Fransız İhtilali – İhtilal ve Getirdikleri

GİRİŞ

Avrupa tarihinin 1789-1815 dönemine egemen olan gelişmeler, sadece çağdaş Avrupa’nın değil, aynı zamanda çağdaş dünyanın oluşumunun da başlangıcını teşkil eder. Bu süre zarfında ihtilal ile ortaya çıkan ve modern siyasi hukukun temelini teşkil eden ilkelerin Avrupa’ya yayılması, ihtilal Fransa’sının neredeyse bütün Avrupa’yla mücadelesi sonucu mümkün olabilmiştir. Bu, tezat bir görüntü barındırsa da tutarlıdır. Napolyon, Fransa’da yüzyılların monarşisini yıkan ihtilal fikirlerini kullanarak Avrupa’da kendi imparatorluğunu kurmayı amaçlamıştır. İlginçtir ki 1812 Haziran’ında geçtiği Nymen Nehri’nden 1812 Aralık ayında dönerken imparatorluk hayalini de ihtilalin hürriyet fikirleriyle birlikte arkasında bırakmıştır.

Rönesans ve Reform, Orta Çağ’ın skolastik ve disipliner anlayışına birer darbe vurmuşlardır. Ancak bu iki fikir devrimi, siyasal düşünce ve müesseseleri etkisi altına alamamıştır. Hâlbuki ihtilal ile doğan sonuçlar, insanlığın siyasal tarihi bakımından bir dönüm noktası niteliğindedir. İhtilal doğrudan doğruya siyasal düzene hücum ederek, onu yıkarak, siyasal düzenin ve müesseselerin yepyeni anlayışını ortaya koymuştur.

Fransa’da patlak veren bu “siyasi devrim”in, özellikle Avrupa devletlerince kabulü, tabiatıyla kolay olmamıştır. Avrupa’da 25 yıla yakın süren ihtilal savaşlarının alt yapısını, ihtilal ile ortaya çıkan gelişmeler karşısında, mutlakıyetçi monarşilerin duydukları korku ve gösterdikleri tepki oluşturmuştur.

Evet, bu fikirler savaşla yayılmıştır. Çünkü “sadece savaş insan enerjisini en yüksek gerilimde tutar.” Yaşam ve ölüm mücadelesine girmeyen insan günlük şeyleri sorgulama ihtiyacı da hissetmez. Ki Napolyon 1789-1815 arası döneme kendi damgasını vurmamış olsaydı, ihtilalin siyasal ve sosyal etkileri de bu derece şiddetli olmaz ve Avrupa’nın diplomatik sahnesi de bu derece hareketlenmezdi. Fakat acaba o zaman da demokrasi dediğimiz modern, çağdaş ve siyasal doktrin bugünkü düzeyine ulaşabilir miydi?

 

   İHTİLAL VE AVRUPA (1789-1815)

   İhtilal Öncesi Fransa’da Genel Durum

Yeni Çağ’ın sonlarında Avrupa’nın en büyük ve güçlü devletlerinden biri olan Fransa da mutlakıyet rejimiyle yönetilmekteydi. Siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuk alanındaki bütün güçleri elinde bulunduran kral, yönetimi tek başına elinde bulunduruyor ve halk, kralın şahsında birleşiyordu. Krallar 18. yüzyılın başlarından itibaren, 14. Louis tarafından Paris’in dışında büyük masraflarla yaptırılan Versailles Sarayı’nda halktan bihaber zevk ü sefa içinde ihtişamlı bir hayat sürdürmekteydiler.

Fransa, 18. yüzyıl sonlarında ulusal bir devlet olmakla beraber, feodalite yönetiminden izler de barındırmaktaydı. Zamanında derebeyi olan kimseler siyasi haklarının hepsini olmasa da çoğunu, bunun yanında sosyal, ekonomik haklarının da çoğunu koruyarak ülkenin en etkili sınıfı haline gelmişlerdi. Feodalite döneminden kalma bir uygulama olarak iller arasında gümrük duvarları mevcuttu. Bu da ister istemez bölgeciliğin mevcudiyetini sürdürmesine zemin oluşturuyordu. Bundan mütevellit, ülkenin bütününü kapsayan bir birlik ve vatanseverlikten bahsedilemezdi. Halkı bir arada tutan yegâne ‘sembol’ kraldı.

Fransa, bünyesinde yerel yönetimler barındırmasına rağmen, merkezi Paris Versailles Sarayı olan koyu bir merkeziyetçilik örgütüne sahipti. Devletin genel anlamda bir bütçesi yoktu ve gelirini iltizam usulüyle toplanan ‘adaletsiz’ vergiler oluşturmaktaydı. Bu durum halktan bazı baskı ve şikâyetlerin gelmesine neden oluyordu. Adalet sistemi ise Paris’te bir ‘yüksek mahkeme’ ve çeşitli illerde bulunan on iki mahkemeden oluşuyordu. Yargıçlık ya veraset sistemine bağlı olarak ya da satın alma yoluyla el değiştiriyordu. Kilise de devlet üstünde büyük yetkiye sahipti.

Toplum ise Orta Çağ’dan kalma sosyal eşitsizliğe dayanan bir yapıya sahipti. Ancak, Fransa’da düşünce alanındaki gelişmeler toplum üzerinde büyük etki oluşturmuştu.

Biraz da Fransa’nın dış ilişkilerinden bahsedelim. Fransa 18. yüzyıl başlarından itibaren, Avrupa’nın en büyük devleti olma yarışına girmişti. İlk zamanlar bunda başarılı olsa da uzun süren savaşlar neticesinde maddi ve manevi olarak yıpranmıştı. Nitekim Fransa, Avusturya Veraset Savaşları’nın (1740-48) devamı sayılan Yedi Yıl Savaşları’na (1756-63) Avusturya’nın müttefiki olarak girmiş, Prusya ve İngiltere’ye karşı savaşmalarının sonucunda karada ve denizde yenilince 1763 Paris Antlaşması ile Avrupa’daki sınırlarını koruyabilmesine rağmen Kuzey Amerika ve Hindistan’daki sömürgelerini kaybetmiştir.

Bununla beraber, hemen yanı başında güçlü bir devlet olarak Prusya’nın kurulması Fransa’yı iyice sıkıntıya sokmuştur. Bu gelişmeler, Fransız kamuoyunda kendi hükümetlerine karşı duyulan tepkinin artmasına neden olmuştur.

Fransa, bundan sonra İngiltere’yi yıpratabileceği fırsatları kollamaya başladı. Kuzey Amerika’daki on üç İngiliz kolonisinin İngiltere’ye karşı 1774’te ayaklanması da Fransa’ya bu fırsatı vermiş oldu. Fransa fırsatı değerlendirmek ve İngiltere’yi yıpratabilmek için kolonilerin yanında Hollanda ve İspanya ile de ittifak oluşturarak İngiltere’ye karşı mücadeleye başladı. Bu mücadele kolonilerin bağımsızlığını kazandığı 1783 Paris Antlaşması’na kadar sürdü. Ancak bu savaşlar Fransa’ya bir şey kazandırmamakla beraber zaten kötü durumda olan ekonomisini iyice sıkıntıya sokmuştu.

