Kent ve Hiyerarşi

Şehir kavramının tarih boyunca tüm halleri zihinde bir düzen ilişkisi tasavvurunu beraberinde getirir. İlk şehir kurulduğundan beri her şehir kendi döneminin modern zamanlarını temsil etmiş, tarih boyunca modernleşme içerisinde bir ilişkiler düzeninin toplamı olmuştur. Eşitlikçi (egalitarian) toplumlar olarak da anılan avcı-toplayıcılık düzenden tarıma ve yerleşik hayata geçilip şehirleşmeye başlanılan süreçler, eşitlikçi toplumlardan farklı bir toplum yapısı oluşturmuştur. Şehirlerde toplumların yapısındaki farklılığın en önemli sebebi düzen, Emile Durkheim’ın kavramlarından hareketle, mekanik toplumdan organik topluma geçiştir.

Toplumsal ilişkilerde düzeni sağlayan ve sürdüren kilit nokta hiyerarşidir. Nitekim Fırat Nehri kıyısında ilk şehirler kurulurken aynı zamanda bu şehirlerin fonksiyonlarının idaresi ve topluluğun yönetimi için ilk krallıklar da kurulmaya başlanmıştır. Siyasi rejim dediğimiz yönetim şekline dair kavram da şehirlerin doğuşuyla şekillenmiştir. Bu noktada şehir ve hiyerarşi kavramlarının ilişkisi birbirine çok bağlıdır. Hiyerarşi sadece insanlar arasında değildir; şehrin yollarından diğer şehirlerle arasındaki ilişkilere kadar şehri oluşturan her faktör kendi içerisinde bir hiyerarşiye tabidir. Mesela şehir-devletler büyüdükçe ülkenin diğer tüm şehirlerinden niteliksek ve niceliksel olarak daha büyük kabul edilen başkentler ortaya çıkmıştır.

İlk şehirlerin kurulmasından bugüne kadar, şehirlerin kurulmasında ve varlıklarının sürdürülmesinde en önemli gerekliliklerden birisi tüketim olmuştur. İnsanlar çoğaldıkça tüketim ihtiyacı yani talep artmış, talebi karşılamak amacıyla üretim de arttıkça büyüme gerçekleşmiştir. Eskiden daha küçük topluluklar halinde yaşayan insanlar, şehirlerde yoğunlaşmaya başlayınca tüketim ihtiyacı için sadece üzerinde yaşanılan topraklar yetmemiş, ticaret ve yine bir hiyerarşiye atıfta bulunan merkez-çevre ilişkisi ortaya çıkmıştır. İlk çağlardan günümüze kadar hâlâ var olan pazar kültürü buna bir örnektir. Çünkü pazarlarda genelde şehir sakinleri yani merkezdeki tüketiciler değil, talebi karşılamaya çalışarak geçimini sağlayan çevredeki üreticiler de bulunurdu. Bugün kapitalist düzen içerisinde kahve çekirdeklerinin Güney Amerika’da toplanıp bardaklarımıza kadar gelmesinde de benzer bir merkez-çevre hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşik düzen içerisinde zamanla mutualist bir yaşam şekli oluşmuştur.

Batı’da kent olgusunun oluşturduğu süreçlere bakmak gerekirse, başlangıcı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden yapmak gerekir. Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle Avrupa adeta bir fetret devrine girmiştir. 10. yüzyıla doğru feodal düzenin kurulmasıyla yerel anlamda güvenlik sağlanmaya başlanmıştır ama siyasi anlamda Roma İmparatorluğu’nun yerini dolduracak bir güç yoktur. Zaten feodal düzen de bu güvensiz ortamın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 11. yüzyıl ortasında Hıristiyanlık içerisinde yaşanan büyük ayrışma (Great Schism) ile Batı ve Doğu kiliseleri tamamen ayrılmıştır ve papalık, Avrupa’da büyük bir nüfuz elde etmiştir. Papalık kurumunun elinde tuttuğu bu nüfuz, Avrupa’da Roma İmparatorluğu’ndan sonra tekrar istikrarı sağlamıştır. Feodal sistemin kaleleri, yavaş yavaş şehirlere dönüşmeye başlamıştır. 1000-1300 yılları arası, Avrupa’da kentsel alanların çok hızlı arttığı bir dönem olmuştur.

