplerle, Konfüçyanizm’de çoğulculuğun varlığı ve sınırları uzun süreli bir tartışma konusu olarak çıkar karşımıza. Evrenin hiyerarşik ve bütüncül yapısı, yeryüzündeki karşılığını devlette bulur.

Konfüçyüs’ün devlete yüklediği, daha doğrusu bir kurum olarak devletin Konfüçyüsçü felsefeden özenle ayrıştırıp evcilleştirdiği bu ahlaki misyon, siyaset felsefesinde bir “bilge kral” arayışını doğurur. Buna göre, hükümdarın ve diğer yöneticilerin ahlaklı ve erdemli kimseler olmaları gerekir. Faziletli yöneticilere sahip böyle toplumlarda, kanunlar sembolik bir anlam taşır. Eğer hükümdar toplumsal düzeni kanunlarla sağlamaya çalışırsa halk, cezadan kurtulmanın yollarını arayacak ve utanç duymayacaktır. Ne kadar çok kanun ve kararname çıkarılırsa, o kadar çok hırsız ve haydut türer. Ancak, erdemin ve eğitimin sembolü bir yönetim olursa, kişiler utanç duyacak ve daha iyi olmaya çalışacaklardır. Böylece, devleti yönetme yeteneği, zenginlik veya toplumsal mevkiye değil, karakter ve bilgiye dayandırılır.

Konfüçyanizm’e göre bilgi, kişinin en büyük erdemidir. Bilinmesi gerekenlerin başında ise “ödev” gelir. Olgunlaşma, ödev bilinci ile başlar. Kişinin mutluluğu, ödevini kendisine kılavuz edinebildiği oranda artar. Bu ödev bilinci, kişiyi Chün Tzu‘ya (ideal) taşır. Konfüçyüs’e göre, bilge kral, Tao Te’ye (erdem) ve Jen’e (insan sevgisi) sahip olmalıdır. Hsiao’yu (örnek olmak) amaç edinmeli ve Li (törelere uymak), Chung Yung (ölçülü olmak) ve Cheng Ming’i (adına ve bulunulan mevkiye yakışır davranmak) temel ilke benimsemelidir. Böyle kişiler, Chih (bilgili), Li Chih (akılcı), Chung (sadık), Shu (bağışlayıcı) ve Yung (cesaret sahibi) sıfatlarına ulaşıp, T’ien (Yaratıcı ve Yönetici Gök) tarafından aydınlanmıştır ve toplumun mutluluğu için çalışmaya hazırdır. Yönetilene düşen biricik ödev ise, tüm bu sıfatları şahsında toplamış hükümdara itaat etmektir.

Çin’de ahlak ve devlet felsefesinin bir diğer oluşum unsuru, Konfüçyüs’ün inanç dünyasının temel taşını da oluşturan Tao (yol)’dur. Çevre ile uyumlu yaşamak anlamına gelen Taoizm, etkisini daha çok kültürel alanda gösterir. Politikaya sınırlı katılımının yanında Taocu anlayış, bilge kral yönetiminde bir ideal devlet hususunda, Konfüçyüsçülerle uzlaşır ve devletin biricik ihtiyacı olan itaate yaptığı vurgu oranında yaşama hakkı kazanır. Ancak burada, Konfüçyüsçü müdahalecilik yerine Taocu doğallık, kendiliğindenlik ve uyum göze çarpar.

Konfüçyüs’ün görev, disiplin ve itaat gibi eril faziletlere yaptığı vurgu, Taoizm’de yerini açıklık, pasiflik ve eylemsizlik gibi dişil değerlere bırakır. Bu ayrım, geleneksel Çin doğa algısı Yin ve Yang ilkelerine dayanır. Tüm varlıkları ve fenomenleri oluşturan chi (enerji)’yi meydana getiren bu iki karşıt ama bütünleyici güç, Taocu doğa felsefesinin de özünü oluşturur. En yüksek dişil güç olan Yin, karanlık ve soğuklukla tanımlanıp Ay ile ilişkilendirilirken, bu gücün eril karşılığı olan Yang, aydınlık, sıcaklık ve güneşi simgeler, eylemliliği çağrıştırır. Bu iki kutup arasında, sürekli akan bir enerji bulunur. Taoist felsefenin politika ve otorite üzerine ilkeleri ise, bu enerjinin kendiliğindenliği ile yakından ilişkilidir.

