Kan Şiir Serisi Üzerine

Kan Şiir Serisi Üzerine

Dört kitaplık Kan serisi bir hayat döngüsünün sembolik anlatımı esasına dayanır. İlk kitap olan Kan, yeniyetme bir savaşçının kolaycı tavrı ve taze olan yoğunluğunu hızlıca kaybedip sorgulamalara girişini sembolize eder. Kan Gütmek ile başlayan yolculuk kolay görülür, bir nida tüm yolları açacaktır sanki. İdealizmin en temiz hali, çocuksu ve acı görmemiş yansıması bu kıyılardadır. Ama her son, daha en başta kendini belli eder. Ölüm bu idealizmin içinde kendine yer bulur. Fakat bu duru suyu bulandıracak denli melankolik bir ruhu değil, ölüm bile bizi durduramaz çocuksuluğunda bir tutkuyu yansıtır. Fakat her savaş hızlı tüketir erini, Kan Tüketmek ile kahraman hemen karamsar yüzünü gösterir. Kimliğini daha ilk savaşta kazanır ve hızlı büyüyecektir. Konakladığı yer ise “Acabalar Kenti”dir. Burada düşünsel tonda konuşmalar hakimdir diline. Savaşın yorgunu, okları kendine çevirmiş ve öze dair sorularla yüzleşmiştir. 

Yenildiğine kanaat getiren bir savaşçının, sorulara düşmesi kaçınılmaz; dahası, savaşın varlığını dahi inkar etmesi yadırganamaz. İşte böylece bu yenilgi yorgunu, kadının kucağında bulur kendini. “Yenildim Sen Kadınım” ismiyle fazlasıyla ifşa eder kendini. Güzelin kimliği, elde edilecekliği, güzele bakan yüzler, güzelde bulunan arzu ve yoğun hisler işte böylece gösterir kendini. Müzik her yerdedir, epiktir önceleri belki ama burada lirik ifadesini sunar. Müzik tutkulu bir arzunun adıdır ve histeride, nihilist bir gösteride bile gösterir kendini. İşte böylelikle kadın ile sorulardan kaçacak yer bulduğunu sanan erin kasabalar arası bir geçişte sıkışıp kalması sona çıkarır bizi. Görece sona sadece, “Görece Ölümler”e… Okunan her ağıt sanki bir sona değil, devam edecek bir yola hazırlık için söylenir.

 

Böylece Kan, bayrağı Kın’a teslim eder. İkinci kitap olan Kın ise savaşçının bir kılıç edasıyla kınına kapatılması metaforu üzerinden ana fikrini verir. Bir tabut veya toprak altı soğukluğu şeklinde bir yoğunluğu bünyesinde barındırır “Kın”. Tüm çaba ölümü yenmek üzerine kuruludur, şiirler başlangıçta ölüme giden türlü yolları tasvir eder. Türlü kahramanlığın yoludur bunlar, bir müzisyenden devrimciye, emekçiden deneyimciye farklı tonda tutkunun ölüme düşmesinin tekrarlanan hikayeleridir. Ölüm çok daha gerçektir artık, nettir. Kurşun tadılır, boyna halat niyetine kemer geçirilmiştir, çıkılan mertebelerin üstünde güzellemeler yapılmıştır, yaylılar müzik niyetine ölümü çağırmıştır, kahraman artık “olmuştur” ve ölmüştür. Toprağa düşenin başına mezar taşı konulmuştur sonunda. Ama bu zaman niye geçmez ki… ya da geçer ama kimin umurundadır? “Mezarbaşı Ayetleri” ile birlikte ölümden sonra zaman kavramının değeri kalmamıştır. Her dakika ve saat ve gün ölümden bir sonradır, sadece bir sonra… 

 

Mezarbaşı Ayetleri asla yakıcı bir tizlikte okunmamalıdır, ağıtçı tutularak veya vurguları uzatan bir hoca bulunarak okunmamalıdır. Dil burada toprak altı saatlerin acısına teslim olmuştur. Soğuktur toprak, soğuktur fazlasıyla ten, zaman donmuştur ya da çokluğa kavuşmuştur. Hisler yükselmek ister ve içli bir kıvamda yükselir de, ama düşeceğini bilir. Özlemi ten sıcağınadır, özlemi güzele ve kadına ve yaşamadır. Damarda akan kanın hararetine ve tutkulu bir çığlığadır. Orgazmadır, ama toprakaltı soğuğu, orgazm sonrası boşluğu doğurur tende, yalnızlığı doyurur sadece… İşte bu olanın saati akmayan bir gecedir. Gece ölünün üzerine bir örtü gibidir, kefenidir. Kör eden bir beyaz gibidir. Yine de, sabahı davet eder ölünün humuslu bedeni, döngü kendini yaratıda gösterir. Bu döngünün yansıması olarak, şiirler yeniden doğumun anlatımına çıkar. Acının kendisinde doğurgan bir form bulunur, ölünün bedeninde yeniliğin özüne kavuşulur ve tanrı kendi kimliğinde çocuksu bir baş verir. “Doğacak Olan” işaret edilir artık, tüm parmaklar onu gösterir. 