Orta Çağ’da Avrupa şehirlerinde hiyerarşi, farklı odak noktalarında şekillenmiştir. Bunlardan en önemlisi, en azından 16. yüzyılın ortalarına kadar, kilise olmuştur. Her şehirdeki kilise, papanın ve papalık kurumunun resmen temsilcisi olmuştur. Orta Çağ Avrupa’sının ilk şehirlerindeki kentsel planlamaya bakıldığında da, kiliselerin şehirlerin merkezini oluşturduğu görülür. Öte yandan tarih boyunca önemini koruyan, doğal kaynaklara yakınlık da şehirlerin kurulumunda ve şehirler arasındaki hiyerarşilerin oluşmasında etkileyici unsurlardan olmuştur. Örneğin, İtalyan kent devletleri, doğal limanlara sahip oldukları için hinterlantları iç kesimlerdeki şehirlere göre daha geniş olmuştur. Orta Çağ Avrupa’sında şehir içindeki hiyerarşide kilisenin konumu etkiliyken, şehirler arası hiyerarşide ticari avantaj ön planda olmuştur.

15. yüzyılın sonuna geldiğimizde Avrupa’da yaklaşık 130.000 kentsel alan vardır. Bu alanların oluşturduğu girift ticaret ağı ürünlere talebi arttırmış ancak kendi kendini besleyemeyecek bir safhaya ulaşmasını da önleyememiştir. Coğrafi Keşifler’in altında yatan en önemli motivasyonlardan birisi budur. Coğrafi Keşifler ve Aydınlanma Çağı’nın oluşturdukları tarihsel çizgi içerisinde Batı’nın kentler üzerinden ele aldığımız hiyerarşik düzeni, kendini küresel anlamda yeniden tanımlamıştır. Ancak bu hiyerarşinin de temel olarak avcılık-toplayıcılık döneminden yerleşik hayata geçişteki, “düzen için hiyerarşi” mantığından farkı yoktur. İlk Çağ’da Ur kenti ve Mezopotamya’da nehirlere kıyısı olmayan kentler arasındaki hiyerarşi, Orta Çağ’da Venedik ve kıta Avrupa’sındaki küçük bir kentin arasındaki hiyerarşi ile Coğrafi Keşifler’den itibaren günümüze kadar oluşan Batı düzeni arasında benzerlikler vardır. Coğrafi Keşifler sonrasında Batı tekelinde düzenlenen hiyerarşi, Avrupa’yı merkeze koymuş ve dünyanın geri kalanı Avrupa’daki mal ve hizmet talebini sağlamakla yükümlü bir periferi rolüne büründürmüştür.

Orta Çağ ve Sanayi İnkılabı arasında kalan Merkantilizm Dönemi, temel olarak güçlü devlet, madenlere sahip olma ve dış ticaret ihtiyacı ilkeleri üzerine kurulmuştur. Dış ticaret ve maden ihtiyacı merkantilizmin sömürgecilik sistemine dönüşmesine yol açmıştır. Bu dönüşümün kentsel alanlar hiyerarşisi açısından önemi nedir? Yazıda üzerinde durmaya çalıştığımız yönüyle kentin yapısını düşünelim. Kentler tarih boyunca insanların hiyerarşik bir şekilde toplanması yolu ve kendi ihtiyaçlarını gidermek amacıyla kurulmuş, bu ihtiyaçların sağlandığı kaynaklara sahip yerleşim birimleridir. 19. yüzyıla gelindiğinde sömürgecilik düzeni, tüm yeryüzünü bereketli bir toprak olarak algılayıp bu kaynakları sanayileşmiş Batı’nın ihtiyaçlarına yönlendirmek amacıyla kurulmuştu. Bu bağlamda tarihsel kent algısının genişletilmesinden bahsedebiliriz. Bir tapınak etrafında toplanan yerleşim birimleri, Batı merkezli dünyada Batı etrafına toplanan diğer objeler haline dönüşmüştür. Eski çağlarda küçük bir şehir ve dibindeki kentler arasındaki merkez-çevre hiyerarşisi, 19. yüzyılda Londra ve Mumbai arasında kurulmuştur.

Eric Hobsbawm’ın Devrim Çağı olarak nitelendirdiği 19. yüzyılda, genişletilerek küresel olarak yeniden yorumlanan kent hiyerarşisi ve mevcut kentlerin değişen yapısı “Kent nedir?” sorusuna yeni ve daha sistematik bir cevap bulunmasını gerekli kılmıştır.

