Evren Modelleri – Batlamyus (Ptolemaios) ve Copernicus

Yıldızlı göğü izlemek, belki de yaradılışından beri insanın en büyük keyif ve meraklarından biri olmuştur. Ptolemaios ile Copernicus da aralarında bin dört yüz yıl olan ancak evrene ve gezegenlere merak noktasında buluşan iki saygıdeğer gökbilimcidir. Dünyayı konumlandırışları itibariyle karşıt olmalarına karşın, evrene ve güneş sistemine ilişkin pek çok ortak noktaları bulunmaktadır. Aralarındaki temel ayrım, Ptolemaios dünyayı evrenin merkezinde görürken Copernicus’un dünyayı Güneş’in çevresinde dönen kürelerden biri olarak değerlendirmesidir. İkisi de o zamana değin hiç söz edilmemiş savlarla gelmemiştir. Öncellerinin çalışmaları, varsayımları ve savları üzerine kendi savlarını kurgulamış ve bilimsel bulgularla savlarını desteklemişlerdir. İki önemli bilim insanının, dünyanın evrendeki konumu gibi önemli bir konuya yaklaşımlarının farklı olmasının nedeni, hem dönemdeki bilimsel çalışmaların ve olanakların hem de genel kabullerin bir sonucudur.

Astronomiye katkıları dışında, iki saygıdeğer bilim insanı olan Ptolemaios ile Copernicus’un buluştuğu bir ortak nokta daha vardır, o da düşünce dünyasına getirdikleri bakış açısıdır. Ptolemaios, İsa peygamberin iletip havarilerinin ve azizlerinin biçimlendirdiği Hıristiyanlık’ın; evrene, dünyaya ve insana bakışını önemli ölçüde etkilemiştir. Öne sürdüğü bilimsel savlar zamanla kalıplaşıp, dogma halini almıştır. Kilise, bu düşünceleri öylesine benimsemiştir ki hilafında iddiada bulunanları şiddetle cezalandırmıştır. Bu baskı ortamının -tümden çökmese de- kırılmasında Copernicus’un çabasının payı yadsınamaz düzeydedir.  

Ptolemaios, Geç İskenderiye döneminde, M.S. 1.-2. yüzyıllarda yaşamıştır. Bugün bir Mısır kenti olan İskenderiye, kültür ve araştırma merkezi olması amacıyla, Büyük İskender tarafından kurulmuştur. Ptolemaios’un yaşadığı dönemde ise, Hıristiyanlık bölgede yeni yeni kabul edilmeye başlanmış ve yeni Hıristiyanlar ile karşıtlar arasında gerginlikler yaşanmıştır. Ptolemaios, kendinden önce bu konuda yapıtlar ortaya koyan Aristoteles ve Hipparchus gibi bilginlerin çalışmaları ışığında, gözlemleri ve matematiksel hesaplamalarından edindiği bilgiler ile evrenin işleyişini açıklamaya çalışmıştır.

Aristoteles, dünyanın sabit bir evrenin merkezinde hareketsizce durduğunu savunmuştur. Ptolemaios’un tasarladığı evren modelinde ilk önermesi, gök cisimlerinin durağan olmayıp dünyanın çevresinde dairesel yörünge ile döndüğü ve dünyanın tam merkezde olduğudur. Her dönen küre, dünyaya farklı uzaklıklarda bir yörüngeye oturmuştur. Böylece, hızları ve değişen konumlarına açıklama getirdiğini düşünmüştür. Daha sonra yeniden incelediğinde görmüştür ki hareketli gök cisimleri, çizdiği bu plana uymamaktadır. Daha sonra modelini, dünyayı merkezden biraz daha kenara kaydırarak güncellemiştir. Bu, gerçekte var olan eliptik (oval) yörüngeye daha yakın bir düzlemdir ancak yine de tam isabetli bir iddia değildir. 

