Erlend Loe – Doppler Kitap Eleştirisi

“Babam öldü. Dün bir geyik avladım,” diye başlıyor Doppler romanı, tıpkı “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum,” diye başlayan Yabancı gibi, tıpkı “Annemin odasındayım. Şimdi burada yaşayan benim,” diye başlayan Molloy gibi…

Erlend Loe - Doppler Kitap Eleştirisi

“Babam öldü. Dün bir geyik avladım,” diye başlıyor Doppler romanı, tıpkı “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum,” diye başlayan Yabancı gibi, tıpkı “Annemin odasındayım. Şimdi burada yaşayan benim,” diye başlayan Molloy gibi. Fakat başlangıçtaki bu benzerlik -özellikle kalite bakımından- devam etmiyor; Doppler romanı, insan kalma çabasındaki birinin yaşadığı çağa yabancılaşmasını, hikâyeyi araçsallaştırarak veriyor diğer iki romana nispeten. Bu meseleye döneceğiz.  

Doppler, iki çocuklu bir aile babası, bir gün ormanda bisikletle gezerken fena düşüyor ve kafasına bir şeyler dank ediyor ve ölü babasının eşyalarını karıştırdığı esnada onun tuhaf bir alışkanlığından haberdar olunca da yaşadığı aydınlanmayı fiiliyata dökmeye karar veriyor: “… babamdan kalan birtakım evraklarla resimleri karıştırıyordum. Makbuzlar, notlar ve bir sürü tuvalet fotoğrafı. Annemi aradım; babamın son yıllarda, mütemadiyen kullandığı tuvaletlerin fotoğrafını çektiğini anlattı. Bunu neden yaptığını hiç açıklamamıştı. Fotoğrafları çekmiş, çenesini kapatmıştı. Sonuçta ortaya yüzlerce tuvalet fotoğrafıyla birlikte, ağaçların, taşların ve işenebilecek başka yerlerin fotoğrafı çıkmıştı. O anda, babamı düşündüğümden de daha az tanıdığımı fark ettim ama fotoğrafları sevdim, bütün tuvaletlerini fotoğraflamış olmasını sevdim. Ona yakışıyordu. Babam, tuvalet fotoğrafçısı. Bu olay neticesinde ya da bütün bunların yarattığı ruh hali neticesinde ya da en azından bir şeylerle alakalı olduğunu umduğum bir şeyin neticesinde, öylesine olduğunu hissettiğim -ki hâlâ öyle hissediyorum- ani bir kararla sırt çantamı toplayıp ormana doğru yola koyuldum (s. 25).”  

Babasızlık ve Başarısızlığa Övgü 

Doppler’in ormanda bisikletten düştüğünde babasıyla ilgili düşünceleri: “Çalıların arasında, güneş yüzümü ısıtırken düşündüğüm şey, babamın ölmüş olduğu, ilelebet ölü kalacağı, aslında onu hiç tanımadığım ve annem öldüğünü söylediğinde pek bir şey hissetmediğimdi. Geceleyin ölmüştü. Aniden. Sessizce (s. 22).” 

Babasızlık, babayla sağlıklı bir ilişki kuramamak, konformist ol(a)mamaya yol açabilir. Bu, değerden bağımsız bir tespittir, yani topluma uymak iyidir ya da tersi kötüdür’den bağımsız bir tespit. Ki sonuç genelde uyum sağlayamayan açısından pek iyi olmasa da toplum için, dünya için iyi olur. Başarısız biri, dünyaya daha az zarar veren biri olabilir en azından, faydalı olamasa bile. 