Fransa’nın doğu, yani Osmanlı siyasetine gelince; Kanuni döneminde tesis edilen sıkı ikili ilişkiler, 16. yüzyıldan itibaren iyi bir şekilde devam etmekteydi. Özellikle ticaret alanında Fransa 1740 yılında sağladığı kapitülasyonlarla Osmanlı Devleti üzerinde çok yönlü çıkarlar sağlamıştı.

 

   İhtilalin Nedenleri

Fransız İhtilali, Fransa’da vuku bulmasına rağmen yirmi beş yıl süreyle Avrupa’nın siyasi, sosyal ve ekonomik hayatını alt üst etmiş; sonuçları itibariyle de bütün dünyayı etkisi altına almış bir fikir mücadelesidir. Çok geniş kavramlar ihtiva eden bu ihtilalin Fransa’da meydana gelmesinde çeşitli nedenler mevcuttur. Bunları iç ve dış nedenler olarak iki grupta toplamak mümkündür.

   İç Nedenler

   Siyasi Nedenler

Kral, ülkeye mutlak olarak egemendi. Öyle ki 18. yüzyıla gelindiğinde devlet kurumlarının hemen hepsi kralın elinde toplanmıştı. Bununla beraber, 18. yüzyılın başlarından itibaren krallık, halkla ve onun çıkarlarıyla olan ilişkilerini kesmiş, dikkatini daha çok dış politikaya çevirmiştir. Bunun bir sonucu olarak, 16. Louis döneminin sonlarına doğru Fransa’nın iç yıkılışı başlamıştır. Bu durumda bile kral, Versailles Sarayı’nda çevresi ile gayet lüks bir hayat yaşamaktaydı. Aristokrat sınıf da bu yaşam tarzını tenkit yerine taklit ediyordu. Bu ise halkın giderek büyüyen nefretini beraberinde getiriyordu. Böylece 18. yüzyılın sonlarına doğru siyasi yönetim ile halkın arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmiş bulunuyordu.

   Düşünce Alanındaki Gelişmeler

Fransa’nın siyasi ve iç yapısının durumu bu şekildeyken 18. yüzyılın “Akılcı Düşünüşü” Fransa’da hızla gelişmeye başlamıştı. Bu düşünce sisteminin ortaya çıkardığı durum o günkü Fransız yönetim düzenine karşı olduğundan ihtilalin meydana gelmesinde önemli rol oynamıştır. Nitekim ihtilalin Fransa’da çıkmasının en önemli sebeplerinden biri de halka yön verebilecek çok sayıda üstün düşünürün bu ülkede var olmasıydı. Bunlardan Montesquieu, krallık istibdadının karşısındaydı. Voltaire vicdan ve düşünce özgürlüğünden, Jean-Jacques Rousseau ise toplum hayatının yeni baştan düzenlenmesinden yanaydı. Fikirleri ve eserleriyle ihtilalin düşünsel altyapısını oluşturmuşlardır.

   Sosyal Yapı

İhtilalden önce Fransa’da Orta Çağ’dan kalan toplumsal eşitsizliğe dayalı bir toplum yapısı mevcuttu. Bu yapıya göre toplum imtiyazlı ve imtiyazsız iki gruptan –Aristokratlar, Ruhbanlar; Burjuva, Köylüler- oluşuyordu.

Soylular, toplumun en üstünde bulunan sınıfı meydana getirmekteydiler. Sayıları itibariyle Fransız nüfusunun yüzde ikilik bir kısmını oluşturmalarına rağmen ülke topraklarının dörtte birine sahiptiler. En çok ayrıcalığa sahip sınıftı. Başlıca ayrıcalıkları, orduda ehil olmasalar da yüksek rütbelere atanmak, Papazlığın ve her çeşit devlet görevlerinin en yüksek mevkilerine atanmak, vergi muafiyetinden yararlanmaktı. Bunlar çoğunluğu itibari ile feodalite döneminden kalma haklardı.

Papazlar ise halkın yüzde birini oluşturduğu halde dinin gücünü temsil ettiğinden ülke topraklarının onda birine sahipti. Bu grup ikinci en fazla ayrıcalığa sahip sınıftı. Yalnız, kendi içlerinde de mevkilerine göre bir sınıflanmaya gidildiğinden bu yapının içinde de birçok huzursuzluk mevcuttu.

Burjuvalar genellikle büyük yerleşim merkezlerinde ikamet eden, ticaret, sanayi vb. ile uğraşan maddi ve manevi olarak güçlü bir sınıftı. Aydın düşünürler genellikle bu sınıfa mensuptu. Ancak bu sınıf vergi verdikleri halde, siyasi haklardan mahrumdular. İşte güçlenen bu sınıf haklı olarak soylularla aralarındaki farklılığın kaldırılmasını, eşitliğin sağlanmasını istemeye başlamıştı. Bu da ihtilalin temel nedenlerinden biri oldu.

Köylüler nüfusun en büyük kesimini oluşturdukları halde sadece ülke topraklarının yüzde yirmisine sahipti. Bununla birlikte her türlü vergi ve ülkenin bütün yükü bu kesimin üzerinde olmasına rağmen hiçbir siyasi hakka sahip değildiler. Köylünün elinde kazandığı paranın pek az kısmı kalıyordu. Durumlarının ağırlığı köylüleri mevcut düzene karşı giderek artan bir tepkiye itiyordu.

   Ekonomik Nedenler

18. yüzyıl boyunca süren savaşlar ve israf, Fransa’nın mali ve ekonomik durumunu iyice zayıflatmıştı. Bunun yanı sıra bilindiği üzere 18. yüzyıldaki sanayideki gelişme zaten dengesiz olan Fransa ekonomisini iyice etkilemişti. Genel olarak toprak zenginliğine dayanan ayrıcalıklı sınıfın durumu kötüleşirken ticaret ve sanayi ile uğraşan burjuvanın ekonomideki etkisi çoğalmıştı. Ancak ekonomideki bu gelişmelere rağmen imtiyazlardan kaynaklanan bu eşitsizlik durumuna burjuvalar son verme çabası içindeydiler.

   Dış Nedenler

Fransız İhtilali’nin meydana gelmesinde etkili olan iki dış nedenden birincisi “Aydınlanma Çağı”, ikincisi ise Amerika’daki İngiliz kolonilerinin bağımsızlık mücadelelerinin Fransa üzerindeki siyasi, mali ve fikri alandaki etkileridir.

   Aydınlanma Çağı ve Fransa’ya Etkileri

18. yüzyılda her çeşit düşünce sisteminde ‘aklın’ önem kazandığı dönemde, Fransız düşünürler akıl ilkesini mevcut olan ekonomik ve sosyal kurumlara da tatbik ederek onları tenkide tabi tutmuşlardır. Serbest düşünme ve inceleme metodu, insanları özgürlüğe götürmüştür. Bu ise mutlakıyetçi ve eşitsizliği bünyesinde barındıran düzenlerin karşısında yer almıştır. Akılcı metodun etkisi altında kalan siyaset, ekonomi, hukuk, eğitim alanlarındaki gelişmeler, Fransa’da merkezi otorite boşluğundan da yararlanarak halkın düşüncesine iyice yerleşme fırsatı bulmuştur.

