Japon Devlet Kültürü ve Şintoizm

“(…) İzanagi, kutsal kılıcını alttaki kaos denizine düşürür ve denizden çıkarırken kılıçtan düşen su damlaları denizi pıhtılaştırır… bu şekilde Japon adaları meydana gelir… Bundan yıllar sonra da adalardaki düzensiz yaşamdan ve karmaşadan rahatsız olan Amatarasu, büyük oğlu Ninigi’yi  yeryüzüne inerek idareyi ele almakla görevlendirir. Ninigi bu emre uyarak yeryüzüne iner ve böylece, ilk insan imparator unvanını alır (…)”

Yaratılışı tasvir ederken, kutsanmış bir imparatorluk mirası bırakmıştır dünyaya Şintoizm. Bu miras, içinde bulunduğumuz zamana kadar yaşatılmıştır. 1945 yılından itibaren, Şinto efsanesindeki Japon İmparatoru’nun mevkisi ve varlığı -yetkileri oldukça kısıtlanmış olsa da- günümüz Japon Devleti’ndeki varlığını sürdürmektedir. Köklü gelenekleri ve sadakatleriyle tanınan Japonlar, kendilerine milli bir kimlik veren Şintoizm dinine bağlılıklarını bugün de korumaktadırlar. Japon ırkına özel bir önem atfeden Şintoizm de, tarih boyunca, sürekli gelişim için değişime tolerans göstermiş ve gerektiğinde başka öğretilerle etkileşime girerek, kendini Japon devletiyle bütünleşmeye adamıştır. Şintoizm, bu kutsal amacını gerçekleştirecektir ve tarih, Japonya’nın en güçlü dönemine Şintoizm’in devlet damarlarında gezindiği süreçte şahit olacaktır.

Peki nedir bu Şintoizm? Nereden çıkmıştır? Şintoizm, M.Ö 500’lü yıllarda Japonya’nın küçük köylerinde doğmuş bir halk inancıdır. Sezgiler üzerine kurulmuş, ilkel ve animist öğeleri yoğun bir doğa dini olarak da geçer. Şintoizm’de her şey, tabiatı anlamak üzere kurulmuştur. Bu yüzden, doğada korku, heyecan veya ürperti verip çekici vasıfları olan, üstün güç ihtiva eden her şeye ilah gözüyle bakar Şintoizm. Doğada etkileyici o kadar çok şey vardır ki, 8 milyondan fazla ilah bulur kendine.

Şintoizm’de ilahlar, Japoncada üst/yukarı anlamına gelen, “kami” ile adlandırılır. Kamilerin görevi, kozmostaki işleri belirli bir düzen içinde yürütmektir. Yaşam için önemli olan güneş, yağmur, rüzgar, dağ, ağaç, bolluk ve bereket gibi kavramların şeklini alan kutsal ruhlar şeklinde genellenebilecek kamiler; yerel özellik göstererek, bir yerin koruyucu ruhu da olabilirler. Kami olmak, o kadar geniş bir kavramdır ki, ölüm dahi kami olmayı etkileyemez. Ölümlü ya da ölümsüz her varlığın kami olabileceği Şintoizm’de, manevi alemden çok dünyevi görevlere sahip tek fani kami Japon İmparatorudur. Japon devletinin başına geçen her yöneticiye ilah gözüyle bakılması, ileride Şintoizm’e altın çağını yaşatacak en önemli unsur olacaktır.

