Dış Faktörlerin Algıya Etkisi – Hazırlama Etkisi (Priming Effect)

Eylemlerimizin sebeplerini her zaman biliyor muyuz? Davranışlarımız bazen bilmeden ve istemeden son zamanlarda algıladığımız şeylerden etkileniyor olabilir mi? Bir durumu gerçekten objektif olarak algılayabilmemiz mümkün mü? Bu sorulardan yola çıkarak sosyal ortamın kişinin düşünceleri ve davranışları üzerindeki beklenmedik etkileri sorgulanmaya başlanmıştır. Bu konu psikolojinin uzun süreli araştırma alanlarından biri haline gelmiştir. Hazırlama etkisi veya genel kullanımıyla “priming effect” bu çalışmalarda öne çıkmış bir terimdir. 

İnsanların dünya görüşünün, yargılarının ve duygularının, farkındalıkları dışında olan faktörler tarafından şekillendirildiği konusunda bir fikir birliği olsa da birçok araştırmacı karmaşık davranışların bu tür etmenlerden etkilenmediğini, aksine davranışların genellikle bilinçli ve kasıtlı düşüncelerden kaynaklandığını varsaymakta. Bu varsayım, psikolojideki rasyonel-seçim davranış kuramları ve hümanistik geleneğin önemli bir parçası. Her ikisi de insanların davranışsal seçeneklerini az ya da çok dikkatli ve kasıtlı olarak tarttığını, daha sonra da en uygun olanı seçtiğini varsayar. Fakat sosyal psikolojideki son çalışmalar, uzun süredir kabul gören bu varsayımı inceledi. Ek olarak, karmaşık davranışların da otomatik olarak başlatılabileceğini ve yönlendirilebileceğini ortaya koydu.

Bu konuda ilk akla gelen çalışmalar “hazırlama etkisi” terimini (priming effect) inceleyen araştırmalardır. Hazırlama etkisi, psikoloji literatüründe birçok şekilde kullanılmış olsa da genel olarak bazı olay ve eylemlerin, devamında gelen ilişkili yanıtlar üzerindeki kolaylaştırıcı etkisi olarak tanımlandı. Bilişsel psikologlar, çevredeki bir uyaranın (Örnek: bir kuş) algılanış biçiminin, anlamsal ve sözlüksel olarak ilişkili çok sayıda bilgiyi (kızılgerdan, kanatlar, ağaçlar) harekete geçirdiğini gösterdi. Bu çalışmalardan esinlenen sosyal psikologlar, sosyal bilgilerin de otomatik şekilde etkinleştirilebileceğini düşündüler. “Hazırlama etkisi” sürecini, bazı olay ve eylemlerin bizde kayıtlı olan bilgilerin aktivasyonunu etkilemesi olarak tanımladılar. Bu nedenle “hazırlama” çalışan sosyal psikologlar tarafından araştırılan birincil sorular, farklı bilgi türlerine maruz kalma ve bunun sonucunda alınan kararların toplumsal yargı ve davranışlara uygulanması yoluyla sosyal temsillerin (özellikler, stereotipler veya hedefler) etkinleştirilmesini içermekte.

Şimdi bu çalışmalara daha ayrıntılı bakalım. Önceki çalışmalar insanların sohbet ettikleri kişilerin tutumlarını benimsediklerini göstermiş olsa da Bargh ve arkadaşları, kişilerin karşı taraftan düşmanlık algıladıklarında daha agresif davranıp davranmadıklarını merak ettiler. Bunu test etmek için katılımcıları kabalık özellikleri, yaşlılarla ilgili stereotipler (yavaş olma özelliği) ve Afrika kökenli Amerikalılarla ilgili stereotipler (düşmanlık özelliği) ile gizli bir şekilde “hazırlama” süreci uyguladılar. Sonuçlara göre bahsedilen özelliklerle hazırlanan katılımcılar, bu özelliklerle ilgili davranışları diğer katılımcılara göre önemli ölçüde fazla oranda sergiledi. Spesifik olarak kabalık özellikleri ile hazırlanan katılımcılar diğer bir kişinin sözünü kesti. Yaşlılarla ilgili stereotip ile hazırlanan katılımcılar koridordan yavaşça yürüdü. Afrika kökenli Amerikalılarla ilgili stereotip ile hazırlanan katılımcılar ise provoke edildikten sonra düşmanlık davranışlarıyla kendilerini ifade ettiler.

Daha önemlisi, bu katılımcılardan hiçbirinin kendi davranışları ve hazırlama süreci arasında bir bağlantı olduğuna dair farkındalıkları olmadığının belirlenmesiydi. Bu çalışma sonucunda kişilerin kaba veya kibar olabilecekleri, hızlı veya yavaş yürüyebilecekleri, düşmanca veya sakince tepki verebilecekleri durumlarla karşılaştıklarında, birkaç dakika önce bu durumla ilgisiz bir bağlamda gizli bir şekilde hazırlandıkları özelliklere göre hareket ettikleri görüldü.

