Javier Marias – Karasevdalılar Kitap Eleştirisi

“…insan kuşkusuz arkadaşına da ağlar, ama o zaman bile hayatta kalmış olmanın hoşnutluğu gibi bir duygulanım vardır ya da daha iyi bir bakış açısıyla, ölen değil, ölüme iştirak eden taraf olmanın, onun tablosunun tamamını görebilecek ve sonunda hikâyeyi anlatacak olmanın ve geride kalan savunmasız insanlara sahip çıkan ve onları teselli eden taraf olmanın hoşnutluğu vardır. Arkadaşları öldükçe insan daha çok kabuğuna çekilir ve daha yalnız hisseder kendisini ama aynı zamanda eksilenleri tek tek sayar: Biri gitti, biri daha…”

Javier Marias - Karasevdalılar Kitap Eleştirisi

Mustafa Çapa

Olay ÖrgüsüKapı aralığına” kadar 

Maria Dolz, romanın ana karakteri, yayınevinde çalışan, gençlikten orta yaşlılığa geçiş aşamasında, aslında bu “arada kalmışlık” tüm hayatını kapsamış bir kadın, arafta bir ruh. Yasak meyveye eli uzanamamış, onu yiyenleri gözlemleyen, sadece bakarken ağzı sulanan, meyvenin tadı hakkında hayal kuran biri. Rutin bir hayatı var. Her gün işten önce aynı kafeteryada kahvaltı ediyor. Orada yasak meyveyi yiyen “Adem” ve “Havva”yı izliyor her sabah, Miguel ve Luisa isimli çift ve iki çocuğunun mutlu aile tablosunu. Onların nasıl bir hayatı olduğuyla ilgili hayal kuruyor, onları idealize ediyor, hiçbir sorunu olmayan mükemmel bir aile gibi.  

Daha sonra, bir süreliğine bu “mükemmel aileye” kafeteryada rastlayamıyor. Tekrar rastladığında baba, Miguel görünürde yok. Aradaki süreçte gazetede bir habere denk geliyor: bıçaklanarak öldürülmüş bir adam. Bu adamın Miguel olduğunu sonradan öğreniyor. Adamın karısı Luisa ile bu vesileyle tanışıyor. Kadının oturduğu masaya gidip kendini takdim edip başsağlığı dilediğindeLuisa cevaben kendilerini “gözlemleyen” kişiden haberdar olduklarını, ona kocasıyla “ölçülü genç” sıfatını yakıştırdıklarını söylüyor.  

Luisa bir gün Maria’yı evine davet ediyor. Maria, Luisa’nın evinde merhum Miguel’in dostu Javier Diaz-Varela adında bir adamla tanışıyor. Maria bu adama sevdalanıyor, fakat adam ise Luisa’ya sevdalı.  

Javier Diaz-Varela, Luisa’nın kocasının kaybının şokunu atlatmasını bekliyor, ki ona hamle yapabilsin. Bu bekleyiş esnasında Maria ile ilişkisi başlıyor. Javier’e göre bu ilişki cinsellikten ve bir miktar arkadaşlıktan ibaret. Maria da bu durumun farkında.  

Maria’nın Javier’in evinde geçirdiği bir gecenin sabahında, Ruiberriz isminde biri Javier’in evine geliyor. Maria birinin geldiğini duyuyor ama uyuma numarası yapıyor. Ruiberriz ile Javier’in konuşmalarını kapı aralığından dinliyor ve Luisa’nın kocası Miguel’in cinayetinde Javier’in parmağı olduğunu öğreniyor. 

 

Anlatıcı: Maria Dolz 

Maria Dolz hep olayları dışarıdan seyreden, dinleyen biri konumunda. Olan bitene etki edemiyor, edilgin bir anlatıcı karakter olarak yer alıyor. Roman boyunca olaylara negatif bir tutumla etki etmekten başka bir şey yapamıyor diyebiliriz. Mesela; bir yazarın, yeni romanında daha iyi betimleyebilmek için, bir miktar kokain bulma talebini geri çeviriyor en fazla ya da genç bir yazarın kitabının çalıştığı yayınevinden çıkmasını. “Her şeyden evvel kitabının bizim yayınevinden basılmayacağına emindim, en azından ben olduğum müddetçe (s. 183).” Fakat bu konuda anlatıcı-karakter Maria’nın tutarsız ifadeleri var. Genç yazar hakkında yayınevi sahibiymişçesine kesin bir ifade kullanırken, daha kıdemli ve iyi bir yazarın kendisine bir miktar kokain bulması talebini geri çevirdiği takdirde, patronuyla başının belaya girmesinden korkuyor. Maria’nın yayınevindeki konumuna dair çok fazla şey öğrenemiyoruz roman boyunca, ancak öğrendiğimiz kadarıyla onun, saçını süpürge eden, yeri geldiğinde başkalarının hayatlarında bir piyon olan, her zaman arka planda kalan biri olduğunu çıkarabiliyoruz. Yayınevinde de önemli-önemsiz bütün işlere koşturan, patronun en güvendiği, gözde çalışandı.  