   Amerika’nın Bağımsızlığa Kavuşması

Amerika’daki İngiliz kolonilerinin önce vergi, sonra da siyasi bağımsızlıklarına kavuşmak için 1774 yılından itibaren bağlı oldukları İngiltere’ye karşı savaşmaya başlamaları, Fransızlar tarafından kişi hak ve özgürlüklerinin savunulması için açılan bir mücadele olarak nitelendirilmiştir. Bu bakımdan Amerikalıların 1776’da yayınladıkları “Bağımsızlık Bildirisi” ve 1783’te bağımsızlıklarına kavuşmaları, Fransa’da sempati ile karşılanmıştır. Bağımsızlık savaşına destek veren Fransızlar, bildiride öngörülen düşünceleri ülkelerine götürmüşlerdir. Ayrıca bu savaşta Amerika’ya askeri ve mali yardımda da bulunan Fransa’nın ekonomik durumu daha da kötüleşmiş ve iç çalkantılar hızlanmaya başlamıştır.

   İhtilal ve Gelişmeleri

İhtilal ortamı yukarda kısaca bahsettiğimiz nedenlerden dolayı oluşmuştu. Ancak görünürde ihtilal, ülkenin mali iflasa sürüklenmesinin önüne geçebilecek bir çözüm yolu bulunması maksadıyla Etats Genéraux’nun toplanmasıyla başlamıştır.

   Etats Genéraux’nun Toplanması (5 Mayıs 1789)

16. Louis 1774 yılında kral olduğunda Fransa’nın mali durumu karmakarışık bir halde idi. Halk vergilerin ağırlığından şikâyet ederken, eşitsizlik de ayrı bir rahatsızlık konusuydu. Bu durumu düzeltmeye çalışan kral, kendisinde bunu yapacak güç ve ehliyeti bulamayınca soylular, papazlar ve halk temsilcilerinden müteşekkil Etats Genéraux’yu toplamaya mecbur kaldı. Bu meclisin yasama ve yürütme yetkisi bulunmamakta idi. Sadece kralın bir danışma organı niteliğindeydi.

Toplanmasından hemen herkesin iyi sonuçlar doğuracağını umduğu Etats Genéraux, kralın çağrısı üzerine 5 Mayıs 1789 günü ilk toplantısını Versailles Sarayı’nda 300 soylu, 300 papaz ve 600 halk temsilcisinin katılımıyla yaptı. Kral, gelenek olan ilk toplantıya başkanlık yapması sırasındaki konuşmasında, meclisin başlıca görevinin mali durumun düzeltilmesine çalışmak olduğunu belirtti.

Meclisin ilk gündemlerinden biri ise oy verme usulünün ne şekilde olacağı sorunuydu. Ayrıcalıklı sınıf eski kural üzere, yani sınıf esasına göre oylamanın yapılmasını isterken halk temsilcileri eşitliği savundular. Altı hafta süren tartışmalar sonucunda bir karara varılamayınca kendilerinin halkın yüzde doksan altısının temsilcisi olduğunu söyleyen halk temsilcileri, 17 Haziran 1789’da kendilerinden oluşan meclisi “ulusal meclis” ilan ettiler. Ayrıca halk egemenliğini ellerine alarak, meclisin rızası olmadan halktan hiçbir vergi toplanamayacağını bildirdiler.

Kral bu meclisin toplanmasını engellemek maksadıyla saraydaki toplantı salonunu kapattırdı. Bu ise meclis üyelerinin birbirine daha sıkı bağlanmalarına neden oldu. 20 Haziran 1789 günü “Top Salonu” denilen yerde tekrar toplanan meclis üyeleri, bir anayasa yapmadan dağılmamaya and içtiler. Ulusal Meclis’in Fransa Krallığı için bir anayasa hazırlama hareketine girişmesi, direk olarak monarşi yönetimini hedef alan bir hareketti. İşte bununla ihtilal başlamış oluyordu.

Bir süre sonra kralın da isteği üzerine soylular ve papazların da katılımıyla meclis bir anayasa hazırlamaya başladı ve kendisini 9 Temmuz 1789’da Kurucu Meclis ilan etti.

   Kurucu Meclis Dönemi (9 Temmuz 1789 -14 Eylül 1791)

Meydana gelen bu gelişmelerden rahatsız olan ayrıcalıklılar sınıfı kralı da yanlarına alarak meclisi dağıtmak istediler. Paris’te büyük heyecan içinde olan halk, meclisin dağıtılacağını duyunca 14 Temmuz 1789’da mutlakıyetin sembolü haline gelmiş Bastille Hapishanesi’ni basarak yaktı. Aynı zamanda Fransa genelinde belediyeler ele geçirilerek Commune (Komün) adı verilen yeni şehir yönetimleri kuruldu. Kralın yabancı askerlerden oluşan korumalarına karşı da ulusal ordu kurularak başına Lafayette getirildi. Bu gelişmeler sonrasında kralın gücü büyük oranda azaldı. Ayrıcalıklı sınıflardan olanların birçoğu yurtdışına kaçtı.

Kurucu Meclis son gelişmeler üzerine, 4 Ağustos 1789’da feodalite döneminden beri süregelen ayrıcalıkları ortadan kaldıran bazı temel kararlar aldı. Böylece Fransa’da siyasi, sosyal ve ekonomik yönlerden eşitsizliğe dayalı eski sistem yıkılarak yerine eşitliğe dayanan yeni bir toplum düzenine geçmenin esasları sağlanmış oldu. Kurucu Meclis’in yaptığı ikinci büyük aşama ise anayasanın baş tarafına konulmak üzere 28 Ağustos 1789’da kabul ve ilan edilen “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” oldu. Bu bildiri yurttaşların hak ve özgürlüklerinin neler olduğunu ilan ediyordu.

Fransa’da bu temel gelişmeler meydana gelirken iç çalkantılar da sürmekteydi. Kral ise eski düzeni, dışarıdan alabileceği yardımlarla yeniden kurabilmek ümidiyle 20 Haziran 1791’de ailesi ile Fransa’dan kaçma girişiminde bulundu. Ancak bu girişiminde başarılı olamayan kral, Varrene’de yakalanarak Paris’e geri getirildi. Kralın bu hareketi, ülkenin kralsız da yönetilebileceğini göstermesi açısından cumhuriyetçilerin işine yaradı.

Nihayetinde, uzun ve çekişmeli iki yılın ardından meclis, bir anayasa hazırladı. Bu anayasa 14 Eylül 1791’de kral tarafından da onaylanarak yürürlüğe girdi. Meydana getirilen bu anayasaya göre güçler ayrılığı esas alınmış ve egemenliğin halka ait olduğu kabul edilmiştir. Buna göre yürütme krala, yasama meclise, yargı da halk tarafından seçilen yargıçlara verilmişti.