Japonlar’ın başka bir din ile tanışmasına kadar, birleşik bir öğretiden ziyade mitoslar topluluğu halinde kalacak olan Şintoizm, 522 yılında Budizm’in Kore’den Japonya’ya taşınmasıyla daha sistematik bir düzen arayışı içine girecektir. Çünkü, Japonlar tarafından Budizm ile karşılaştırıldıklarında, Şintoizm’in eksiklikleri fark edilmiştir. Hayatın yalnızca dış dünyasını göz önünde bulundurduğu ve varlığın derin sorunlarına verecek yanıtı olmadığı gerekçesiyle gözden düşer bir süre. Temelde, dünyanın ötesindeki mutlak bir varlıktan çok, evrende hissedilen şeylerle ilgilenir Şintoizm. Budizm ise eskatolojik kavramlar konusunda daha pragmatik bir yapıdadır ve Japonlar’a daha kapsayıcı cevaplar verebilecektir. Bu yüzden, Budizm, kısa sürede popüler hale gelir Japonya’da. Lakin, Japonlar Şintoizm’den kopmak istemezler. Bu ikirciklilik, Şintoizm ve Budizm’in birleştirilmesiyle son bulur.

Nara döneminde (M.S 710-94) Şintoizm ve Budizm resmen birleştirilir. Şinbutsu-konkō (Kami ve Budaların birbirine karışması) olarak adlandırılan bu senkretizm, Buda avatarlarını Şinto ilahları olarak benimsetecek kadar başarılı olur. 14. yüzyıla kadar devlet dini eksenine sorgusuz sualsiz oturan Budizm, bu dönemde bazı Japon düşünürler tarafından sorgulanmaya başlayacaktır. Aslında bu çatırdamalar, kendini Japonların esas dini olarak gören Şintoizm’in ilk varoluş iddialarıdır. Savunucuları, yerel dinleri olan Şintoizm’i yükseltmek için başka bir kültüre ait olan Budizm’i eleştirmeyi tercih etmişlerdir. Budizm’in Japon şuuruna uymaması, Japon ahlak ve değerler bütününe adapte olamaması, yapılan en büyük eleştirilerdendir. Budizm’in bu olumsuz özellikleri, en çok Tokugawa iktidarı (1603-1868) tarafından dikkate alınacaktır.

İlk Tokugawa Şogunu, hüküm sürdüğü andan itibaren, diğer öğretilerle ilgilenmeye başlar. Önce Hristiyanlık benimsenir. Bir müddet sonra, Hristiyanlık’ın, Batı ulusları tarafından Doğu halkına siyasi amaçlarla yaklaştırıldığı fark edilir. Bu yüzden, Hristiyanlık’a karşı takınılan tavır, 1613 yılında keskin bir şekilde değişir. 1614 yılında, Japonya’da Hristiyanlık tamamen yasaklanır. Bir süre daha Budizm’le idare edecektir Japonlar. Halkın ihtiyaçları doğrultusunda devlet eliyle korunmuş olsa da, İmparator, Budist din adamlarını ciddi bir gözetime tabii tutar. Devletin politik felsefesi için öğreti arayışı ise devam ediyordur. Sonunda, yaklaşık bin yıldır Japonlar tarafından ılımlı karşılanan Konfüçyanizm’de karar kılınır.

Konfüçyen anlayış, Japonlara Budizm’den çok daha yakındır. Öğretisinin ana teması, insancıl düzendir. Yolu ise insanlara ve atalara saygıdan geçer. ‘İtaati teşvik’ eden felsefesiyle Konfüçyanizm, Tokugawa Şogunu’na güçlü bir siyasi yapı getirebilecektir. Budizm ile birleşmiş olan Şintoizm, bu kez de Konfüçyen anlayışla etkileşime girer. Şintoizm, Budizm’den siyasi birlik kurmayı öğrenmiştir, Konfüçyanizm ise, kimlik düşüncelerinin formülünde yardım edecektir Şintoizm’e. İki öğretiden de kendine bir şeyler katan Şintoizm -daha önce Budizm’i olduğu gibi- Konfüçyanizm’i de sorgulatır. Bunu yaparken, kendisinin Japonlara özel olduğunu; diğerlerinin ise başka devletlerin egemenliğini yansıttığını vurgular. Zaman içerisinde, birleştiği iki öğretiden edindikleri ve oluşturduğu felsefi birikimler, Şintoizm’i oldukça geliştirmiş ve onu yaratılış efsanesinde belirtilen yerine hazırlamıştır; devletin içine. Artık bekleyeceği tek şey, bir Japon liderin, kendini Şinto efsanesindeki Güneş Tanrıça’nın soyundan gelen Japon İmparatoru olarak ilan etmesi olacaktır.