Maria’nın sahneye çıkmak için cesaret ettiği yerler var ancak onlarda da sahnede gereken rolü sergileyemediğine şahit oluyoruz. Sevdalandığı adam Javier’in evinde, yatak odasının kapı aralığından Miguel’in cinayetiyle ilgili gerçeklerden haberdar oluyor ve Javier’le konuşmaya gelen Ruiberriz’i merak ettiğinden karşılarına çıkmaya cesaret ediyor etmesine, sanki birinin geldiğinden haberi yokmuş, henüz uyanmış gibi yarı çıplak vaziyette. Ama burada da hayat sahnesinde tecrübesiz olmasının etkileri gözüküyor, rol yaptığı belli oluyor. Mesela karşılarına sutyen giyinmiş bir vaziyette çıkıyor, Javier’den başkasının orada olduğunu bildiğini belli edercesine. Yüzünden başka emareler de okunuyor ve tüm bunlar Javier’in gözünden kaçmıyor.Fakat bundan daha mühimi, Maria, rol yaptığı fark edilmeyecek olsa da, sahneye olayların gidişatını etkilemek için çıkmıyor. Yine meraktan ve olayları daha yakından gözlemleyebilmek için çıkıyor sadece. Bir aktör değil, bir figüran olmak için. Kendi hayatının başrolü değil asla. Bu yüzden bir anlatıcı olarak olaylardaki boşlukları “fazlaca” hayal ederek doldurduğuna, okura bir gıdım yer bırakmadığına şahit oluyoruz. Bu noktada “eleştirimiz” yazara da dokunabilir, çünkü klişe bir tabirle, yazarın okurun hayal gücüyle doldurabileceği boşluklar bırakması gerektiği söylenir her zaman. Anlatıcı Maria’nın kafasının içi ise olasılıklarla dopdolu. Fakat biz olayları, hâliyle, onun anlattığı, algıladığı kadarıyla biliyoruz ve hikâyenin olay bakımından kilit noktası yani cinayetin nasıl gerçekleştiği, roman boyunca belirsizliğini koruyor. Anlatıcı kendi algıladıklarıyla ilgili neredeyse boşluk bırakmamasına rağmen, algıladıkları sınırlı olduğundan yine bizi hayal kurmaya kışkırtan boşluklar buluyoruz. Bunun olmaması kötüdür ya da olması iyidir’den bağımsız bir tespit bu. Fakat iyi olan bir şey, yazar Javier Marias’ın, Maria karakterinin gözünden ihtimalleri değerlendirirken, insanın en kuytu köşelerine fener tutmasıdır. Ayrıca anlatıcının ya da diğer karakterlerin -çoğunlukla Luisa’ya sevdalı ve Maria’nın sevdalandığı Javier Diaz-Varela’nın- ağzından olaylara paralel düşüncelerini de okuyoruz. Roman bu yönüyle geniş bir kurgu-dışı metin seriyor önümüze. Olaydan daha çok, olayla ilgili düşünceler ve karakterlerden birinin bir şeyi neden yaptığına, söylediğine dair analizler yer alıyor romanda.  

 