 

Doğacak olanın hamuru kordandır, sıcak kanı ve aşkın doğası gereği er ya da geç hayat bulacaktır. Bir baba ve bir annenin tutkuyla birbirine kavuştuğu geceye ateş hükmünde konacaktır. Kor, doğanın dengesi gereği, ölümü pek kavmin yaşamı pek nesline çıkmasının hikayesidir. Binlercesi savaşmıştı, ölmüştü binlercesi. Doğanın binbir türde hikayesi kadının erkekle buluşmasına dayanır. O tutkunun, yüceyi ve geniş ulvi fikirleri defedip zihinlerden, biricikler üretmesi, tüm basitliğiyle doğanın çoğalması ve ilkel güdülerin hazzıyla kıpır kıpır bedenlerin dansı, sanki bir hazırlıktır. Bir savaşı, yeni bir savaş pak eder. Yenilgiyi zafer temizler. Büyüyecek olan büyür ve büyükçe bir arzunun bayrağını diker göğe. Yine ve yine yüce olanı çağırır tutku dolu söylemler. Canı yanan çocuğun, öğrenen gencin, acının hazza kırdığı hisler eşliğinde büyümenin, büyüklenmenin sesidir Kor. 

 

Kor, yanardağın gövdesinde bir doğuşun, kabarmanın, kadın ve erkeğin zıtlığı kadar zıt kutupların birbirine vurarak kendini işlemesi demiri, çeliğe su katmanın, kın olmadan bu sefer, kın olmadan bir iri kıyım haykırmanın anlatısıdır. Bir bakalım dört köşe, etrafta ne vardır? Bu tutku bir yörünge belirleyecek, doğrultusuna iştahla akacaktır. Hedefte, “kut”lar vardır. Dördüncü kitap olan Kut, tanrılar ve “verili tanımlar” ile savaşın havzasıdır. Bu kitaptaki şiirlerin tamamı, bir veya birçok tanrının tragedya sahnesinde insan ile çatışmasına göndermelerde bulunur. Bu kanlı çatışmalar, yeniye evrilecek olan düzenin inkar edilemez savaşlarıdır. 

Kut dağının yörüngesinde binler peygamber kendini gösterir, binler yılın cüssesi içinde türlü iktidar kitlelere buyruk verecektir. Bu düzenin döngüsünde katı ve durgun, sonsuza değin hüküm yoktur ve değişimin savaşı daima içeride yetişmiş yeniler tarafından verilecektir. Bu yüzden savaşı eski literatürün merkezindeki isimler üstlenecektir yeni bir dil eşliğinde. Peygamberlerin sözü evrilecektir, hatlarını belirginleştirip bir başka savaşa yönelecektir. Kut ile olan bu savaşta geleneğin erleri bir araçtır artık, yeni olandan dönüş yok. O yüzden tüm söylemlerin yeni bir ifade bulması, yadırganmamalıdır. Kutsal kırılacaksa, en merkezindeki kahramanın gövdesinden kırılmalıdır ve yeni olanın yolunu açmalıdır. İsmailler, Davutlar ve İsa’nın birden fazla yüzü ve diğerleri… Yeninin savaşında geçmişin kutlarına savaşacaktır. Tanrılar ölür, ve evet, doğacaktır…

 

Putların devrilecek olması, yeni putların dikilmeyeceğini göstermez bize, yeni putlar elbet dikilecektir. Ama bu savaşlar hakikat çabasını diri tutmanın vazgeçilmez uygulama alanlarıdır. Bu yüzden her savaşta bir umut vardır. Ölümde bile bir umut vardır. Hakikate ulaşmak için verilen tüm bu savaşlar bir büyük gerçeğe kavuşturur bizi, aslolan döngünün içindeki kırılmalarda biriken arzuyla büyümek ve hakikat çabası içinde olmaktır. Hakikate ulaşmak değil, hakikat uğraşında olmaktır. Küçüklüğün ve zamanın ve mekanın içindeki öznenin büyüyerek birden çokluğu algılamasıdır önemli olan. 

…ve bir kural vardır esasen, o da savaşın üretken olanı üzerine inşadır.

Bir cevap yazın