Dijksterhuis ve Van Knippenberg ise yürüme hızı ya da düşmanca tavır gösterme gibi davranışlara göre daha karmaşık olabilecek sosyal davranışların da hazırlama sürecine tabi tutulabileceğini göstermek amacıyla bir çalışma yaptı. Katılımcılar yine fark etmeyecekleri bir şekilde akıllılık veya aptallık özellikleri ile hazırlandı ve katılımcılardan görünürde konuyla ilgisiz gözüken bir bilgi testini cevaplamaları istendi. Bu test “La Guernica’yı kim resmetti?” (a. Dali, b. Miro, c. Picasso, d. Velasquez), “Bangladeş’in başkenti neresidir?” (a. Dhaka, b. Hanoi, c. Yangon, d. Bangkok) gibi sorular içermekteydi. Beklenildiği üzere sonuçlara göre, akıllılık özelliği ile hazırlanan katılımcılar hiç hazırlama süreci uygulanmamış katılımcılara göre daha iyi bir performans gösterirken aptallık özelliği ile hazırlanan katılımcılar hiç hazırlanmamış katılımcılar göre daha düşük performans gösterdi. Yine aynı şekilde katılımcılar, hazırlama süreci ve test arasında bir bağlantı olabileceğine dair bir farkındalık geliştirmedi. Bu sonuçlara göre tesadüfen aktive edilen bilgilerin, bir bilgi testinde gösterilen performans gibi karmaşık davranışları bile etkileyebildiği görüldü.

Bu çalışmalara ek olarak algısal süreçlerin kültürden de etkilendiğini gösteren güncel çalışmalar var. Bu araştırmalar kültürel farklılıkların altında yatan mekanizmaları inceledi ve farklı sosyal uygulamalara katılmanın algıda hem kronik hem de geçici değişimlere sebep olduğuna işaret etti. Bu bulgular kültürel bağlam ve algı süreçleri arasında dinamik bir ilişki olduğunu göstermekte.

Örnek vermek gerekirse, bir çalışmada Amerikalı ve Çinli çocuklara 3 obje içeren (bir kadın, bir erkek ve bir bebek) bir resim gösterildi ve bu 3 obje içerisinden beraber grup oluşturabilecek 2 tanesini seçmeleri istendi. Çinli çocuklar grupladıkları 2 objeyi ilişkisel-bağlamsal bilgiler temelinde seçmeye yatkınken (Örnek: Bir kadın ve bir bebek beraber grup oluşturur. Çünkü anne bebeğe bakar.) Amerikalı çocuklar grupladıkları 2 objeyi paylaşılan özellikler ve kategoriler temelinde seçmeye yatkın çıktı (Örnek: Bir kadın ve bir erkek grup oluşturur. Çünkü her ikisi de yetişkindir.). Aynı çalışma Çinli ve Amerikalı üniversite öğrencilerinde de tekrarlandı ve benzer sonuçlar bulundu. Bu bulgular da kültürün algının ilerleyen safhalarında etkisi olduğu savını güçlendirdi.

Başka bir araştırmada Amerikalı ve Japon katılımcılara, küçük ayrıntılarda farklılık gösteren küçük hikâye sahneleri (Örnek: bir çiftlik) gösterildi. Bazı değişiklikler odak nesnesinin özellikleriyle ilgili, bazıları nesnenin yeri veya arka planını içeren bağlamla ilgili değişikliklerdi. Daha önceki çalışmalarla tutarlı bir şekilde, Amerikalılar odak nesnelerindeki değişimleri yakalarken, Japonlar bağlam ve nesneler arasındaki ilişkilerle ilgili değişiklikleri yakaladı.

Buna benzer deneyler şu soruyu akıllara getirdi: Eğer Asyalılar ve Batılılar farklı şeyleri görüyorsa, aslında farklı şeylere mi bakıyorlar? Chua ve arkadaşları, Amerikalı ve Çinli katılımcılara arka plan üzerine yerleştirilen (orman) bir odak nesnesi (kaplan) gösterdi. Katılımcıların göz hareketleri 3 saniye takip edildi. Amerikalı katılımcılar odak nesnesine daha kısa süre baktı ve daha uzun süre boyunca nesneye sabitlendi. Çinli katılımcılar ise daha çok bir noktadan diğerine (özellikle arka planda) hızlı göz hareketleri yaptı. Bu sonuçlar algının Asyalılar için daha geniş, Batılılar için ise görece daha dar olduğuna dair bir kanıt oluşturdu.

Peki kültürel farklılıklar algı ve dikkat değişiminde neden etkili?

Birçok araştırmacı algıdaki değişimlerin altında yatan sebeplerin sosyal yapı ve pratikteki farklılıklar olduğunu iddia etmiştir. Eğer bir kişi karmaşık ve birbirine bağlı, çeşitli rol tanımlarına sahip bir sosyal dünyada yaşıyorsa bu kişinin ilişkilere ve bağlama dikkat etmesi gerekir. Ama kişi görece daha bağımsız ve bireysel bir sosyal dünyada yaşıyorsa bu kişinin öncelikle nesnelere ve nesnelerle ilişkili hedeflerine dikkat etmesi gerekir.

Benzer çalışmalarda doğulu Avrupalıların batılı Avrupalılardan, güneyli işçi sınıfı İtalyanların, kuzeyli orta sınıf İtalyanlardan daha çok bağlama dayalı algı kalıbını (pattern) gösterdikleri görüldü. Özetle, günlük hayatta insanlar belli kültürel pratiklere ve kültüre özgü algı kalıplarını göstermelerini teşvik eden çevrelere sürekli bir şekilde maruz kalırlar. Ve bu durum algı süreçlerini etkileyerek durumları, nesneleri ve gerçekliği “objektif” olarak algılamalarını engeller.

Her ne kadar insan biliş ve algısıyla ilgili temel varsayım, bu sistemin sabit ve evrensel olduğunu iddia ediyor olsa da bahsi geçen çalışmalarda kültürel, fiziksel ve sosyal çevrenin algısal süreçleri nasıl şekillendirdiği açık bir şekilde görülmekte. Buradan hareketle yazının başında sorduğumuz sorulara dönecek olursak cevaplar konusunda çok da umutlu olamayacağımızı görebiliriz.

çağla apaydın

Bir cevap yazın