Kapı aralığından sızan hakikat  

Maria’nın, Javier ile Ruiberriz cinayetle ilgili konuşurlarken, onların karşılarına çıkması, ilerleyen süreçte Javier’i konuyu Maria’ya açmaya tetikliyor. Neden dostu Miguel’i öldürtmek zorunda kaldığı ile ilgili açıklamalarda bulunuyor. Javier cinayetin azmettiricisi. Arada Ruberriz ve birkaç kişi daha var. Ve onlar da akıl sağlığı pek yerinde olmayan bir değnekçiyi manipüle edip cinayeti işlemesini sağlıyorlar. Cinayetin yüzeydeki kısmı romanda kesinleşiyor ancak cinayetin nedenini her ne kadar Javier’den dinlesek de Maria’nın bitmek bilmeyen spekülasyonları, iç monologlarıyla Javier’in anlattıklarına olan güvenimiz sarsılıyor. Aslında bu müphemlik meselenin önemsizliğine de vurgu yapıyor olabilir. Sonuçta bu roman bir cinayet romanına indirgenemez asla. Az olay, çokça iç-monolog ve diyaloğun, düşünce ve analizin bulunduğu bir romanda kilit olay bir cinayetse de, biz bir polisiye sürecin içerisine çekilmekten ziyade, kötülüğün sıradanlığı ile muhatap oluyoruz. Cinayetin azmettiricisi, hakkında psikolojik ve sosyoekonomik analiz yaparak başka koşullar altında yetişmiş biri olsaydı o suçu işlemezdi ya da biz onun koşullarında olsaydık biz de katil olurduk diyerek masumlaştırıp empati kurabileceğimiz bir karakter olmaktan çok, nedensiz, sıradan halimizle “evet, biz de onun gibi olabiliriz” diyebileceğimiz bir karakter. Bu dünyaya bir kez geliyoruz ve sevdalandığımız bir şey/biri var, o hedef uğruna neden birini harcamayalım ki? Bunun hafifletici bir sebebi olsun ya da olmasın, eğer başımız belaya girmeyecekse, sonunda paçamızı sıyırabileceksek neden birini deli gibi arzuladığımız bir şey/biri uğruna öldürmeyelim ki? Hele bu işi dolaylı olarak yapıyor, gerçeklik algımızı kaybettirecek vasıtaları araya sokuyorsak… Adolf Eichmann’ın bizzat kendi elleriyle bir Yahudi’yi öldürdüğü vaki midir? Eichmann’ın yaptıklarının bedelini bu dünyada ödediği söylenebilir mi? Elden ayaktan düşmeden, ölümcül ve çektirecek bir hastalığa kapılmadan öldü, idam edildi. Yaptıklarından ötürü pişman değildi. O sadece Yahudi öğüten bir mekanizmanın, bir çarkın dişlisi konumundaydı. Ailesine bakmakla yükümlü, eşine ve çocuklarına karşı sevgi dolu bir baba olarak kalabilmek için görevini ifa etmeliydi… Roman bu konuyu farklı örneklerle uzun uzadıya tartışmaya açıyor. 

 

Ölü birinin (hakikatinin) zuhur etmesi hayatımızı nasıl etkiler? 

Romanın üzerinde durduğu diğer bir konu da ölünün hayatımızda işgal ettiği yer, hayatımıza etkisi ile ilgili. Ölüler ölü olarak kalmalıdırlar. Dönmelerinin kimseye, kendilerine bile bir faydası yoktur. Balzac’ın yazdığı bir romandan örnek veriliyor: Savaşta öldüğü sanılan bir asker çıkageldiğinde, başkasıyla evlenmiş, çoktan yeni bir düzen kurmuş karısı tarafından kabul edilmiyor. Javier ve Maria bu hikayeyle kendi yaşadıkları arasında bağlar kuruyor. Maria’nın cinayetin arka plandaki asıl faillerini ihbar etmesinin ya da Luisa’ya söylemesinin kime ne faydası olacak? Hiçbir şey hissetmeyen ölü Miguel’in kemiklerini sızlamaktan mı kurtaracak? Luisa kocasını deli bir değnekçinin rastgele öldürdüğünü sanıyor. Bu yüzden kimseye öfkelenemiyor, kimseyi sorumlu tutamıyor bu cinayetten. Belki cinayetin azmettiricisinin Javier olduğunu öğrenirse nefretini kusabileceği bir muhatap bulur. Bu yönüyle işe yarar belki gerçeğin ortaya çıkması. Ama Luisa aynı zamanda giderek iyileşiyor ve iyileşmesinde aile dostları Javier’in de büyük katkısı var, üstelik Javier Luisa’ya gerçekten sevdalı, yıllar yılı onunla birlikte olabilmenin hasretini çekmiş. Ve yavaş yavaş kocasının acısını atlatan Luisa da Javier’le yakınlaşıyor.  