   Yasama Meclisi Dönemi (1 Ekim 1791-20 Eylül 1792)

Anayasanın kabulüyle mutlak monarşi sona eriyor, meşruti monarşi dönemi başlamış oluyordu. Kurucu Meclis de, görevini tamamlamış olduğundan kendini feshederek, yeni seçimlere gitti. 745 üyeden oluşan Yasama Meclisi 1 Ekim 1791 tarihinde toplandı. Meclis tutucular ve ilericiler olarak iki büyük gruba ayrılmış bulunuyordu.

Bu meclis dönemi; içte ayaklanmalar ve parti çekişmeleriyle, dışta yeni rejimi yıkarak “Kutsal Krallığı” yeniden kurmak isteyen komşu devletlerle yapılan savaşlarla geçti. Bu arada, yabancı işgalci güçlerin girişmiş olduğu hareketler ulusal duyguları coşturdu. Bu iç ve dış ortam içerisinde de Yasama Meclisi 20 Eylül 1792’de yerini Konvansiyon Meclisi’ne (Convention Nationale) bıraktı.

   Konvansiyon Meclisi Dönemi (20 Eylül 1792-26 Ekim 1795)

20 Eylül 1792 günü Konvansiyon Meclisi, bir önceki meclis döneminden kalma iç ve dış tehlikelerle dolu bir ortamda göreve başladı. Konvansiyon, ilk iş olarak 21 Eylül 1792’de krallığı kaldırarak cumhuriyeti ilan etti. Böylece Fransa’da monarşi yönetimi sona erdi ve kral vatana ihanet suçundan yargılanarak ölüme mahkûm edildi. 21 Ocak 1793’te idam edildi.

Kralın idamı, büyük iç ayaklanmalara neden oldu. Bunun yanı sıra Avusturya ve Prusya’nın Fransa’ya karşı sürdürdükleri savaşa İngiltere, İspanya, Hollanda ve bazı İtalya devletlerinin de katılmasına yol açtı. Böylece ülke içten ve dıştan büyük tehlikelerle karşı karşıya kaldı.

Bu durum üzerine olağanüstü yetkilere sahip “Kamu Selameti Komitesi”, “İhtilal Mahkemeleri” gibi organlar kuruldu. Bunlar da “Terör Yönetimi”nin ortaya çıkmasına neden oldu. Terör Yönetimi ile yeni rejim ülkeye yerleştirildi. Ülkede yaratılan heyecanla askere alımlar arttırıldı ve güçlü bir ordu oluşturuldu. Ordunun güçlendirilmesiyle yapılan savaşlarda düşmanlar sınırlarda durduruldu. Ancak şiddet ve baskı dayanılmaz noktaya geldiğinden, ılımlı cumhuriyetçiler ile Ulusal Ordu işbirliği yaparak ülke yönetimini ele geçirmiş bulunan Robepierre ve taraftarlarını yakalatarak idam ettirdiler. (27 Temmuz 1794) Ilımlı cumhuriyetçiler bundan sonra yeni bir anayasa hazırlamaya başladılar.

Konvansiyon Dönemi’nde cumhuriyet ilan edilmiş, rejim yerleştirilmiş, ayrıcalıklar kaldırılmış, dini hoşgörürlük getirilmiş, sosyal yapı değiştirilmiş, eğitime özellikle önem verilmiştir. Ancak anayasada yapılan bazı değişikliklerle güçler birliği ilkesine dönülmüş ve bu da Robespierre’in diktatörlüğü ile sonuçlanmıştır.

   Direktuvar Dönemi (28 Ekim 1795-9 Kasım 1799)

Yeni anayasa, bir önceki dönemde yürütme gücünün tek kişiye verilmesinin sakıncaları görüldüğünden, yürütmenin beş üyeden meydana gelen ve meclis tarafından seçilen, Direktuvar denilen bir kurula verilmesini öngörmüştü.

Bununla beraber yeni rejimden ne krallık taraftarları ne de cumhuriyetçiler memnun oldular. Halkı ayaklanmaya kışkırttılar. Meydana gelen ayaklanmaları ise genç general olan Napolyon Bonapart bastırdı. Bu da Napolyon’a ülke içerisinde şöhret sağladı.

Bu dönemde iki büyük dış girişimde bulunuldu. Bunlar Napolyon’un Mısır ve Avusturya seferleri idi. Fransa birinci seferle Dalmaçya Kıyıları’na ve İtalya’ya, ikincisi ile de Mısır’a yerleşti ve sınırları dışında yayılma dönemine girmiş oldu.

Ancak Direktuvar yönetimi ülkenin iç politikasında pek başarılı olamadı. Özellikle İtalya’da ve Mısır’da Fransız ordularının uğradığı yenilgiler ile ülke içinde yönetime karşı girişilen hareketler, hükümetin itibarını iyice zayıflattı. Bu durumda Napolyon Mısır’dan gizlice ayrılıp Fransa’ya dönerek (9 Ekim 1799) hükümet aleyhtarları ile birleşip 9 Kasım 1799’da Direktuvar yönetimine son verdi.

   Konsüllük (Consulat) Dönemi (10 Kasım 1799-18 Mayıs 1804)

Napolyon’un girişimleri üzerine Direktuvar kaldırılarak üç konsülden oluşan geçici bir hükümet kurulmuştu. Ayrıca yeni bir anayasa hazırlanması için de iki komisyon meydana getirilmişti. Böylece Fransa’da konsüllük dönemi başlamıştı.

Bundan sonra, dört yıllığına Birinci Konsül olan Napolyon yönetimi ele aldı. Cumhuriyet temelli ve dört meclisli bir parlamento meydana getiren bir anayasa yaptırdı. Bu anayasa aslında Napolyon’un kişiliğinde toplanan merkeziyetçi bir yönetim getiriyordu. Bu yönüyle bir “Despotik Cumhuriyet” niteliğindeydi. Bu durumdan yararlanan Napolyon önce kendisini hayat boyu konsül seçtirdi, daha sonra da 2 Aralık 1804’te imparatorluğunu ilan etti.

   İhtilal ve Fikirlerinin Mücadelesi

Fransa’da ihtilalin patlak verdiği ilk zamanlarda komşu ve diğer Avrupa devletleri bu durumdan çekinmek yerine, aksine memnun oldular. 1791 Anayasası’nda yer alan “Fransa, fetih maksatlı savaşmaktan tamamen vazgeçmiştir.” maddesi, diğer Avrupalı devletleri bu durumun Fransa’nın iç sorunu olduğu ve Fransa’nın bu durumdan zayıf düşeceği gibi düşüncelere götürmüştür.

Ancak ihtilalin kısa sürede büyüyerek yüzyıllık monarşiyi kaldırıp yerine cumhuriyeti kurması, Avrupa monarşilerini bu ihtilalin kendi ülkelerini de etkileyeceği düşüncesiyle bir hayli korkuttu. Bununla birlikte ihtilal fikirlerine karşı birlikte cephe almaya başladılar. Ancak bu zaman diliminde Avrupalı devletlerin kendi aralarında anlaşmazlıkları vardı. İşte ihtilal, bu devletlerin aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp Fransa’ya karşı birleşmelerine neden oldu.