Yörüngenin biçimini daireden elipse çevirmemesinde bilimsel bulgularından öte, dinsel dogmalarının etkisi olduğu iddia edilmektedir. Ayrıca, o zamana kadar astroloji haritalarında yer alan, belirlenebilmiş yıldız sayısını hatırı sayılır oranda artırmıştır. Ptolemaios’un, gök incelemeleri dışında, coğrafi ve geometrik -ağırlıkla derleme niteliğinde- çalışmaları da vardır.

Copernicus, Rönesans döneminde, M.S. 15.-16. yüzyıllarda yaşamıştır. Niccolo Machiavelli, Leonardo Da Vinci, Thomas More, Martin Luther ve Jean Calvin’in çağdaşıdır. Yaşadığı dönemde bir yandan Rönesans ile fikir ve sanatta büyük gelişmeler yaşanırken; bozulma, bağnazlık ve baskı nedeniyle Katolikliğe ve kiliseye tepki vardır. Yine bu dönemde, cennetten arsa satılması ve günah bağışlamalarının kilise tarafından tarifeye bağlanması, Rodrigo Borgia’nın (VI. Alexander) papalığında hayata geçirilmiştir. Bu bilgiler, dönemin koşullarını kavramak için önemli ayrıntılardır. Copernicus’un kiliseye bağlı oluşu ve her türlü karşı çıkışın kilise tarafından aforoz edilmekle sonuçlandığı düşünülürse, hem Copernicus’un çalışmalarının sonuçlarını açıklamayı neden yaşamının son demlerine bıraktığı, hem de bu çalışmaların önemi ve devrimsel yönü daha iyi anlaşılır. Çünkü kilise, İsa peygamberin Güneş’e sabit durmasını buyurduğunu ve dünyanın da (küre değil) düz olduğunu söylemiş, aksini iddia edenleri ağır biçimde cezaya çarptırmıştır. Tüm yayınların basım için kilisenin onayından geçmesi zorunluluğu yazarları otosansür uygulamaya itmiştir.

Kendisinin de kitabında andığı gibi, Güneş merkezli bir sistem savı daha önce başka bilim insanlarınca da öne sürülmüştür ancak Copernicus bu savı güçlü kanıtlarla belgelemiştir. Güneş’i, daha önce Dünya’nın işgal ettiği merkezi konuma yerleştirmiştir. Merkezi konumunu abartarak, Güneş’in yalnızca kendi sisteminin değil, tüm evrenin merkezinde bulunduğunu ve yıldızların sabit durduklarını iddia etmiştir. Dünya’yı, öteki gezegenler gibi, Güneş’in çevresinde çember çizen bir göksel küre olarak sunmuştur. Güneş’in turunun yılı, Ay’ın turunun ayları, Dünya’nın turunun günü verdiğini açıklamıştır. Dünya’nın küresel biçimini açıklarken, ufukta geminin direğinin önce görüldüğü (ya da geminin gövdesinden daha geç gözden yittiği) örneğini vermiştir.

Dünya’nın her noktasından aynı yıldızların görünmeyişi, Güneş ve Ay tutulmalarından Dünya’nın üzerindeki her bölgenin aynı biçimde etkilenmeyişi de Dünya’nın biçiminin küre oluşunu açıklamaktadır. Copernicus, kendisini yalnızca bir matematikçi olarak görmekte, çalışmalarının çoğunun matematiksel hesaplamaların sonucu olan kuramsal varsayımlar olduğunu ortaya koymaktadır. Kitabında yer alan, “Evrenin sonsuz olup olmadığı konusunu fizikçilere bırakalım” sözü de kendini bilimin neresinde tanımladığına güzel bir açıklamadır.