Gerçeği söylemek neye yarar? Her şeyi daha da kötü yapmaktan başka bir işe yaramaz. Oedipus hakikati araştırma takıntısıyla mahvolmamış mıydı? Oedipus’un işlediği günahtan ötürü gerçekleştiği iddia edilen ve ilahi adaletin tecellisi olarak görülen felaketlerin, çağımızda gerçekleşme ihtimali var mıydı? Miguel’in laneti Javier ve Luisa’yı bulur muydu? Gerçekte suçluların çok azının cezasını bulduğu bir dünyada -ki bulanların da çoğu sıradan kişilerin işlediği “basit” suçlardır- kiralık katillere iş gördürenlerin, masa başında ölüm kararı verenlerin çoğu tarihe “meçhul failler” olarak geçmişler, geçiyorlar ve geçeceklerdir. Roman, bu bakımdan bize, tersinden, olmaması gerekeni, gerçek hayatı göstererek adalet duygumuzla ilgili ebelik yapıyor ancak. Sokratesvari soruyor sanki: “Şimdi sen buna adalet mi diyorsun?” Adaletin olmadığını farkındalık düzeyine çıkarıyor. Monte Cristo gibi Edmond Dantes’in cesedine bürünmüş biri yıllar sonra çıkagelip adalet duygumuzu tatmin etmiyor. Katillerin çoğunun yaptıklarının yanına kâr kaldığı, faili meçhul dolu gerçek bir dünyadan bahsediyor. Cezalandırılan az bir kısmının çoğunun da aşağı tabakadan suçlularla dolu olduğu bir dünya: “… belki de yüzyıllar boyudur sadece ve sadece tebaaların, fakirler ve mülksüzlerin işlediği suçlar cezaya tabi olmuş ve istisnalar kaideyi bozmamak kaydıyla, yüzeysel ve muğlak kavramlarla konuşmak gerekirse kudret sahibi ve zenginler cezadan muaf kalmıştır (s. 191).” 

 

Üslup  

Bu son alıntılanan yerde de anlatıcı Maria’nın hayat sahnesine çıkamama, belirsizlikler, yanlış anlaşılmalarla baş edememe korkusuna şahit oluyoruz. Öylesine boşluk bırakmıyor, öylesine dizginleri eline almak istiyor ki, elbette bir genelleme yaptığı rahatlıkla bütünden çıkarılabilecekken, metnin gidişatı ona işaret ediyorken, yine de istisnaların kaideyi bozmama kaydını, bu da yetmezmiş gibi, yüzeysel ve muğlak kavramlarla konuştuğunu hatırlatmadan edemiyor. Metne anlatıcı-karakterin psikolojisinden bağımsız baktığımızda onun duru olmadığını, gereksiz eş anlamlara başvurduğunu filan söyleyebiliriz. Ancak bu üslubu anlatıcının karakteriyle meşrulaştırmak şöyle dursun, salt yazarın üslubu olarak kabul ederek, onun kaygısının metne yansımasını “edebi bir üslup” olarak niteleyebiliriz, ki aslında anlatıcı Maria’dan sonra en çok konuşan karakter Javier’in de üslubu aynı. Böylelikle karakterler arasında bir üslup farkının bulunmadığını da söylemiş oluyoruz. Ancak bunu Maria’nın anlattığı bir anı olarak düşündüğümüzde, onun üslubunun her yere sirayet etmesi olarak da görebiliriz. Fakat kurgudan çıkıp yazarın, Javier Marias’ın genel olarak üslubuna baktığımızda, diğer kitaplarının da aynı üslupta olduğuna şahit oluyoruz. Bu romanda da en çok üslubuna şahit olduğumuz karakterler anlatıcı Maria ve Javier. Yazarın adı da Javier Marias. Her yer yazarın biricik üslubuyla boyanmış. Zaten romandaki diyaloglar da, genelde doğal bir konuşmadan ziyade, bir yazışma, mektuplaşma metinleri gibi. Uzun uzun yazar gibi konuşan, düşüncelerini söyleyen karakterler. Birkaç ana-bölüm ve birkaç sayfalık ara-bölümlerden oluşan bir roman. Ara-bölümler de bir ya da birkaç uzun paragraftan oluşan birkaç sayfadan müteşekkil. Bu tarz üsluba yakın yazarlardan, en çok Thomas Bernhard’a yakın olduğu söylenebilir Javier Marias’ınki. Ancak Bernhard’a göre fazla, klasik romana göre az bulunan olay örgüsüyle Marias berikinden farklılaşıyor. 