Lao Tse’nin kurucusu olduğu Taocu öğretide evren, devamlı bir akış halinde olduğundan hiçbir şey sabit değildir. Bu doğallık ve kendiliğindenlik, siyaset felsefesindeki karşılığını wu-wei (eylemsizlik) kavramında bulur. Buna göre, Taoizm’in siyaset teorisinin özü, hükümetten uzak kalmanın meşrulaştırılmasıdır. Ancak Taocu eylemsizlik, zaman zaman tembellik yerine de kullanılan “atalet” kavramından tamamıyla farklıdır.

Wu-wei, şeylerin mizacına karşıtlığı eleştirirken, doğala ve kendiliğindene savaş açan müdahaleci otoriteyi dışlar. Hiçbir icraatta bulunmamaktan başka hiçbir icraat bulunmamalıdır, çünkü hiçbir icraatta bulunmamak aslında büyük bir şey yapmaktır. Bu şekilde, şeyin kendiliğindenliğine ve doğal seyrine müdahale etmeyerek zaten uyum içinde olan bu akışa katkıda bulunulur. Zihin, basitlikte özgürce dolaşıp durmalı, hayat enerjisi, şeylerin doğal seyrini takip etmelidir. Böylece, bütün alem kendiliğinden yönetilecektir. Doğa durumunda barış ve uyum içinde yaşayan insan için otoritenin varlığı, tam da bu noktada sorgulanır. Lao Tse’nin ilk anarşistlerden olduğuna dair tartışmaların kaynağı da yine burasıdır.

Lao Tse’ye göre lider, dikkat çekmek için hiçbir şey yapmaz ama halk onun etrafında kendiliğinden toplanır. Çünkü o liderdir ki, keskinliği körelmiş, düğümleri çözülmüş, parıltısı yumuşamıştır. Toz ile aynı hizaya gelmiştir. O, kendisini avamın seviyesine uyarlar. Görünüşte diğer insanlardan farklı değildir. Ancak tuhaf bir aynılıktır bu. Liderin manevi yüceliği o denli yüksektir ki, P’êng Kuşu gibi yükseklerde süzülür. Mutlak bağımsızlık ve hürriyet, onun şahsiyetinde birleşir. Madem ki lider manevi alemde en yüksek mevkidedir, zahirde de en yüksek mevkiyi işgal etmeli ve bütün memurların âmiri [efendisi] olmalıdır. Çünkü lider, İslami tasavvuf terimleriyle, insan-ı kamildir.

Bu siyasi kudret, müdahaleci ve emperyal amaçlar gütmez. Kendisini öne çıkarmak için gayret dahi sarf etmez. Becerikliliğini ilan etmek konusunda hiçbir arzuya sahip değildir. Kendisini öne çıkarmadığı içindir ki, göze çarpar. Kendisini kanıtlamadığı içindir ki, parıldar. Övünmediği içindir ki, liyakat sahibidir. İşini tamamlar, ancak eseriyle övünmez. Yaptığı değerli işlerden kendine pay çıkarmaz. Bu özellikleri ile bilge kral, Lao Tse’nin ideal devlet yönetiminin merkezinde yer alır. Hükümdar ve devlet öncül olan, peşinden gidilendir.

Görüldüğü gibi, hem Konfüçyen, hem de Taoist felsefede devlet yönetimi, erdemli oluş ve erdem sahibi yöneticiye itaat ile yakından ilişkilidir. Erdemin yokluğunda, geriye, yıkılmış ve parçalanmış bir kişilikten başka şey kalmaz. Bu erdeme sahip olan hükümdar, topluma rehberlik edip, halkı terbiye eder. Tebaa ise, faziletlerini koruduğu müddetçe, yöneticiye boyun eğecektir. Lider ve halk arasında itaate dayanan bu ilişkilerin kökeni ise, Konfüçyen öğretide gizlidir. Konfüçyanist siyaset felsefesi dönemin ihtiyaç ve gerekliliklerine uygun şekilde devletçe yorumlanmasıyla, hiyerarşik devlet-tebaa ilişkisinin omurgasını oluşturur ve bu haliyle günümüz Çin devletine dair okumalara da kaynaklık eder.

barış timur

Bir cevap yazın