Avrupa sahnesi, Fransa ve Fransa’ya karşı birleşen devletlerin 1792’den 1815’e kadar Koalisyon ya da İhtilal Savaşları diye adlandırılan, Fransa’nın “kralların zulmünde bulunan halkları kurtarmak”; diğer devletlerin ise “Fransa’daki monarşiyi yeniden tesis etmek” amacıyla karşı karşıya geldikleri mücadelelerini sergilemiştir. Yaklaşık yirmi beş yıl süren savaşlar uzun ve yıpratıcı olmuştur. Başlangıçta savunmada kalan Fransa, Napolyon ile birlikte hücuma geçmiş, neredeyse Avrupa’nın bütününe hâkim olduktan kısa bir süre sonra ihtilalin başladığı zamanki sınırlarına geri dönmüştür.

Bu savaşlar neticesinde ihtilal fikirleri geniş bir yayılma sahasına sahip olabilmiş ve bundan sonraki Avrupa siyasi kaderini belirleyen en önemli unsurlardan biri olmuştur. Bu savaşlar, Avrupa’da güçler dengesini ve siyasi haritayı büyük ölçüde değiştirmiş ve devletlerarası ilişkilerde yeni gelişmelere neden olmuştur.

   Birinci Koalisyon Savaşı (1792-1797)

Fransa’da ihtilalden itibaren meydana gelen gelişmeler, öncelikle komşu devletleri daha sonra da diğer Avrupa devletlerini telaşa düşürmüştür. Özellikle kozmopolit yapısıyla dikkat çeken Avusturya, bu gelişmelerden ve ortaya çıkardığı fikirlerden en çok çekinen devletti. Prusya devleti ise hem Fransa’ya yakın oluşu hem de devlet yapısı nedeniyle gelişmeleri yakından takip etmekteydi. Bu nedenle 1791 Ağustos’unda buluşarak, Fransa’da monarşi yönetiminin yeniden kurulması için işbirliği yaptıklarını ilan ettiler. Bu durum Fransa’da büyük tepki uyandırdı ve Yasama Meclisi 20 Nisan 1792’de Avusturya’ya savaş ilan etti. Prusya’nın da ittifak gereği Şubat 1792’de savaşa katılmasıyla Koalisyon Savaşları başlamış oldu.

Savaşın başlarında sağlanamayan mukavemet, Prusya’nın ülkenin içlerine kadar girmesine neden olsa da cumhuriyet döneminde Fransızlar düşmanlarını durdurdular ve karşı hücuma geçerek var olan sınırlarının dahi ötesinde toprak elde ettiler.

Kralın idamı ve cumhuriyetin ilanından dolayı tepkileri zaten üzerine çeken Fransa’nın sınırları dışında toprak elde etmesi de başta İngiltere olmak üzere İspanya, Hollanda, Napoli, Toskana ve bazı Alman prensliklerinin savaşa katılmasına ve savaşın Avrupa’nın büyük bölümüne yayılmasına neden oldu. Fransız orduları bu savaşlarda başarı sağlayınca, 1795 Nisan-Temmuz’unda Prusya, Hollanda ve İspanya Fransa ile barış yaparak yeni rejimi resmen tanımış oldular.

Ancak İngiltere ve Avusturya barışa yanaşmamıştı. Bu nedenle Fransa 1795 yılı ortalarından itibaren karada Avusturya ve müttefikleriyle savaş yapmaya devam etti. Bunun için Avusturya’nın müttefikleri olan Almanya ve İtalya’ya iki ayrı ordu gönderdi. Bunlardan Avusturya üzerinden İtalya’ya gönderilen orduyu Napolyon komuta ediyordu. Napolyon önce Avusturya daha sonra da Piyemontelileri yenerek Kuzey İtalya’yı ele geçirdi. Bu durum üzerine Avusturya, Fransa ile barışa mecbur kaldı ve 18 Ekim 1797 tarihinde Campo Fermio Antlaşması yapıldı. Bu antlaşma gereğince Avusturya ve Fransa, Dalmaçya kıyılarına iyice yerleşerek Balkanlara sokulmuş oldular. Bu da Avrupa’nın iki güçlü devletini Osmanlı Devleti ile komşu haline getirdi.

Fransa bundan sonra İngiltere’ye dönerek onun Hindistan’la bağlantısı olan Mısır’ı ele geçirerek onu barışa zorlamak istedi. Bu gerekçeyle hazırlanan büyük bir donanmayla ordu Napolyon komutasında Temmuz 1798’de Mısır’a çıktı. Bu durum İngiltere, Osmanlı Devleti ve Rusya arasında bir ittifak oluşmasına ve İkinci Koalisyon’un kurulmasına neden oldu. Yapılan savaşlar sonucunda Fransa Mısır’da başarısızlığa uğrayarak geri döndü.

   İkinci Koalisyon Savaşları (1798-1802)

Fransa Mısır seferi ile uğraşırken Avusturya, Rusya’nın da desteğini alarak Kuzey İtalya’yı işgal etti. Diğer taraftan da bir İngiliz-Rus ordusu 1799’da Hollanda’ya çıktı; fakat Fransızlara yenildi. Güney Almanya da hareketlenmeye başlayınca “İkinci Koalisyon Savaşları” başlamış oldu.

Napolyon konsül olarak Fransa’nın yönetiminde etkili isim olunca bunlara karşı harekete geçti. Güney Almanya’da Avusturya mağlup edildi. Kendisinin başında bulunduğu bir orduyla İtalya’ya girdi. Burada da Avusturya mağlup edilince 9 Şubat 1801’de Luneville Antlaşması yapıldı.

Avusturya’nın barış yaptığı zamanlarda Rusya, Fransa’ya yakınlaşmaya başlamıştı. Bu sebepten ötürü, İngiltere tek başına kalmış bulunuyordu. Fransa’nın Avrupa’da sivrilip üstün bir güç olmasını engellemeye çalışan İngiltere barışa yanaşmıyor, savaşı devam ettiriyordu. En nihayetinde İngiltere’nin de barışa razı olmasıyla 27 Mart 1802’de Amiens Barış Antlaşması imzalandı. Bununla İngiltere; Fransa’nın siyasi hüviyet kazandırdığı bütün devletleri tanımış, Fransa ve müttefiklerinden elde ettikleri tüm sömürgeleri -Seylan ve Trinidad hariç- geri vermiş oluyordu. Buna karşılık Mısır’da başarısız olan Fransa da Mısır’ı tamamen boşaltmayı garanti ediyordu. Böylece Fransa, Avrupa’da üstün bir yer edinmiş oldu.

Napolyon Fransa’yı ulaştırdığı bu yüksek seviyeden de yararlanarak 2 Aralık 1804’te imparatorluğunu ilan etti. Böylece, Fransa’da “Birinci İmparatorluk Devri” başlamış oldu.