 

Başkasının ölüsüne bakıp şükretmek  

Romanda üzerinde durulan diğer bir konu da başkalarının ölümüne, başlarına gelen belalara verdiğimiz tepki. Javier’in ağzından dinleyelim: “Büyük bir yazar ya da ressam öldüğünde gözyaşı dökülür, halbuki dünyanın bundan böyle daha yoksul ve sefil bir yer haline geldiğini, kendi yoksulluğumuzla sefaletimizin böylelikle göze daha çok batmayacağını bilmenin getirdiği bir sevinç de vardır, öyle ya varlığıyla vasatlığımızı öne çıkaran o kişi artık yoktur, yetenek yeryüzünden silinip gitmeye doğru başka bir adım atmıştır, ya da giderek daha çok maziye kayar, bir daha asla çıkmaması gereken maziye; oraya mahkum kalacaktır, olur da karşımıza çıkarsa bile, bu salt geçmişe dönük olabilsin diye geçmişe mahkum olmalıdır, böylesine daha kolay tahammül edilebilir, daha az yaralayıcıdır. Çoğunluktan söz ediyorum elbette, herkesten değil. Ama bu sevinç gazetecilerin tavrına varasıya aşikardır; ‘Piyanonun son dâhisi öldü’ ya da ‘Sinema efsanesi hayatını kaybetti’, adeta büyük bir coşkunlukla nihayet böyle birinin artık var olmadığı ve olamayacağını kutlar gibidirler, sanki defnedilmesiyle beraber evrensel bir kabustan bir anda kurtulur gibiyizdir, elimizde olmasa da hayranlık beslediğimiz, üstün ya da özel olarak maharetli insanların var olduğu kabusundan… Bu laneti biraz daha savuşturmuş ya da en azından azaltmış oluruz. Ve benim Miguel’e ağladığım gibi insan kuşkusuz arkadaşına da ağlar, ama o zaman bile hayatta kalmış olmanın hoşnutluğu gibi bir duygulanım vardır ya da daha iyi bir bakış açısıyla, ölen değil, ölüme iştirak eden taraf olmanın, onun tablosunun tamamını görebilecek ve sonunda hikâyeyi anlatacak olmanın ve geride kalan savunmasız insanlara sahip çıkan ve onları teselli eden taraf olmanın hoşnutluğu vardır. Arkadaşları öldükçe insan daha çok kabuğuna çekilir ve daha yalnız hisseder kendisini ama aynı zamanda eksilenleri tek tek sayar: ‘Biri gitti, biri daha…’ (s. 112)” Ölüm haberlerine biraz da bu yüzden ilgi duyarız: ölen biz olmadığımız için, ölüm gelip bizi bulmadığı, başkalarıyla fazlaca meşgul olduğu için.  

 

Maria’nın hakikate tepkisi   

Maria, Miguel’in cinayetiyle ilgili gerçeği bilir hale gelmesiyle huzursuzlanıyor: “‘Evet, keşke Javier ölmüş olsaydı, bir anıdan ibaret olsaydı,’ diye geçirdim yine aklımdan. ‘Bilincimin ve korkumun sorunlarından azat olurdum o zaman, şüphelerimden ve günaha çağrılarımdan, karar verme mecburiyetinden, karasevdamdan ve konuşma zorunluluğundan. Ve şu anda gittiğim, beni bekleyen şeyden, belki de evlilik sahnesi benzeri o şeyden azat olmuş olurdum (s. 193).’” Fakat bu huzursuzlukta ideal bir şey yok. Daha ziyade, bir huzursuzluk çıkartabilecek karakterde olamayışından kaynaklı bir yakınma hali var sanki. Yani hakikat ona, hakikate uygun yaşayabilmenin sorumluluğunu alabilecek kapasitede olmadığını hatırlattığı için huzursuz; yoksa adaletli olan ya da dünya, Luisa ve çocukları için faydalı, doğru olan nedir soruları konusunda kafasının karışmış olmasından, vicdanını sorguladığından filan değil. Sahneye etkili bir aktör olarak çıkmak zorunda kalacağı için. Maria’nın ağzından dinleyelim kendisini: 

“… sanki ben bir orkestrada, onlar sahnede gibi, aynı yükseklikte bir sahnede gibiydi (s. 274). 

“… benim yerimde kim olsa fark etmeyecekti, ben salt bir dinleyiciydim (s. 274).” 

“Sahnedeymişler gibi gözlerimi masalarından alamıyordum (s. 275).”   

“Kimim ki ben evrenin düzenini altüst edecek (s. 279).” 

“… hakikat daima bir büyük karmaşadır (s. 280).” 

Ve Javier’in dilinden Maria: 

“Son derece edeplidir, …, asla bir beklentisi olmadı (s. 266).” 

Ve Luisa’nın dilinden Maria: 

“Ölçülü genç!” 