“Bir sürü şey yaptım. Çok başarılı oldum. Bok gibi başarılıydım. Yuvada başarılıydım. İlkokulda başarılıydım. Ortaokulda başarılıydım. Lisede iğrenç bir şekilde başarılıydım; yalnızca derslerde değil, sosyal olarak da. İneklemeden, bütün ders kitaplarını hatmeden başarılıydım; biraz isyankâr ve küstahım, hocalara tavrım, izin verilenin sınırındaydı ama yine beni diğerlerinden daha çok severlerdi; bunu becerilmenin şartı, insanın sevimsiz bir şekilde çok başarılı olmasıdır, diye düşünüyorum bugün. Başarılı bir öğrenciydim, süper başarılı bir sevgilim oldu, diğer bütün işlere on basan bir iş teklifi aldıktan sonra başarılı dostlarımın arasında, başarılı bir şekilde evlendim. Sonra başarıyla büyüttüğümüz çocuklarımız oldu, başarılı bir şekilde elden geçirdiğimiz bir ev aldık. Bütün bu başarıların ortasında yıllarca dolanıp durdum. Başarı soludum ve yavaş yavaş yaşamımı yitirdim. Şimdilerde olan bitene böyle bakıyorum. Allah çocuklarımı benim kadar başarılı olmaktan korusun. Ancak kızım başarılı olmak konusunda endişe verici alametler gösteriyor, ormana taşınmanın vakti zamanı gelmişti, onun iyiliği için de (s. 29-30).” Anlatıcı karakter Doppler bu alıntıda, alıntıdan önce söylediğimizin tam tersini söylüyor: Başarısız olmak, sadece dünya için iyi değil, başarısız olan kişinin de iyiliğinedir. Bunca anlamsız şeyin peşinden koşmak, ömrünü “başarı” uğruna tüketmek, evet, iyi olmayabilir ama toplumsal uzlaşıyla oluşturulmuş başarı kriterlerini düşüncede yıkmak, yerine başka anlamlı bir şey konulmazsa insanı boşluğa, hareketsizliğe sevk edebilir. Roman “başarı”nın alternatifini sunuyor bize ilerleyen süreçte. Çünkü anlamlı bir şey için hareket etmeden yaşayamayız.  

Babayla sağlıklı bir ilişki kuramamak, başka bir dünya yaratarak çözüme kavuşturulabilir. Birçok sanatçı ailesiyle problemlidir. Aile ile yaşadıkları sorunlardan ötürü topluma uymakta sıkıntı yaşarlar ve bu, onları ister istemez kurguya, hayal dünyasına, sığınılacak yeni bir dünya yaratmaya sevk eder. Çünkü normal bir aile, toplumsal normların ilk aşılandığı yerdir. Burada sorun varsa, çocuğun toplumsal normlarla uyuşması, barışık olması da güçleşir ve -az önce de bahsedildiği gibi- bu, aslında dünya için daha iyi olabilir (Ormanda kalmakla aileme iyilik ediyorum, diyor Doppler.) fakat çocuğun da iyiliğine olabilmesi için onun, toplumsal uzlaşının dışında kalan başarıyı gerçekleştirmesi gerekir. Yoksa sonu Van Gogh gibi olur. Tabii ona sorduğumuzda, trajik görünen hayatına rağmen, belki de böyle bir “başarısızlığı” sıradan birinin başarısına bin defa tercih edeceğini söylerdi. Hasılı, “başarısızlığa övgü” romanın değindiği ana temalardan biri. 