   Üçüncü Koalisyon Savaşları (1803-1805)

Napolyon konsüllük döneminde sağladığı başarılarla kıta Avrupa’sının büyük bir bölümüne egemen olurken İngiltere’nin çıkarlarına da dokunmuş oluyordu. Denizlerde hâkim devlet olan İngiltere’ye tehlike sadece Avrupa’da sivrilmiş bir güçten gelebilirdi. Fransa açısından durum ise şöyleydi; egemenliğin tamamına erdirilmesi ve sürdürülmesi açısından denizlerde hâkimiyet kurmak ve İngiltere’yi kesin bir yenilgiye uğratmak elzemdi. Bu durumda çıkarları çakışan bu iki devlet, 1802 Amiens barışını kısa sürede bozdu ve yeni savaşların başlamasına yol açtı.

Bu tarihlerde Osmanlı Devleti; İngiltere ve Rusya ile ittifak olmasına rağmen bu devletlerle arası açılmaktaydı. Napolyon, bu durumdan yararlanarak Osmanlılara yakınlaşmaktaydı. Fransa diğer taraftan, Kuzey Afrika ile yakından ilgilenmekte ve hatta Hindistan’a dahi el uzatmaktaydı. Avusturya, Rusya ve İngiltere’nin aleyhine olan bu gelişmeler, bu üç devletin Fransa’ya karşı birlikte harekete geçmelerine neden oldu. “Üçüncü Koalisyon Savaşı” da böylece başlamış oldu. (Mayıs 1803)

Napolyon ilk olarak İngiltere nüfuzunda bulunan Hannover’i işgal etti. Daha sonra müttefiki Hollanda’nın yardımıyla büyük bir donanma meydana getirdi. Plan şuydu; bu donanma İngiliz donanmasını Manş Denizi’nden çıkmaya mecbur bıraktığı sırada, Napolyon İngiltere’ye girerek İngiltere’yi adasında mağlup edecekti. Ancak bunun mümkün olamayacağı Fransız donanmasının 20 Ekim 1805 Trafalgar’da yenilmesiyle anlaşıldı. Fransa, bu yenilgisine mukabil kara savaşlarında düşmanlarına üstünlüğünü kabul ettirecek başarılar sağladı.

Napolyon kendisini İtalya Cumhuriyeti’nin hayat boyu başkanlığına seçtirmiş ve Cenova’yı Fransa’ya dâhil etmişti. Bu durum üzerine rahatsız olan İngiltere, Avusturya ve Rusya, Fransızları Almanya’dan çıkarmak için Temmuz 1805’te ittifak oluşturdu.

Bunun üzerine harekete geçen Napolyon ilk olarak Avusturya üzerine giderek onu mağlup etti. Sonra Tuna üzerinden Viyana’ya yürümeye başladı. Şehrin yakınlarına geldiğinde ortak Avusturya-Rus ordusuyla karşılaştı. Burada 2 Aralık 1805’de yapılan Üç İmparator Savaşı’nda -üç imparatorun da ordusunun başında olmasından dolayı bu isim verilmiştir- Napolyon büyük bir zafer kazandı. Avusturya ile barış yapılırken Rusya barış yapmaksızın geri çekildi.

Napolyon, bundan sonra 1806 yılında Almanya’daki Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu ortadan kaldırdı. Avusturya dışındaki Alman devletlerinden müteşekkil Ren Konfederasyonu’nu kurdu ve bunu bir ittifakla kendisine bağladı.

   Dördüncü Koalisyon Savaşları (1806-1807)

Prusya, Fransa’ya karşı bir savaşı henüz göze alamıyordu. Üç İmparator Savaşı’ndan sonra da Fransa’yla bir bağlaşma yapmıştı. Ancak Napolyon’un Ren Konfederasyonu’nu kurması, Prusya’nın çıkarlarını zedeliyordu. Bu etkili durum, Prusya’yı harekete geçirdi ve Ruslarla bir anlaşmaya sürükledi.

Bu durum karşısında Napolyon, Almanya’da hazır bulunan ordusuyla harekete geçerek Saksonya’ya girmiş bulunan Prusya ordusunu 14 Ekim 1806’da Jena’da ağır bir yenilgiye uğrattı, ardından da Berlin’e girdi. Fransa’nın öne sürdüğü ağır anlaşma şartlarını kabul etmeyen Prusya, Rusya ile savaşa devam etme kararı aldı.

Böylece Avrupa’daki egemenliğini pekiştiren Fransa’nın karşısında iki büyük engel kalmıştı. Biri Trafalgar Savaşı yenilgisiyle adasında yenemeyeceğini anladığı İngiltere, diğeri büyük kara ordularına sahip güçlü Rusya’ydı. Böylece Fransa deniz gücünü elinde bulunduran bir ada devletiyle ve büyük kara ordularına sahip Rusya’yla karşı karşıya kalmıştı.

Napolyon, İngiltere’yi deniz gücünden mahrum bırakmak için onun deniz ticaretini engelleyici bazı planlar uygulamaya koymak için harekete geçti. Bunun üzerine 21 Aralık 1806’da yayınladığı buyruk ile “Kıta Ablukası”nı ilan etti. Bununla İngiliz gemilerinin Avrupa limanlarına yanaşmasını ve bütün İngiliz mallarının Avrupa’ya girmesini yasakladı. Hatta İngiliz limanlarına uğrayan tarafsız gemilere de el konulmasının emretti. Böylece İngiltere’yi Avrupa’dan tecrit etmek istedi. Lakin bunda tam olarak başarılı olabilmesi için iki büyük devlet ile -Rusya ve Osmanlı Devleti’yle- ya anlaşması ya da çatışması gerekiyordu. Osmanlı Devleti ile ilişkiler iyi gidiyordu. Geriye yalnız Rusya kalıyordu.

İngiltere de buna karşılık olarak 7 Ocak 1807’de Fransa’ya karşı “Deniz Ablukası”nı ilan etti. Bununla Fransa’yı Avrupa kıtasına hapsetmeyi amaçlıyordu. Bunu açık denizlerde Fransız ve müttefiklerinin gemilerine ve mallarına el koyarak yapacağını açıkladı.

1807 yılına gelindiğinde Napolyon, Avrupa’nın büyük bir kısmına egemen olabilmiş; ancak Rusya’yla daha adamakıllı karşılaşmamıştı. Üstelik yenilgiye uğrattığı Prusya kuvvetleri de Rusya’ya duhul etmişti. Bununla birlikte Rus orduları, Fransa’nın da ilgilendiği Lehistan’dan batıya doğru ilerliyordu. Bu durumda iki devlet arasında savaş kaçınılmaz olmuştu.

Napolyon öncelikle 1793 yılından beri Prusya işgalinde bulunan Lehistan’a girdi ve Lehistan’a bağımsızlığını verdi. Lehistan’ı Prusya ve Rusya aleyhine kışkırtan Napolyon, Lehistan ordusunun yanında savaşa girmesini sağladı. Napolyon bundan sonra Rus orduları ile Eylau’da karşılaştılar.(18 Şubat 1807) Kesin bir sonuç alınamadı. Ancak 14 Haziran 1807’de Friedland’da yapılan ikinci savaşta Rus orduları kesin olarak yenildi ve barış istemek zorunda kaldı.