Beklenen, Tokugawa Şogunluğu’nun devrilip, yerine İmparator Mutsuhito’nun tahta geçtiği sene gerçekleşir. Kendisini Güneş tanrıçası Amatarasu’nun oğullarından biri olarak ilan eden Mutsuhito, 1868’den itibaren, hem Japonya’ya hem de Şintoizm dinine devrimsel nitelikte değişiklikler yaşatacak lider olacaktır. Japonlar için, Meiji (Aydınlık Yönetim) Dönemi’nin başlangıcıdır artık. Yeni İmparator, tahta geçtiği sene Kyoto’da yaptığı bir konuşmasında, “Restorasyon” adı verilen bir dizi reform sıralayacaktır. Ülkenin büyük bir dönüşüm içerisine girmesi planlanmıştır. Bir önceki dönemde, uzun süre dışarıya kapatılmış olan Japonya’nın, artık kabuğundan çıkma zamanı gelmiştir. İmparator’un reform paketinde Batı’ya açılmak, güçlü bir devlet ve zengin bir ülke olmak, hızlı kalkınma, sanayileşme, modernleşme, uluslaşma gibi hedefler vardır. Bunları yapabilmek içinse, Japonların günlük hayatında önemli bir yer teşkil eden inanç konusu üzerinde yeniden düşünmek gerekecektir.

Dışarıdan getirilen her dinin, belli bir zaman sonra Japonlar tarafından sorgulanması, İmparator’u tek yerel din olan Şintoizm’e yönlendirir. Tahta geçtiği sene içerisinde, sloganı “Saesei Itchi” -din ve devletin birlikteliği- olan bir Jingi Kwan (Şinto Bakanlığı) kurulur. Şintoizm baştan sona incelenip tekrar yorumlanır. Öğretinin özünde olup, devleti destekleyecek her bir özellik özenle öne çıkarılır. En radikal değişim ise, Şintoizm’deki ibadetlerin Japon devlet gelenekleriyle birleştirilmesidir. Böylece Şintoizm’in dördüncü mezhebi olan Devlet Şintosu doğar. 1868’ten 1945’e kadar devlet, Japon devletinin milli dini olarak, bu mezhebi destekleyecektir.

Devlet Şintosu’nda öne çıkarılan bazı inançlar şunlardır: Japon toprakları ilahi olarak yaratılmıştır, Japon İmparatorları kesintisiz bir şekilde Güneş Tanrıçası’ndan türemektedir, Japon halkı ilahi kökenlidir, bireysel olarak günahlardan arınma, bütün bir ulusun birlikte arınabildiği oranda mümkündür, Japon halkı için saf/ homojen kalmak bir iftihardır… Bunların hepsi, üç ana unsur üzerinde yoğunlaşmaktadır; ulusal bütünlük, dayanışma ve sadakat. Şintoizm ile manevi bir temel kurmak, yapılacak reformlar için devlete büyük kolaylıklar sağlayacaktır.

Gelişme ve kalkınma için Batı’yla iletişime geçmek gerekirken Japon kültürü, Batı karşısında deforme olabilirdi. Bunu engelleyecek tek şey, ulus bilincinin bir kutsal tarafından oluşturulması olacaktır. Diğer yandan, istenilen reformların bireysel olarak hayata geçirilmesi –her Japon’un duygu, düşünce ve eylemlerde ortak hareket etmesini gerektirdiğinden- imkansızdır. Ortak çıkarlar için birlik ve beraberlik şarttır.

Ayrıca, her lider gibi İmparator’un da, güçlü ve içten bağlılık gösteren vatandaşlara ihtiyacı vardır. 1945’e kadar her Japon hükümeti, bu devlet-din bütünleşmesinden doğan yaptırım gücünü kullanmış, siyasetten askeriyeye mutlak bir halk desteği sağlamıştır. Aile, toplum ve vatan için intihar etmenin “asil bir davranış” kabul edildiği Şintoizm’i Japon kültürüne aşılayan devletin, Japonlar üzerindeki en büyük etkisi şüphesiz ki, 1941 yılındaki  Pearl Harbor Saldırısı’dır.