Bu cevaplar arasında Max Weber’in kent kuramı ve kent bileşenleri üzerine tanımı, kent konusunda modernite döneminden karşımıza çıkan en geçerli tanımlardandır. Çünkü kent sosyolojisi çalışmaları insanlığın kentle ilgili bilgi birikiminin sistematikleşmesi ve sınıflandırılması açısından kritik rol oynamıştır ve Max Weber’i kent sosyolojisinin kurucularından olarak kabul edebiliriz. Weber’in oluşturduğu teori, kenti belli başlı ayrımlar çerçevesinde tanımlamaktadır. Bu ayrımlar:

  • Tarım kenti – ticaret kenti
  • Kıyı kenti – kara kenti
  • Kale kenti – pazar kenti

şeklindedir. Bu ayrımlar Weber’in zamanına kadarki tarihsel süreçte kentleri sınıflandırma için başarılı olmuştur. Bu farklı kent tipleri farklı hiyerarşi parametrelerince birbirlerine göre farklı pozisyonlardadır. Mesela Weber’e göre modern kentin en büyük özelliklerinden birisi tarım kenti olmaması, ticaret ve üretim üzerine kurulu olmuş olmasıdır. Bu sınıflandırmaya göre ticaret kenti tarım kentine göre hiyerarşik anlamda daha üstün bir pozisyondadır. Kıyı kenti ve kara kenti ayrımı da aynı mantığa sahiptir. İlk Çağ ve Orta Çağ’daki Akdeniz havzasına atıfta bulunularak kıyı kentleri ticaret ve üretim kenti olarak görülürken, kara kentleri tüketim ve tarım kenti olarak görülmüştür.

Orta Çağ Avrupa’sından hareketle yapılan tasnif olan kale kenti – pazar kenti ayrımında ise kale kenti dış ticarete kapalı, pazar kenti ise hinterlandı daha geniş ve etkileşimi dış dünya ile daha fazla gelişmiş bir kent yapısını akla getirir. Ancak bu noktada da güvenlik ve etkileşim dilemması akıllara gelmektedir. Kale kentleri dış dünyadan daha az etkilendiği için daha güvenli bir durumda olmuşlardır. Tarihsel süreçte bahsettiğimiz özelliklerin yanı sıra, Weber için kenti kent yapan en önemli unsur, Antik Çağ’daki Yunan kentleri ve Orta Çağ Avrupa kentleri dikkate alınarak, kentin bağımsızlığı olmuştur. Kentlerin tarih boyunca altında bulunduğu siyasi gücün dahi kontrol edemediği ekonomik, coğrafi bir enerjisi olmuştur. Günümüzde bu enerji Karl Marx’ın ifade ettiği gibi kapitalist düzenin yayılması ve kendini sürekli yeni pazarlarda tanımlaması şeklinde açığa çıkmaktadır.

19. yüzyılda değişmiş olan kent yapısı ve algısı sonucunda kentin tanımı, rasyonalite ile yeniden tanımlanmıştır. Rasyonalite skalasında ekonomik fonksiyon açısından daha önde olan kentler, hiyerarşik anlamda da diğer kentlere göre üstte olmuştur. Kentler hakkında bu yazıdaki tüm tarihsel sosyolojik analizin ardından, bugün kent ve hiyerarşi kavramının iki farklı çevrede yorumlanabileceğini söyleyebiliriz. Bunlardan ilki kentin içindeki hiyerarşidir. Sümerler zamanında şehrin ortasındaki Zigguratlardan günümüzde şehrin ‘kalbini’ oluşturan gökdelenlere kadar, tarih boyunca kent içerisinde somut bir obje ve/veya mekân, kentin merkezini; kentin fonksiyonuna hizmet eden diğer unsurlar da çevresini/periferisini oluşturmuştur.

İkincisi ise Sanayi İnkılabı ve kapitalizmin yayılmasıyla birlikte kentler arasında küresel ölçekteki hiyerarşidir. Bu hiyerarşinin ise dünyayı ‘küresel bir köy’ (global village) olarak gören kapitalist anlayışın, dünyada kapitalist düzen açısından merkez kabul edilebilecek Kuzey Atlantik ekonomik ağırlık merkezini ve bu kapitalist düzenin kendi devamlılığını sağlaması açısından Hong Kong, Johannesburg, Sydney, Tokyo gibi dünyanın çeşitli yerlerindeki klonlarından oluşan çevresini/periferisini içerdiği kabul edilebilir. Bu iki tip hiyerarşiden ilkini mikro hiyerarşi, ikincisini ise makro hiyerarşi olarak tanımlamak mümkündür. Mikro ve makro kavramları bu noktada sadece iki tip hiyerarşi arasındaki ölçek farklılığını ortaya koyma amacındadır. Hiyerarşi kavramının özünde düşünecek olursak, iki durumda da aynı mantıkta, merkez-çevre ilişkisi belirten bir hiyerarşi vardır.

furkan demirbaş

Bir cevap yazın