Fransa ve Rusya imparatorları arasında barış antlaşması 9 Temmuz 1807’de Tilsit’te yapıldı. Tilsit Antlaşması, yenen ve yenilen iki devlet arasında imzalanandan çok bir ittifak anlaşmasına benziyordu. Buna göre Fransa, devam etmekte olan Osmanlı-Rus savaşında arabuluculuk yapacak, netice elde edilemezse Rusya’yla birlikte Osmanlı Devleti’ne karşı savaşacaktı. Aynı şekilde Rusya da, Fransa ile İngiltere arasında arabuluculuk yapacak, olumlu bir sonuç alınamaması durumunda Fransa ile birlikte hareket edecekti. Bu şekilde Napolyon, Rusya’yı İngiltere’den ayırarak onu yalnız bırakmayı amaçlamıştır. Böylece Avrupa’da sadece iki büyük devlet kalmıştır.

Bu ittifaka benzer anlaşmaya rağmen iki devlet arasında çıkar çatışmasından doğan anlaşmazlıklar ortaya çıkıyordu. Tilsit Antlaşması’nda yer alan gizli bir maddeye göre Osmanlı topraklarının paylaşılması kararlaştırılmış lakin nasıl yapılacağı noktasında uyuşmazlıklar ortaya çıkmıştı. Bu durum üzerine iki devletin imparatoru da 26 Eylül 1807’de Erfurt’ta yeniden buluştular. Burada iki imparator arasında varılan anlaşmaya göre ortak düşman ve kıtanın düşmanı olan İngiltere’ye karşı olan ittifak teyit ediliyordu.

   Beşinci Koalisyon Savaşları (1809-1812)

Napolyon, Avrupa’da egemenliğini kurmuştu. Ancak bu sıralarda, Napolyon İmparatorluğu’na karşı Avrupa’da hareketler başlamıştı, bunlar da gittikçe şiddetleniyordu. Napolyon egemenliğine karşı ilk ve büyük tepki İspanya’dan geldi.

1795 yılında Fransa ile İspanya arasında yapılan ittifaktan itibaren Fransa’nın bu ülke üzerindeki etkisi artmıştı. Napolyon, bu ikili ilişkileri kendi lehine daha da geliştirmek için harekete geçmişti. Bu amaçla Napolyon, İspanya’nın komşusu ve İngiltere’nin müttefiki olan Portekiz’i 1807 yılında ilhak etmişti. Sonra da bu ülkedeki ordularına yardım bahanesiyle İspanya’ya asker sokmuş ve Madrid’i işgal etmişti. Bunun üzerine isyan eden İspanyollar, Kral 15. Carlos’u tahttan feragate mecbur ettiler ve yerine oğlu 7. Ferdinand kral oldu. Ancak ülkede sular durulmadı ve baba oğul arasında taht mücadelesi yaşandı. Bunun üzerine İspanyollar Napolyon’dan yardım istediler. Napolyon ise baba-oğulu Fransa’ya çağırarak İspanya tahtına kardeşi Joseph Napolyon’u tayin etti.

İspanya bu şekilde Fransa’ya bağlanmış oluyordu. Ancak İspanya halkı, ihtilalin yaydığı milliyetçilik fikrinin de etkisiyle bu durumdan hiç memnun olmadılar ve Fransızlara karşı bütün ülkede harekete geçtiler. İspanya’nın bu hareketine İngiliz desteği hiç gecikmeden katıldı­. Bir İngiliz ordusu Lizbon’a çıkarak önce Portekiz’i, sonra da İspanya’yı işgal etti. Bu sırada Almanya’da bulunan Napolyon hemen geri dönerek, İspanya üzerine yürüdü. İspanya’ya girerek İngilizleri geri çekilmeye mecbur etti. 1813 yılına kadar süren savaşlarda Napolyon’un en seçkin askerleri burada büyük kayıplara uğradı. Buradaki başarısızlıklar, aslında Napolyon’un sonunun başlangıcı demek oluyordu. İspanya’da başlayan bu ulusçuluk hareketi, kısa bir süre içerisinde önce Napolyon’un nüfuzunun olduğu yerlerde sonra da tüm dünyada etkisini göstermeye başladı.

Avusturya, Fransa’nın İspanya’daki meşguliyetini fırsat bilerek Fransa’nın Almanya üzerindeki hâkimiyetine son verme zamanının geldiği düşüncesiyle 1809’da bir ordusunu Bavyera’ya, diğer bir ordusunu da İtalya’ya göndererek Fransa’ya karşı savaş açtı. Napolyon, bunun üzerine ordusunu toplayarak derhal Tuna’yı geçip Avusturya ordusuna karşı hücuma geçti. Temmuz 1809’da Wagram’da Avusturyalıları yendi. Bunun sonucunda 14 Ekim 1809’da Viyana Barış Antlaşması yapıldı. Buna göre Fransa Adriyatik bölgesinde büyük bir nüfuz elde ediyor ve Baltık’tan Karadeniz’e kadar kurmak istediği “Doğu Avrupa Seddi” büyük oranda gerçekleşmiş oluyordu.

Fransa’nın doğudakibu başarılarına rağmen batıda durumu hiç de iyi değildi. İngiltere ile savaşı devam ediyor ve Wellington komutasındaki küçük bir İngiliz ordusu, Fransa’yı İspanya’da büyük bir ordu bırakmaya mecbur ediyordu. Bu da Fransa’ya ağır bir yük oluşturuyordu.

Napolyon, bir türlü İngiltere’yi barış yapmaya zorlayamıyordu. Bunun için kıta ablukasına verdiği önemi arttırıyordu. Bunu sağlamak için, 1810 yılında Hollanda ve Danimarka kıyılarını da işgal ederek Fransa’ya dâhil etti. Ancak bu tarihlerde müttefiki olan Rusya, Fransa’dan uzaklaşarak İngiltere’ye yakınlaşıyordu.

   Napolyon’un Moskova Seferi (Haziran-Aralık 1812)

Fransa ile Rusya arasında 1807 Tilsit Antlaşması’yla bir yakınlaşma hâsıl olmuştu. Ancak Rusya bu antlaşmanın bağlayıcı hükümlerinden dolayı daha baştan bundan memnun kalmamıştı. Fransa’nın Doğu Avrupa’daki hareketleri ise kendisine kuşku veriyordu. Ayrıca kıta ablukası da Rusya’nın ekonomisine zarar vermeye başlamıştı. Bu nedenle Rusya bir süre sonra kıta ablukasına aldırmayarak İngiltere’yle ticaretine tekrar başlamıştı. Böylece İngiltere’yle Rusya, Fransa’ya karşı birleşmiş oluyordu. Bundan dolayı Napolyon Rusya’yı kesin zaferli bir savaşla saf dışı bırakmaya karar verdi.