“…Kamikaze pilotları başlangıçta, doğrudan verilen emirlerle atanıyorlardı. Bir süre sonra, pilotlardan bu görevlere gönüllü olup olmadıklarını soran bir form dağıtılmaya başlandı ve pilotların bir çoğu gönüllü olduklarını beyan ettiler. Japon ordusu, Kamikaze görevleri için hiçbir zaman pilot sıkıntısı çekmedi. İhtiyaç duyulan Kamikaze pilotu sayısının üç katı olan 20.000 gönüllü görev almak için sıra bekliyordu…”

İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte Meiji ideolojisi ilga edilmiştir. Şintoizm, bu zamana kadar Japon kültür ve düşünce tarihinde çok önemli bir yere sahip olsa da, Japonya’nın agresifleşmesindeki şovenist unsurlardan biri olduğu gerekçesiyle, hayatın neredeyse her alanında zorunlu bir kopuş yaşar. Devletten ve siyasi kadrolardan ayrılan Şintoizm’den sonra benimsenen devlet felsefesi de, Şintoizm’in yeniden yükselmesine engel olacaktır. Bu yeni teze göre, imparatorluk ve halk arasındaki bağ, mitoloji veya dine değil, saygıya dayanmalıdır. Şintoizm’e diğer bir meydan okuma ise pozitivizmden gelir. Kendini teknoloji ve bilimi geliştirmeye adamış Japonların yeni düşünceleri, Şintoizm’in bel kemiği Şinto mitoslarıyla hiç uyuşmaz. Özellikle devletle fiziki bağları kesildikten sonra, bireysel statüye indirgenen Şintoizm, artık bir din olmaktan ziyade bir yaşam biçimi olarak uygulanmaktadır. Komünal faaliyetler için inşa edilmiş kurumlar dışında, herhangi bir örgütlenme biçimi bulunmayan yirminci yüzyıl Şintoizm’inin toplum üzerindeki etkisi, yalnızca ahlaki öğretilerle sınırlı kalmıştır.   

Peki, Japon ulusunun kurucusu Şintoizm’in -bütün siyasi ve idari yapılardan ayrıldıktan sonra- günümüzdeki durumu nedir? İstatistikler, dünyada 100 milyonun üzerinde Şintoist olduğunu söylüyor; lakin Şintoizm’in atalarına ve ibadet tanrılarına tapan insan sayısı daha fazla. Çünkü Japonlar, -Şintoist olmasalar bile- bu öğeleri, milli birer unsur olarak görüyorlar. Bu durum, Şintoizm’in milliyetçilik ve ulusçuluk inşası uğruna harcadığı çabanın ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzüne bakmakta fayda var. Tarih kitapları, toplumsal yıkımlara sebep olan saldırgan Japon siyasetinin tek manevi meşru kaynağını Şintoizm olarak gösteriyor.  

Kutsallığa bağlı bir devlet yapısı, kitleleri kontrol altında tutup düzen sağlamak için oluşturulan en etkili mekanizmalardan biri olmuştur. Bunun bir örneği Japon tarihindeydi. Bağımsız bir din statüsüne ancak devlet eliyle ulaşabilen Şintoizm, içinde bulundurduğu devlet kültürü anlayışıyla Japon İmparatoru’na sınırsız bir güç atfetti. Japon İmparatorluğu da, aldığı bu destekle, tarihteki en güçlü zamanlarını yaşadı. Lakin, bu ve benzeri din-devlet ilişkileri, her ne kadar birbirlerini tamamlama amacıyla başlasa da, genelde bir tarafın daha uzun yaşamak adına yaptığı bencil bir hareketle son bulur. Japon topraklarında zafer, Japon Devleti’nindir.

Bir cevap yazın