Baba’yı onurlandırmak 

Ve Doppler ormanda yaşamaya başlıyor, bir anne geyiği öldürüyor, Bongo ismini verdiği yavrusuyla arkadaşlık kuruyor… Absürt bir hikâye. Anne geyiğin etiyle besleniyor, ayrıca arada şehre inip anlaştığı bir market elemanıyla takas yapıyor: et karşılığında süt. Bazen de Düsseldorf diye bir adamın kilerinden bir şeyler araklıyor. Evine çikolata çalmak için gittiği bir seferinde Düsseldorf’a yakalanıyor. Adamla kavgası sırasında kafasına aldığı darbeyle bayılıp yere yığılıyor. Uyandığında Düsseldorf’un durmaksızın yaptığı bir makete devam ettiğini görüyor. Maket hakkında Düsseldorf’tan dinleyelim: “Babam bir Alman askeriydi. Yapacak bir şey yok. Fakat onun diğer askerlerden daha kötü olduğuna inanmamı gerektirecek bir sebep de yok. Aksine, tarihin belli bir noktasında doğmuş olmanın sonucuna katlanan diğer milyonlarca normal genç kadar normal biri olduğuna inanıyorum. Onunla hiç karşılaşmadığımdan, şerefine bir şey yapmak istiyorum. Tam altı yılımı aldı. Karım öldüğünden beri bu işle uğraşıyorum. O toprağa girdiği gün başladım. Karımla babam hakkında konuşamıyordum, bu konuyu duymak bile istemiyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorundaydım hep. Annem de bu konudan asla bahsetmezdi. Bir bakıma anlıyorum. Ülkeni işgal etmiş bir Alman askerinden çocuk peydahladığın gerçeğinden daha ilginç şeyler vardı tabii konuşulacak. Annem öldükten sonra babamın mektuplarını buldum. Bunlardan biri, babamın emrindeki bir subaydan geliyordu; onun öldüğünü bildiriyor ve olayın nasıl gerçekleştiğini anlatıyordu. Karım da öldüğünde artık istediğimi yapabilirdim, babamın anısına bir şey yapmak istiyordum. Amacıma ulaşmak üzereyim. Bu subay arabası bittiğinde ve babamın maketini yapıp boyadığımda, bunları maketin içindeki yerlerine koymayı, sonra da kafama bir kurşun sıkmayı geçiriyorum aklımdan sıkça (s. 44).”  

Doppler de Düsseldorf da yakınlarının ölümü üzerine hayatlarında köklü bir değişikliğe gidiyorlar. Düsseldorf karısının ölümü üzerine içinde ukde kalmış babasızlık sorununu çözmek için babasının ölüm anını gösteren bir maket yapmaya başlıyor. Doppler ise babasının ölümünden sonra ormanda yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.  

Doppler’in babası, tuvaletini yaptığı yerlerin fotoğrafını çekiyordu: boktan bir medeniyet ya da ardımda bıraktığım eserler ya da böyle medeniyetin içine… ya da hepsi. Babasının bu alışkanlığından haberdar olması, Doppler’de ormana kaçma hissini tetiklemişti. O da Düsseldorf’un babası için yaptığının bir benzerini ormanda yapmak istiyor: babasını, kendisini, oğlunu ve geyik dostu Bongo’yu temsil eden bir totem direği inşa etmeye başlıyor.  

Baba’yı aşmak  

Düsseldorf’u maketi bitirdikten sonra intihar etmekten vazgeçiren, bir televizyon programında izlediği iki olay: “İki şey vardı. Biri, gençliğinde güney Finlandiya’da hemşire olarak çalışmış Finli bir kadın hakkındaydı. İlk tatilinde, çocukluğundaki okul kitaplarında fotoğrafını gördüğü bir kiliseyi bulmak için otostopla kuzeye gitmeye karar vermiş. Bu kiliseyi kafaya takmış, görmek istiyormuş, o yüzden otostopa başlamış. Yolun son bölümünde otobüse binmesini tavsiye etmişler. Otobüste uzun süre tek başınaymış, ama sonra araca genç bir Norveçli binmiş ve “Yanınıza oturabilir miyim?” diye sormuş. Otobüs boş olmasın rağmen, onun yanına oturmak istemiş. Konuşmaya başlamışlar; laf lafı açmış ve kız, kilise ziyaretini boş verip oğlanla birlikte Finnmark’a gitmiş; orada evlenip çoluk çocuğa karışmışlar. Aradan eli yıl geçmiş. Röportajda kadın, otobüsle tekrar bu Fin kilisesine gidiyordu. Bu, onu çok mutlu etmişti. Kocası da yanındaydı. Hâlâ hayattalar ve birbirlerini seviyorlar. Ona bu kadar cazip gelen ve hayatının böyle şekillenmesini sağlayan kiliseyi en sonunda görecek… Bu, beni neden bu kadar etkiledi, bilmiyorum” diyor Düsseldorf (s. 81). Diğer olay: “Batı bölgesinden bir genç. Dünyadaki neredeyse bütün milli marşları öğrenmiş. Biraz acıklı bir hikâye ama çevresi onu böyle kabullenmiş, akıllı biri olduğunu düşünmüşler. Sınıf arkadaşları bir bardaktan tombala çekmişler, ğıtlarda farklı ülkelerin isimleri yazılıymış. Çocuk, ismi çıkan o ülkenin milli marşını seslendiriyormuş; orijinal dilde söylediğinden, biraz tuhaf ve bu yüzden de dokunaklı bir sesle okumaktaymış… İşte bu çocuk yüzünden ağzımdan namlunun ucunu, tüfekten de kurşunları çıkardım. O andan beri de hep ileriye bakıyorum. Babam artık kendi yoluna gidebilir, onunla işim bitti (s. 82).” 