Napolyon bu amacına ulaşabilmek için büyük çoğunluğunu müttefiklerinden elde ettiği yabancı askerlerden oluşan 500 bin kişilik ordusuyla, 24 Haziran 1812’de Moskova Seferi’ne çıktı. Sürekli olarak geri çekilen Rus ordusuna karşı bazı başarılar elde edilerek 14 Eylül 1812’de Moskova’ya girdi. Ancak Ruslar şehri yakarak terk etmişlerdi. Napolyon ümit ettiği gibi bir sonuca varamadı. Rusya ne ateşkes ne de barış yapmaya yanaşıyordu. Napolyon’un 20 Eylül ve 5 Ekim tarihlerinde yaptığı barış önerilerini Çar 1. Aleksandr reddetti. Bunun üzerine Napolyon, kışın gelmesinden dolayı Rusya’da daha fazla kalamayacağını gördü ve geri çekilmeye karar verdi. 18 Ekim 1812’de Fransız ordusu Moskova’dan ayrılmaya başladı.

Bu geri çekiliş sırasında büyük Fransız ordusu açlık, soğuk ve Rusların sürekli taciz saldırıları nedeni ile eridi. Bu çekiliş aynı zamanda Napolyon İmparatorluğu’nun da Fransa’ya doğru çekilişi demekti. Fransa’ya dönünce Napolyon, imparatorluğu ayakta tutabilecek büyüklükte bir gücünün kalmadığını fark edecekti.

   Altıncı Koalisyon Savaşları (1813-1814)

Napolyon, Fransa’ya döndükten sonra yeni bir ordunun kurulması hazırlıklarına başladı. Bu sıralarda Rus kuvvetleri Prusya’ya kadar gelmişti. Napolyon’un yenilgisi üzerine Şubat 1813’te Rusya ve Prusya Fransa aleyhine ittifak yaptılar. Buna daha sonra İngiltere, İsveç ve bazı Alman devletleri de dâhil oldular. İttifakın Avrupa uluslarını baskıdan kurtarmak amacıyla oluşturulduğunu ilan ettiler.

Bu durum üzerine Napolyon, topladığı ordusuyla Almanya’ya girdi. Rus ve Prusya ordularını arka arkaya iki defa yendikten sonra Saksonya’ya girdi. Ancak elinde yeteri kadar kuvvet bulunmadığından ateşkes istedi. İspanya’da ise iyice zayıf düşmüş Fransız ordusu İngilizlere yenildi. İngiliz kuvvetleri Fransa sınırından içeri girdiler.

Ateşkes anlaşmasıyla savaşın durduğu dönemde devletlerarası diplomatik münasebetler hızlandı. Fransa, kendisinde savaşa girecek gücü bulamadığından savaşa dâhil olmayan Avusturya’dan arabuluculuk yapmasını istedi. Bununla birlikte Napolyon ile müttefikler arasında barış görüşmeleri başladı. Avusturya başbakanı Metternich, müttefiklerin de onayını alarak Napolyon ile yaptığı görüşmede Fransa’nın 1801 sınırlarına dönmesini teklif etti. Napolyon’un bunu kabul etmemesi üzerine Avusturya da Fransa’ya savaş açtı. Böylece yeniden başlayan savaşta, müttefikler 19 Ekim 1813’te yapılan Leipzig Savaşı’nda Napolyon’u yendiler.

Bu yenilgi üzerine Napolyon, Fransa’ya doğru geri çekilmeye başladı. Bu durumda Ren Konfederasyonu ve Vestfalya Krallığı dağıldı. Aynı yıl içerisinde Fransa, İspanya’dan da çekildi. Diğer taraftan müttefikler Fransa sınırını üç noktadan aşarak sınır içerisinde ilerlemeye başladılar. Napolyon’a barış teklif ederek 1792 sınırlarına dönmesini isteyen müttefikler olumlu cevap alamayınca 30 Mart 1814’te Paris’e girdiler.

Bu durum üzerine Fransız halkı da Napolyon aleyhine döndü. İhtilal ruhu sönmüştü. 2 Nisan 1814’te Fransız Senatosu Napolyon’u imparatorluktan istifaya çağırdı. Çaresiz kalan Napolyon 6 Nisan’da oğlu lehine tahttan feragat etse de bu müttefiklerce kabul edilmeyerek koşulsuz olarak tahttan çekildi ve Elbe Adası’na sürüldü. (20 Nisan 1814) Böylelikle Fransa’da krallık tekrar kurularak meşruti monarşi sistemine geçildi.

Yedinci Koalisyon Savaşı ve Napolyon İmparatorluğu’nun Yıkılışı

Napolyon’un Elbe Adası’na sürülmesinden sonra, Fransa’da yeniden tesis edilen meşruti monarşi döneminde halk kısa sürede Bourbonlara cephe almaya ve Napolyon döneminin özlemini duymaya başladı. Diğer taraftan, Avrupa’nın geleceğine yön vermek için toplanan Viyana Kongresi’nde çalışmalar çok yavaş ilerliyordu. Büyük devletler bu mecrada çıkar yarışına girmiş ve neredeyse sürecin tıkanmasına neden olmuşlardı.

Fransa ve Viyana’daki bu gelişmelerden yararlanan Napolyon tekrar Fransa’nın başına geçmek için 25 Şubat 1815’te Elbe Adası’ndan ayrılarak 1 Mart 1815 günü güney Fransa kıyısına çıktı. Büyük sevgi gösterileriyle karşılanan Napolyon, hiçbir direnişle karşılaşmadan 20 Mart 1815’te Paris’e girdi ve yeniden imparatorluğunu ilan etti.

Tahta çıkan Napolyon bir bildiri yayınlayarak 1792 sınırlarını koruyacağını ve barışı sürdüreceğini beyan etse de müttefikler Napolyon’u barışın düşmanı ilan ettiler. Bu nedenle de müttefikler aralarındaki sorunları bir kenara bırakarak Napolyon’a karşı tekrar birleştiler ve böylece savaş yeniden başladı.

Napolyon, yeni hazırladığı ordusuyla İngiltere ve Prusya ordularının birleşmesine engel olmak maksadıyla hızla Belçika’ya girdi. Fakat 18 Haziran 1815’te Waterloo’da yapılan savaşta Wellington komutasındaki İngiliz ve yardıma gelen Prusya ordusu karşısında büyük bir yenilgiye uğradı.

Bu yenilgi üzerine Napolyon hemen Paris’e döndü ancak burada da durum kendi aleyhine dönmüştü. Nihayetinde meclis 22 Haziran 1815’te Napolyon’u ikinci defa istifaya çağırdı ve mecbur etti. O da Amerika’ya kaçmak istedi; lakin Rockfort Limanı’na geldiğinde bunun mümkün olmadığını görerek İngilizlere teslim oldu. Napolyon bunun üzerine Saint-Helen Adası’na sürüldü ve burada beş yıl kadar yaşadıktan sonra 5 Mayıs 1821’de öldü.

Bundan sonra, Fransa’da meşruti monarşi yeniden kuruldu. Fransa ile müttefikler arasında, 20 Kasım 1815’te İkinci Paris Antlaşması yapıldı. Buna göre Fransa 1790 sınırlarına çekilmeyi ve büyük bir savaş tazminatı ödemeyi kabul etti. Böylece yaklaşık yirmi beş yıldır süren savaş durumu sona ermiş bulunuyordu. Bu tarihlerde Viyana Kongresi kararları da devreye girdiğinden Avrupa daha değişik statülü bir döneme geçti.

osman aydın

Bir cevap yazın