Kendi hayatının başrolü olamamış, başkalarının hayatlarında bir figüran olanbaşka hayatlar hakkında hayal kuran, onları dinlemekle ve izlemekle yetinen bir yayınevi çalışanı. Neredeyse tek etkin olduğu, bize önemli olduğunu hissettiren iddialı cümlesi yeniyetme bir yazarla ilgili: “Her şeyden evvel kitabının bizim yayınevinden basılmayacağına emindim, en azından ben olduğum müddetçe (s. 183).” Fakat kıdemli bir yazarın ayak işlerini yapmayı reddederken bile kafasından binbir türlü kötü ihtimali geçiren biri. Edepli, ölçülü biri. Edep yerini, avretini, ut yerini hiç açmamış, dolayısıyla hiç utanç duymamış biri. Yasak meyveden hiç tatmamış, hiç yaratmamış, hiçbir zaman olayların seyrine etki edememiş biri. Ve bunca olamamışlıktan ötürü sevdalandığı adam Javier’i değerlendirirken, olamamışlığın, yapamamışlığın telafisi saikiyle belki de, onun hakkında verdiği ancak bir yanılsamayla hayatın merkezine kendini koyduğunda doğru olacak olan ama yanlış bir hüküm: “Bu sevgiliden bir şey öğrendiysem, o da şuydu: Hiçbir şeyi çok ciddiye almamak ve dönüp arkaya bakmamak gerek (s. 183).” Halbuki bahsettiği kişi, Javier, sevdalandığı kişi uğruna dostunu öldürmeyi planlayacak, Luisa’nın iyileşip kendisini sevmesini bekleyecek kadar bir şeyleri ciddiye alan biriydi, ama Maria’yı değil. Eğer “bu sevgiliden bir şey öğrendiysem” değil de “bu ilişkiden bir şey öğrendiysem” deseydi, dediği doğru olabilirdi. Kelime hatası yaptığını da varsayamayız çünkü sözün gelişi sevgilisi Javier’i kastettiğini belli ediyor. Hiç olmasını, sevdalandığı adamla ilişkisi üzerinden her şey olmakla, dünyanın merkezine kendini koyarak ve yanlış bir hükme vararak, her zaman yaptığı gibi, bir hayale sığınarak telafi ediyor. Yazar Javier Marias, bu ayrıntıları bilinçli olarak kasıtlı yapmamış olsa da, bilinçdışı bir süreç olarak kasıtlı yapmıştır. Çünkü, kendi içindeki iki kişiyi Maria ve Javier karakterleriyle ifade etmiş olabileceğini varsayarsak, Maria’ya benzeyen tarafı mütemadiyen iç-monologlarla konuşup dururken, günahıyla sevabıyla, doğrusuyla yanlışıyla, tutarlı oluşu ve tutarsızlıklarıyla ortaya çıkan metin bize Maria’dan başkasını yansıtmayacaktı; meğerki yazar karakterine iyi bürünememiş olsun, ama bürünmüş İspanyol yazar Javier Marias.              

 

Yazar Javier Marias 

Javier Marias, 1951 Madrid doğumlu İspanyol yazar, çevirmen. Çocukluğunun bir kısmını, babası filozof Julián Marías’ın çeşitli üniversitelerde ders verdiği ABD’de geçirdi. Madrid Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı eğitimi gördü. İlk hikayesini 14, ilk romanını 17 yaşında yazdı. İngilizceden İspanyolcaya çevirisini yaptığı bazı yazarlar: Updike, Hardy, Conrad, Nabokov, Faulkner, Kipling, James, Stevenson, Browne ve Shakespeare. 1979 yılında Laurence Sterne’nün eseri Tristram Shandy çevirisiyle ödüle layık görüldü. 1983-1985 yıllar arasında Oxford Üniversitesi’nde İspanyol Edebiyatı ile Çeviri Kuramları dersleri verdi. “Reino de Redonda” adlı küçük çaplı bir yayınevi işletmekte ve haftalık olarak “El País” gazetesine yazılar yazmaktadır.  

Aldığı ödüller: Prix Femina Etranger, 1997 Uluslararası Dublin Edebiyat ödülü, 2010 Amerika Edebiyat ödülü, Avrupa Edebiyatı Dalında Avusturya Devlet ödülü, Prix Formanter.  

 

(Yapı Kredi Yayınları, Çevirmen: Saliha Nilüfer, 5. Baskı: İstanbul, Ocak 2020)