Bu iki basit ve tuhaf olayda yazarın toplumun başarı kriterlerine alternatif sunduğunu düşünebiliriz. İnsan amaçsız yaşayamaz. Fakat yaşadığımız dünyanın peşinden koştuğu amaçların hayrımıza olduğu da söylenemez. İnsan saçma da olsa kendine bir amaç edinmeli. Bu, onu hayata bağlar. “Büyük saçmalığa” karşı ancak “küçük saçmalıklara” tutunarak bu dünyaya tahammül edebiliriz. Ve o küçük saçmalıklar bize, yaşadığımız dünyanın ne kadar saçma olduğunu gösterir. Kontrastı artıran bir işlev görürler bir nevi. Bu kontrast, yer yer, topluma göre “başarılı işler” yaptığımızda da mevcuttur. Doppler, ormanda bisiklet kazası geçirdikten sonra çalıların arasında yattığı esnada, bu durumu anlatan düşüncelerini şu sözlerle ifade eder: “Banyoyla ilgili bütün fikirler de mucizevi bir şekilde yok oluverdi. Son günlerde, banyoyu düşünmeden geçen bir ânım bile olmamıştı. Ama işte o da aklımdan çıkıp gidiverdi. Fayanslar İtalyan mı İspanyol mu, mat mı yoksa parlak mı olsun ya da karımın çok heveslendiği cam mozaiklere mi kalkışsak acaba, diye hiç mi hiç düşünmedim. Renkleri ise konuşmaya bile değmez. Hiç düşünmedim; ne maviyi, ne yeşili ne de beyazı. Tavanın ya da fayansların rengini artık umursamadığımdan değil, fikir tamamen yok oluverdi. Bu sonu gelmeyen halayı çekmekten kurtulmuştum. Muslukları da düşünmedim; yedi yüz çeşidi bulunmasına ve fırçalanmış çelikten olanları, altı haftada ya da normal ürünle yetinirseniz daha kısa sürede teslim edilmesine rağmen banyo bataryalarını düşünmedim. Ama neden normal ürünle yetinelim ki, diye tartışıyorduk ABD ve İngiltere, Irak’a karşı harekât başlattığı gün. Bu savaşla ilgili bir tavır belirlememiz gerektiğini anladığımda sinirlendiğimi hatırlıyorum. Çok sıkıcı bir şeydi. Banyo malzemelerini seçmek zorunda kalmam yetmezmiş gibi, şimdi bir de Irak’la ilgili taraf olmak çıkmıştı ortaya. Dünyadan olan bitenin, ufak tefek işlere kafa patlatmamı gerektirmesine bozuluyordum. Düşüncelerimi toparlayamıyordum, toparlamak da istemiyordum. Biz banyonun tamirini bitirene kadar bombardımanı ertelemelerine haftalarca sinir oldum. Allah cezalarını versin, diye düşündüm. Çok beğendiğimiz İsveç küvetini mi, yoksa daha ucuz olan Polonya malı küveti mi seçmeliydik? İkisinin de hem iyi hem de kötü yanları vardı; İsveç malı, her yönden en iyisi sayılmazdı. Sesini kıstığımız televizyonda bombalar Fırat’ın ya da Dicle’nin ya da her ikisinin birden üzerine yağarken, küveti banyoda nereye yerleştireceğimizi çizdik, iki küvetin eksileriyle artılarını listeler halinde yazdık. Bu işler o kadar yorucu, o kadar yoğundur ki, önemli olmadığını düşündüğümüz anda bütün proje çöker, hatta belki evliliğimiz bile (s.21).”  