Copernicus, kendi savının aksini iddia eden ve o güne kadar egemen anlayışa dönüşen yanılgıyı (Dünya’nın evrenin merkezindeki durağan konumu) yanlışlarken, kestirip atmamış ya da büsbütün saçmalık olduğunu söylememiş, onların neye dayanarak böyle bir iddiayı öne sürdüğünü de açıklamıştır. Bu yanılgı, toprağın evrendeki en ağır madde olduğu önkabulü ve daha hafif maddelerin daha ağır olan maddeye doğru dik açı yaptığında düşeceği (ya da çekileceği) varsayımının sonucudur. Bu, yerçekimi yasasına benzer bir düşüncedir (ve doğruluğu kanıtlanmıştır) ancak Dünya, evrenin geri kalanını kendine çekecek kadar ağırlığa sahip değildir. Evrenin sabit olduğu iddiası ise, evrenin sonsuz olduğu önkabulü ve hiçlikle çevrelenmiş sonsuz olan bir şeyin genişlemeyeceği ve dönemeyeceği varsayımının sonucudur.

Görüldüğü üzere, hakkında pek az bilgiye erişilebilen Ptolemaios ile bilimsel bir devrimi tetikleyen Copernicus, her ne kadar karşıt görüşleri temsil ediyor gibi görünse de özünde aynı doğrultuda ilerlemiştir. Vardıkları sonuçların farklı olmasında, o zamana kadar sahip olunan bilgiler ile astrolojik ve matematiksel hesaplama olanaklarının kısıtlılığının da etkisi vardır. Bunun yanında, ortak yönleri daha ağır basmaktadır. Her şeyin başında, ikisi de dönemin dinsel zorluklarını yaşamış, kiliseyle ilişki içinde bulunmuş, bağnazlıkla mücadele etmiş ve cesaretle bilimsel araştırmalar yapıp, vardıkları sarsıcı sonucu açıklamıştır.

Yaptıkları çalışmaların bilime katkıları yanında, insanları teşvik edici olması niteliğinin daha önemli olduğu söylenebilir. Özellikle Copernicus, kilisenin gemi azıya aldığı, baskı ve yozlaşmanın en üst düzeye ulaştığı dönemde yaşamıştır. Kendinden bir yüz yıl sonra benzer alanda çalışmalar yapan Galileo ve Kepler’in bile söz hakkının kilise tarafından kısıtlandığı ve tehdide maruz kaldığı unutulmamalıdır. Dönemin egemen bilimsel görüşüne aykırı bir iddiayı getirmek, bunu aksi yöndeki dini öğretiye rağmen yapmak, 20. yüzyılda bile zorlu bir iştir. Genellikle dünyanın en zeki insanı olduğu kabul edilen Albert Einstein dahi, Isaac Newton’ın görüşleriyle uyuşmayan iddialarla geldiğinde; bilim insanları, zihinlerindeki yerleşmiş ve inanç haline gelmiş bilimsel düşünceleri bir kenara atıp, kolayca benimseyememiştir.

Ptolemaios’un yol açtığı ve yüzyıllarca Hıristiyan dünyasını saran insan merkezci doğa algısı; Copernicus’un -takıldığı teolojik engelden onu kurtaran- bilim ve hakikat aşkı sayesinde yıkılma sürecine girmiştir. Gelgelelim, “Küçük Soluk Mavi Nokta” üzerinde, sönmüş yıldızların tozundan ibaret olduğumuz düşüncesi, hiçbir zaman kolay kabul edilebilir olmamıştır. Ne var ki, bu gibi öncülerin girişimleri sayesinde sorgulamanın önü açılmış, insan ile hakikat arasındaki kabullenme perdesi aralanmıştır. Hem başkalarının insan, toplum, siyaset, doğa, din vesaire konularda dayattığı basmakalıp düşünceler birer birer sökülmeye; hem de evrenin devasa görkemi yanında cüce olan insanoğlunun ruhunda barındırdığı, kendi içine ve dış dünyaya ait tabuları yıkılmaya başlamıştır.

enes gider

Bir cevap yazın