Doppler’in de Düsseldorf’un da babası toplumsal normların dışında. Birinin tuvaletini yaptığı yerlerin fotoğrafını çekmek gibi tuhaf bir alışkanlığı var, diğerinin ise toplumun kabul etmeyeceği bir geçmişi. Bu yüzden belki de hem Doppler hem Düsseldorf toplumsal normların dışında bir şey yaparak var olmayı tercih ediyorlar, belki babalarını onurlandırmak için.  

Baba iki şekilde aşılabilir: ya onun yolundan gidip ondan daha iyisini yapacak ya da onun yaptığından tamamen farklı şeyler yapacaksın. Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmindeki baba-oğul ilişkisi akla geliyor: Kumar bağımlısı bir öğretmen babanın, kendisi gibi öğretmenlik okumuş ve yazdığı eseri yayımlatmak isteyen oğlu. Oğul, sonunda babasının bir türlü su çıkaramadığı kuyuyu kazmaya başlıyor. Doppler romanında da “tuvalet fotoğrafı çekme” bağımlısı bir baba ve ormanda bir eser, totem direği yapmak isteyen bir oğul.      

Hikâye bahane, mesaj şahane! 

Doppler romanı psikanalizden istifade ederek baba-oğul-uygarlık ilişkisini anlatmış, bir de yaşadığımız çağın saçmalıklarından bahsetmiş. Roman bariz olanı biraz absürt, biraz eğlenceli bir şekilde aktarıyor. Mizah, maruz kalınan mesajları bir miktar tahammül edilebilir kılıyor. Örnek: “Gündemin son maddesi olarak, görüşlerimizi belirttiğimiz kısma gelindiğinde takas ekonomisinin müfredata alınması gerektiğini söylüyorum. Gençler, her şeyi satın almak yerine eşya ve hizmet takasına özendirilmeli. “Dünyanın geleceği buna bağlı. Dünya insanlara ait değil, insanlar dünyaya ait. Çiçekler bizim kız kardeşimiz; at, büyük kartal ve geyiği saymıyorum bile, hepsi erkek kardeşlerimiz. İnsan nasıl olur da herhangi bir şeyi satabilir ya da satın alabilir? Hava sıcaklığının ya da ağaçlardaki rüzgârın sesinin sahibi kim? Dallardaki bitki örtüsünün özlerinde, bizden önce yaşayanların hatıraları saklı. Şırıl şırıl akan derede, babamın ve onun babasının sesi de mevcut. Bastığımız toprağın bağrında atalarımızın tozlarının da bulunduğunu, dünyanın başına gelen her şeyin bizim de başımız geleceğini, dünyaya tükürürsek kendimize tükürmüş olacağımızı falan çocuklarımıza öğretmemiz gerek. Hazır söz bendeyken, bir şey sormak istiyorum: Geyik etine karşılık benimle meyve takas etmek isteyen var mı içinizde?” diyorum (s. 50).” Sonda yapılan espriyle mesajın ciddiliği törpüleniyor. Çoğu yerde böyle. Yazar, roman karakteri vasıtasıyla söyledikleriyle evvela kendi alay ederek başkasının alay etmesinin önünü alıyor belki. İnsanın kendisiyle alay etmesinde böyle bir yan var: başkasının alay etmesine fırsat vermeden o boşluğu doldurmak. Karakterler ve olaylar “yaşadığımız çağın ne kadar saçma olduğunu” anlatmak için kullanılmış. Biz bu mesajları hikâyeden çıkarmıyoruz, hikâye bize bu mesajları bizzat veriyor. Böyle bir sanat eseri, aslında bizzat eleştirdiği şeyi kendisine otorite kabul etmiş oluyor. Varlığı, eleştirdiği şeyden kaynaklanıyor. Yazının başlangıcında kıyasladığımız romanlarla arasındaki büyük fark da bu. O romanlar yeni bir dünya yaratıyor ve onlar vasıtasıyla bizim dünyaya bakışımız değişiyor. Fakat Doppler, hâlihazırda bakıp görebildiğimiz dünyayı bize taşlayarak sunuyor.      

 

Kaynak: Yapı Kredi Yayınları, Çevirmen: Dilek Başak, 16. Baskı: İstanbul, Şubat 2020)